Ece Ayhan – Öküz’lemeler

Ön Açıklama: Bu metin 2004 yılında “Sel Yayıncılık” tarafından Yayınlanmış olup baskısı bulunmamaktadır. Uzun yıllardır baskısı olmaması adına bu kısa kitapçığı sizlerle buluşturmak istedik. Telif hakları bakımından ileride bir sorun yaşanması durumunda yayından kaldırılacaktır. Şimdiden iyi okumalar.


Öküz Kültür-Sanat olarak, dört saatlik hızlı, yorucu ve vıcık vıcık sıcak bir yolculuktan sonra Çanakkale’ye, on beş dakika sonra da Ece Bey’in evine ulaştık.

Ev henüz çok yeniydi. Bir arkadaşı vermiş. Ece Bey, evin daha çok bir odasını -hem çalışma hem de yatak odası olarak- kullanıyor.

Ece Bey hayatını ve tüm mülkiyetini tıpkı yazdıkları gibi sadeleştirmiş, damıtmış, azaltmış. Maddi manevi tüm varlığını, küçük bir mukavva sana yağı kutusuna sığdıracak hale getirmiştir.

Ece Bey’le pasta, kurabiye, sigara ve soğuk kola eşliğinde tam üç buçuk saat konuştuk… Daha doğrusu Ece Bey anlattı biz dinledik, biz dinledik Ece Bey anlattı. İşte o güzel günden aklımızda kalanlar.

Ağustos, 1997


Şair Ece Ayhan Sokağı

“Gece çok sıcak olunca dışarıda yatıyorum, verandada. Belediye başkanı bu sokağa benim adımı verdi. Şair Ece Ayhan Sokağı, diye. CMUK’a çağırıyorlar. Katılınca seviniyorlar. Vali ve Belediye başkanı hastahaneye iki-üç kere geldi. Televizyondan yalnız haberleri izliyorum. Bir de çok önemli bir film olursa; Bunuel’in falan gibi. Yazmayı tercih ediyorum. Bir takım kafamı kurcalayan şeyler var. Bir de benim yazım çok kötü. Sonra arkadaşlar geldiğinde onlara okuyorum. Benden başka kimse okuyamaz. Ben bile okuyamıyorum bazen.”


Dıranas

“Bizim kuşakta, yaşlı kuşakta bir tek adam tuttu beni.  1962 senesinde Ahmet Muhip Dıranas. O da 62 senesinde demeç veriyor. Ankara’da bir konuşma yapıyor. Bir çocuk teybe alıp daktiloya çekiyor. Sonra bir dergiye gönderiyor. Yayınlamıyorlar. Yıllar sonra haberim oldu. Beni çok kırdılar başlangıçta. Aslında bu bir araştırma. Muzaffer Erdost, Pazar Postası’nda her hafta başardı. Özel bir şey var zannettiler. Öyle bir şey yok aslında.”


Çocukluk…

“Benim iyi-kötü o Ece ovasında çocukluğum çok güzel geçmiştir. Büyükannemle teyzem var. Bunlar arı gibi kurulmuşlar çalışıyorlar. Ekmeklerini kendileri yapıyorlar. Yukarı mahallede bir bağdem ağacı varmış. Bademi bizimmiş, ağacı başkasının. Yeldeğirmeni var, değirmen bayırında. Çalışınca evden görünüyor. Dayımın oğlu var. Ece, abi anlamına geliyor. Kraliçe falan değil. Un eliyorlar, adamdan para almıyor. Hiç kimsede para-pul yok. 1919 buhranı, geç geliyor, ama geliyor. Çocukluğum iyi geçti. Ayakkabıları atardık. Benim arkadaşlarım vardı Urgut’la Turgut diye. Turgut birinin gerçek adı. Urgut’u ötekine biz uydurduk.”


Nasıl Birden…

“Bir arkadaşla beraber oturduk. İstanbul’da Cihangir’de. Boyına Montecarlo dinlerdik. Bir de teknik radyo… İlhan Berk akıllı adam. Sen nereden biliyorsun, dedi bana Cummings’i. Tomarlarla şiir gönderirdik, bıkmadan, usanmadan. Kırmızı Tenteli Tramvay kitabında öğrendim. Ece’den kalın kalın zarflar gelirdi, diyor. Okuyucuyu ürkütmemek için bastırmazdık, diyor. Yani böyle sorunlar çektik biz. Hem Aslan’da hem ben de amatörlük hiç görünmedi. Bir de şiirden beslenmiyoruz. Bizi çok etkiledi Dylan Thomas. Aslan’ın çevirilerinden sonra. Aslan Ebiri. Çok iyi yetişmiş biriydi. Sonra Enis Batur’un bir yazısını okudum. Aslan Ebiri ile ilgili. Ölmüş. Ona Aslan’ın resimlerini gönderdim. Enis varken gönderdim. Çünkü Enis, şiir adamı.”


Mustafa Irgat

“Çok severdim Mustafa Irgat’ı, bayılırdım. Tam sahici adamlardan biriydi. Hiç komplo ihtimali yoktu. Mina Urgan çok iyi yetiştirmiş. Aleyhimde konuşuyor mesela; onu bile geliyor kendisi anlatıyor bana.”


Kadın Hakları

“Kadın hakları konusunda erkekler hep başkalarının karıları için konuşurlar.”


Turgut Uyar…

“A.Turgut takma adıyla tüm yazılarını Forum’da yazardı. Bana kalırsa en sıkı şair. Çok farklı. Hiç geçilmez. Bir gün bir arkadaşımın evinde “Kırlardan Geliyorlar” şiirini okudum. Çok güzel bir şiir. Sümbülteber neymiş bakalım, dedik. Sümbül çiçek, teber’de Bektaşi’lerin baltası. En sonunda balta gerekiyor. Belki gaddarca ama bir şey yapmak istiyorsan bu böyle. Çok ölüm olursa tarih biraz ilerler. Kötülükle ilerliyor tarih. İyi, fazladan bir şey.”


Nazım Hikmet

“Ressamlar, müzisyenler başka ülkeye gidebilirler. Ama şairler dil içinde yüzdüğü için olmaz. Nazım Hikmet 1951 senesinde buradan gitmek zoruna kaldı. Nitekim hapisaneden yazdığı şiirler çok güzeldi. Fakat gittikten sonra karpostal şiirler yazmaya başladı. Yine kimileri küplere binecek ama Türkiye’deyken benzersiz bir şair olan Nazım Hikmet’in, 1951’de koparıldıktan sonra yazdığı hemen hemen bütün şiirler karpostal şiirleridir. Kimse bunun aksini iddia edemez… Doğruyu söylemek Nazım’ın yararına mıdır, zararına mı?..”


Tarih…

“Ancak tarihtir ki yeniden yeniden yeniden yazılabilir. Şimdi oysa, 1839’ları da iliklerimize dek yaşıyoruz. Kimilerine göre, devlet-toplum ikililiğinin başlangıcı 1908’miş, yakın çevreme bakınca, Anadolu Ortaçağ’ındayız gibime geliyor. Sayıya gelmez çok boyutu var tarihin, verivine, yatay ve dikey ve bir dolu değişik değişik düzlemler, bileşkeler ve ortamalar. Tarih-şiir ilişkisine gelince, daha şiir-tarih aşamasındayız. Düşünüyorum; ilkin ve hemen aklıma Yahya Kemal geliyor. Daha önce, Osmanlılar’da tarihe böylesine düşkün bir şair yoktur. Doğallıkla, bir çeşit ‘kızgınlık’ adına herhangi ‘bir tarih kitabı’ derleyen şairlere bir şey demeyeceğim, demiyorum. Meyhanede onlara sen tarihten ne anlarsın! denmiştir gibi, eve gidince ‘bir tarih kitabı’ yazmışlardır. Geçmişte, Anadolu Ortaçağ’ında birtek Yunus Emre var, o da derviş olduğu için, ister istemez tarihe geçmiştir. Sonra, 1951’e dek Nazım Hikmet var… Aradan yıllar geçmiştir, 1970-1975, Oktay Rifat girmiş tarihe ve ‘nedense’ çıkmış tarihten…”


Can Yücel…

“Can, dürüst bir adamdır. Küfürü çok sever. Şiirini yoğurmaz, o başka. O da onun bileceği iş… Yoksa iyidir… Severim.”


Şiir ve İktidar…

“Tarihte, her peygamber ‘ikdidar’a geçinceye dek, şairleri över, övmüştür; ama doruğa çıkınca, çıkılınca şairlere veryansın edilir, edilmiştir hep. Devrimci bir iktidarın olup olmayacağı tartışılır çok, yeryüzünde. ‘İktidar’ kavramı zaten devrim kavramıyla çelişir denir özde. Nedense bu iki kavramın da anlamları’nın değiştirilmesi düşünülmüyor. Düşünmüyorlar. Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler, Boğdurulan şairler. Giyotinle boğazı kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, hem zaman sürgünde olacaktır! Atından inmeden sevişmeye alışmalısın! Bir yazıda Freud’un bir sözünü de anmıştım, Mülkiyete ilişkin kötülükler, mülkiyet kalkınca kalkacaktır, ama öteki kötülükler kalacaktır. Yazı yayınlanınca, o hafta gazeteye baktım, Freud’un bu tümcesi çıkarılmış, bununla da yetinilmemiş, yazının dörtte üçü de.”


Deniz – Hüseyin – Yusuf

“Biz karar verdik, üç-dört uluslararası üne kavuşmuş yazar, şair telgraf çekecek İsmet Paşa’ya. İsmet Paşa Başbakan değil, ama nüfuzlu bir adam. Biri Dağlarca, biri Turhan Selçuk, biri Yaşar Kemal, biri de ben. Telgrafı çektik. İşe yaramadı, başka. Çocuklar asılmasın istiyoruz. İki şey birarada olacak; sancak ve davul. Eğer tek davul olursa sünnet düğünü var sanırlar. Ama sancak da varsa isyan, ayaklanmadır o. Bin yıllık Anadolu geleneğidir bu.”


Luis Bunuel…

“Bunuel 34 film çekti. Geçen gün saydım, 19’unu görmüşüm. Lorca gibi bir şair o. Yani kendi derdimle uğraşırken Zürih’te, Paris’te hep bunları izlemişim. Bizi çok etkiledi bu adam. Türkiye’de gösterilen ‘Gündüz Güzeli’ var. İspanyol ama Meksika’da, Amerika’da, Fransa’da yaşamış. Lorca’nın da arkadaşı aynı zamanda.”


Kitaplar

“Ben kitap bitiremiyorum. Çünkü 80-90 evde bulundum ben. Her yerde taşınırken bırakıyorsun. Çok düşmanım var. Bu da şundan kaynaklanıyor; her şeyi olduğu gibi söylüyorum.”


Yılmaz Güney

“Bu çocuğu 1958’de tanıdım ben. Hikaye yazıyordu o zamanlar. Daha Yılmaz Pütün. Bir tane hikayesini okumak istedi bana. Ben de pek istemedim. Şimdi pişmanım aslında. Sonra yükseldi çocuk. Yalnız kültür olarak eksiği vardı, doğal olarak. Harcandı. Bir hikaye yazıyor. Bir zengin çocuk, fakir kızı seviyor. Bir de fakir çocuk zengin kızı seviyor. Sonra tabii zengin çocuk alıyor kızı, fakir çocuk diyor ki; bir gün size göstereceğiz! çok sahiciydi. “Duvar” filminde çok güzel parçalar var. “Yol”, “Sürü”… hepsini gördüm. Hepsii güzel. Bir olayı anlattılar bana. Fransa’da “Duvar”ı çekerken… Bir baba gelir, oğlunu ziyaret eder sübyan koğuşunda. Görüşme bittikten sonra çocuk gülümseyerek bakar. Ne gülüyorsun lan! der Yılmaz, çocuğa. Babası askerden gelmiş olan çocuk gülerek bakmaz! Tipolojiyi iyi biliyor. Tipolojiyi iyi bilirsen, kazanırsın.”


Sigara

“Eskiden bir paketi aşıyordu. Birinci içiyordum. Ağızlık kullanıyordum. Mustafa Irgat’ta kalırken, Cihangir’de göğsüm ağrımaya başladı, ben de hemen sobaya attım. Bir on gün kadar zor oldu.”


Nilgün Marmara

“Özel yaşantısı ve duyguları üstüne konuşmaktan kaçınıyor. Daha çok olaylar ve insanlar üstüne,  söyledikleri. Kendisi ise tanık yerinde olmaktan hoşlanıyor. Sürekli defans halinde. Ahh, işte gene Reha; İntiharindan önce size herhangi bir işaret verdi mi? Nilgün Marmara’dan ve intiharından söz edildiğini anlıyorum. Kulağım onlarda, makinemi yerleştiriyorum. Evet, Hıyar Metin (Metin Özbek) Nilgün’e saldırmak istemiş. Tedavinin içinde de bu var, demiş. O, dünyanın arka bahçesini görmüştü. Onu görünce bütün renkler gider. Acı bir sessizlik.”


Şair Olmak

“Ben şair değilim. Olsa olsa, bir parça, iş işten geçti ama ‘etikçi’ olmak isterdim. Ahlak diye çevirmek yanlış. Hiç alakası yok. Etik Türkiye’de özellikle yarı belden aşağı olarak anlaşılıyor. Şimdiye kadar başımın derde girmeyişi şundan ileri geldi: Ben parçalı söylerim. Şöyle bir hikaye duydum. Kenan Evren’e postadan büyük bir yağlıboya resim geliyor. Bir Orospu! Allah Allah kim göndermiş olabilir? diyor. Bir hafta sonra aynı biçimde kocaman bir tablo daha geliyor. Bir çocuk resmi. Bir hafta, on gün sonra aynı adamın yaptığı bir tablo daha. Bir yangın resmi. Yanındaki adamlara soruyor: Bunun anlamı nedir? Söyleyemeyiz efendim falan, diyorlar. Yahu söyleyin diye sıkıştırınca; …. çocuğu, yaktın bizi, diyorlar.”


Cemal Süreya

“Cemal’in çocukluğu yok.  Ben tabii bilmiyorum Cemal’in özel şeylerini. Cemal’in dişleri dökülüyormuş. Bir meyhane vardı, Refik. Orda yuvarlak masa vardı. Yuvarlak masanın bir özelliği var. Biraz genişledin mi herkesi alabilirsin. Köşeli masa olursa olmaz. Doğan Hızlan’lar, Edip Cansever’ler, Demir Özlü… kim varsa oradaydık. Matrak bir olay vardır. Kim önce kalkıyorsa masadan, onun aleyhine konuşulurdu. Sonra bir çare buldular. Hep beraber kalkılıyordu. Ben Cemal’e dedim ki, Cemal, senin okuldayken dişlerin nekadar güzeldi, bembeyazdı. Bunun üzerine Cemal, siz üçünüz birden brezinbez yağısınız, dedi. Ben bozuldum tabi. Cemal, dedim, burada tabaklar uçar. Cemal’de herkes oyuncak gemi, dedi. Yani çok ezilmiş olduğu için. Şimdi aynı şey bana olsa başka türlü davranırım ben. Ben de senin kafana geçiririm, derim. Dostoyevski tipolojiyi çok iyi biliyor. Büyük yazar olması oradan geliyor. Raskolnilov, tam evi terkedecek, tık-tık kapı çalıyor. Yoksul kızkareş geliyor. Nacağı üzerine kaldırıyor. Kafasına indirecek… İndiriyor zaten. Ama o kadar ezilmişti ki, refleks olarak bile kolunu kaldıramadı, diyor. Cemal Süreya’da da bu ezilmişlikten vardı işte. Cemal çok yalnız bırakılmıştı. Cemal yaşarken yazı yazmadılar. Pezevenklere bak! İsmail Bilen beyefendileri bunu beğenmemişti. Halbuki Üvercinka’yı insanlar sevdi. Cemal mizahı da, seksi de severdi.”


İkinci Yeni…

“Bir yenilik hep beraber yapılır. Hep beraber yürüyoruz. Hatta olumsuz şeylere bile. Tek başına yenilik yapılmaz ki. Bizde de her birimiz tek başına ayrı yönlere yürüyoruz ama yine bir toplam olarak. Turgut Uyar da, ben de, Cemal de, Edip de. Ayrı ayrı yerlerden geliyoruz. Fakat yine de hep beraber. Tek başına yapılmaz ki yeni bir şey!”


Öküz…

“Evet, Doğu’da insan hakları ve hukuk yoktur. Bin şu kadar yıllık nobranlık vardır. Ara kurumlar,sivillikler yoktur. Bireysel işlerimizde bile kara kamunun çiçeği açar. Tamam. Ama Doğu’da insan meramını hep mesel’lerle, bulduğu, ‘nesnel karşılıklar’la anlatmaya çalışacaktır. Her zaman akıllı deve olacak değil ya bu kez akıllı bir öküz işte size. Ahmet Yesevi boş vakitlerinde kaaşık ve kepçe oynar, öyle geçinir. Öküz’ünün üzerine heybe atar. Kaşıkları ve kepçeleri oraya koyar. Öküz, Yesi’de her gün gezer,  akşama da Ahmet Yesevi’ye gelir. Sözgelimi birisi aldığı şeylerin parasını heybeye koymazsa öküz onun ardından hiç ayrılmaz, parayı bırakıncaya kadar başka bir yere gitmez. Doğu’da ‘müzik’ deve’yle anlatılıyorsa ‘hikmet’ de işte böyle ‘öküz’le anlaşılır vesselam!”


Mizah-Şiir…

“Şu, bana kalırsa yanlış: Daha çok öğrenci mekanlarına bakmaları. Orada kullanılan espriler yani. Halkın da kendi espirileri var. Ama şimdi öğrenci mekanları daha kalabalık tabii. Toplumdaki değişimi ilk haber verenler mizah dergileri oluyor, bir de şiir. İstanbul’daki kadar izleyemiyorum ama Leman’ı alıyorum, Dinazor’a bakıyorum, Öküz’e bakıyorum. Genç kuşaklar Batı dünyasını izliyorlar. Alttan alta gelişme de var. Türkiye’de toplumsal yönden değişimden başka bir şey yok. Değişim var ama gelişim yok. Şiir de durdu gibi geliyor bana. Çok şeyi yaptığı için bu ikinci yeni, fazla ileri gitti.”


Şairler…

“Enis Batur, İsmet Özel, Murathan Mungan, Akif Kurtuluş, Orhan Alkaya, Metin Üstündağ, Sami Baydar, Yücelay Sal, Sina Akyol, Küçük İskender, Enver Ercan, Cezmi Ersöz, Metin Celal… Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarım da olabilir. Mesela bakın Sait Faik’in bütün hikayeleri ‘sıkı şiir’dir.”


İstanbul…

“Ben gerçeküstücü olmadım hiç. Ama siz gerçeküstücülerin bir keten astarlı haritasından söz açacağım. O haritada iki kent gösterilmiştir yalnızca; biri Paris, öteki İstanbul… Bunu bir nedeni olmalıdır. 1940 ekiminde İstanbul’a gelmişiz Çanakkale’den ilk. Karartma geceleri! İstanbul, Sirkeci benim şiirlerimin başkenti olacaktır doğallıkla. Soluk alıp verdiğimi gerçekten duyduğum tek kent. (Nice kentler, kasabalar gördümse de.) Sözgelimi Sirkeci’de bütün şimdiki Anadolu, bütün Anadolu zamanları yaşıyor, hala yaşıyor. Hiç değilse pazar günleri şiir oradan geçmek zorundadır ya da oturmak… İnsan ilişkilerini, dil degişimlerini, argoyu… Duyabilirsin, duyarsan, İstanbul’un, yeni ve eski İstanbul’un kimseyi dinlemezliğini seviyorum, direnmesini seviniyorum… İstanbul’dan tek istediğim var artık çocuklar… Bana kitap gönderin.”


Futbol…

“Mahallede hava çeliği takımımız vardı. Bir gün Tomtom mahallesi bizi yendi. Tophane takımı. Onlar maç ederken de küfür ederler, tükürürler, en uzağa işerler. Bir gün onları Taksim’de yandik biz. İlhan Berk soruyor bize, kaç kaç? Ulan, dedim, maç 1946’da olmuştu ben nereden bileyim şimdi kaç kaçtı! Zamanında Beyoğlu’da Galatasaray’da oturan birisi olarak Galatasaray’lıyım.


BENZETMELER

Çiçek Benzetmeleri

Eflatun Nuri – Kahkaha Çiçeği
Mehmet Kartal – Gece Sefası
Ahmet İnsel – Zambak
Neşe Erdok – Kardelen
Erdoğan Alkan – Haşhaş
Mehmet Çağçağ – Kaktüs
Çanakkaleli Tuncay – Katır Tırnağı
Lütfü Oflaz – Kasumpatı
Füsun Demirel – Nilüfer
Akif Kurtuluş – Sümbülteber
Derviş Zaim – Beyaz Karanfil
Hüseyin Peker – Manolya
Semih Gümüş – Mor Salkım
Ünsal Oskay – Sarmaşık
Oruç Aruoba – Hatmi

Avadanlık Benzetmeleri

Cihat Burak – Mıh
Üdris Küçükömer – Balyoz
Dağlarca – Tornavida
Ece Ayhan – İngiliz Anahtarı
Metin Üstündağ – Kerpeten
Arif Damar – Çekiç
İzzet Yasar – Japon Zamkı

Şairler

Yahya Kemal – Devlet Şairi
Dağlarca – Hükümet Şairi
Melih Cevdet Anday – Dış Politika Şairi
Atilla İlhan – Kemalist Şair
Can Yücel – Vesikalık Şair
Enis Batur – Fenomen Şair

Şairlere Benzetmeler

Enis Batur – 5 Elli 3 Bacaklı Şair
Murathan Mungan – Pınar Suyu

Yemek Benzetmeleri

Dağlarca – Tabilot
İlhan Berk – Türlü
Yaşar Kemal – Şalgam Suyu ve Adana Kebabı
Can Yücel – Yan Yürüyen Yengeç
Metin Üstündağ – Biber Salçası
Murathan Mungan – Karides
Atilla İlhan – Menemen
Cihat Burak – Kuru Fasülye (severdi)
Melih Cevdet Anday – Konserve
İlhan Selçuk – İmambayıldı
Çetin Altan – Buzlu Badem
Can Yücel – Yan Yana ‘Yürümeyen’ Pavurya
Füruzan – Paşa Kebabı
Prof. Toktamış Ateş – Mustafa Kemal Paşa Tatlısı

ÇANAKKALE’DEN AĞAÇ BENZETMELERİ

Ece Ayhan – Zakkum
Hektor İsmet – Defne
Fransız Hasan – Zeytin Ağacı
Kırılgan Yücel – Çam
Memo – Akasya
Dr. Zafer – Dişbudak
Konti Kemal – Telli Kavak

ÇANAKKALE’DEN BALIK BENZETMELERİ

Orhan Talat Şalcıoğlu – Dülger Balığı
Ece Ayhan – İskorpit
İsmail Özay – Lüfer
Kırılgan Yücel – Palamut
Meral Hanım – Kırlangıç Balığı
Fotokopici Remzi – Pisi Balığı
Dardanel Niyazi – Kofana
Ergün Bakır – Kılıç Balığı
Eczacı Yahya – Litrin
Avni – Kağıt Balığı

ŞARKICI ya da BESTECİ BENZETMELERİ

Küçük İskender – Küçük Emrah
Sezer Tansuğ – Haçaturyan
Feryal Çeviköz – Joan Baez
Nilgün Marmara – Billy Holiday
Sennur Sezer – Seyyal Taner
Lale Müldür – Tine Turner
Ahmet Sosyal – Georges Brassens

BİR ORKESTRADA ÇALGILAR

Orhan Pamuk – Pan Fülüt
‘Emine’ Sevgi Özdemir – Başkemancı
E. Emine – Piyano

En Yeniler

Deniz Schwarzwald‘ın Yeni Şiir Kitabı “achtung.achtung” Matruşka Yayınları Tarafından Yayımlandı

Deniz Schwarzwald’ın yeni kitabı achtung.achtung, şiiri alışıldık sınırlarından çıkararak...

Nalan’ın Boşluklarını Doldurmak – İnanç Avadit

Hava çok sıcak. Bir on gün daha sürecek diyorlar....

Iryna Shuvalova – Konuşma

konuşmak artık el yordamıyla gerçekleşiyor geceleyin böğürtlen toplar gibi bahçenin sınırları silinirken karanlığın...

Nalan Kurunç’un Yeni Kitabı “Cin Makası” Unutuş Yayınları Etiketiyle Yayımlandı

“Hangi ağızdan içeri sokulur yurttaşlık, bir sesi de cezbederek?” Cin...

Ara Güler Arşivinden Fotoğraflar “Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi” Sergisi İzmir Kültürpark’ta

Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi koleksiyonundan seçili fotoğraflar,...

Son Söz – Zafer Yalçınpınar

yavaş yavaş hatırlayamayacağız ________tarihin büyük döngüsünü ve son bir kez -belki...

Benzer İçerikler

Krzysztof Kieślowski ve Dekalog: Ahlak, Vicdan ve İnsan Üzerine Bir Sinema Okuması

Krzysztof Kieślowski, 1941 yılında Varşova'da ekonomik zorluklar içinde yaşayan bir ailede dünyaya geldi. Babasının tüberküloz hastalığı nedeniyle aile, uzun yıllar boyunca farklı sanatoryumların bulunduğu...

Alman Taşrasında Türkçe Şarkılar: Christian Petzold’un “Jerichow” Filmini Yeniden Okumak

Christian Petzold'un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James M. Cain'in The Postman Always Rings Twice (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) romanının modern bir...

Kirazın Tadı: Israr Etme Kardeşim Öldüm De Geldim!

Galaksinin en güzel kirazını sabahın beşinde ağzına atıp merdivenin başına çıkmak, kısa süreliğine harika bir duygudur. Sabah dokuzdan sonra kızışacak kiraz pazarını düşünüp keyif...