
Christian Petzold’un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James M. Cain’in The Postman Always Rings Twice (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) romanının modern bir uyarlaması gibi görünür. Ancak film, klasik kara filmin aşk, ihanet ve suç eksenini Almanya’nın birleşme sonrasındaki toplumsal dönüşümü, Türk göçmenliği ve küresel kapitalizmin yarattığı yeni sınıfsal ilişkiler üzerinden yeniden kurar. Petzold’un sinemasında hikâyeler hiçbir zaman yalnızca karakterlerin yaşadığı duygusal çatışmalardan ibaret değildir; mekânlar, ekonomik koşullar ve tarihsel kırılmalar da en az karakterler kadar belirleyicidir. Bu nedenle Jerichow, görünürde bir aşk üçgeni anlatırken, derinlerde çağdaş Avrupa’nın kimlik krizlerini ve göç olgusunu tartışan güçlü bir politik metne dönüşür.

Filmin merkezindeki Ali karakteri, Alman sinemasında uzun yıllar boyunca yerleşmiş Türk göçmen temsilini bilinçli biçimde tersine çevirir. 1960’lardan itibaren sinemada Türkler çoğunlukla fabrikalarda çalışan, düşük gelirli, toplumun kenarında yaşayan “misafir işçiler” olarak resmedilmişti. Petzold ise ekonomik açıdan başarılı, onlarca büfenin sahibi olan bir Türk girişimcisini anlatmayı tercih eder. Buna karşılık Alman karakter Thomas işsizdir, borç içindedir ve geleceğe dair herhangi bir güvencesi yoktur. Bu tersine dönüş, filmin en önemli politik hamlelerinden biridir. Yönetmen, Almanya’nın ekonomik haritasının değiştiğini gösterirken aynı zamanda göçmenliğin yalnızca yoksullukla açıklanamayacağını da hatırlatır.
Ne var ki Ali’nin maddi başarısı, onun Almanya’da gerçekten kabul gördüğü anlamına gelmez. Büyük evi, gösterişli otomobili ve Alman eşi, sahip olduğu zenginlikten çok ait olma arzusunun sembolleri olarak görünür. Christian Petzold’un film üzerine yaptığı söyleşilerde de belirttiği gibi Ali, Alman toplumunun başarı ölçütlerini yerine getirerek kabul görmek isteyen bir karakterdir. Ancak ekonomik güç, kültürel aidiyetin yerini tutmaz. Çevresindeki insanlar onu hâlâ “Türk” kimliği üzerinden tanımlar; sahip oldukları değil, kökeni görünür olur. Böylece film, göçmenliğin ekonomik değil, esas olarak psikolojik bir mesele olduğunu ortaya koyar. İnsan refah içinde yaşayabilir, iş kurabilir, servet sahibi olabilir; fakat aidiyet satın alınabilecek bir duygu değildir.

Ali’nin bu içsel yalnızlığı en güçlü biçimde filmin müzik seçimlerinde hissedilir. Jerichow boyunca duyulan Nilüfer, Gülşen ve özellikle Sezen Aksu şarkıları yalnızca atmosfer kuran melodiler değildir; karakterin belleğini ve kimliğini taşıyan görünmez anlatıcılardır. Deniz kıyısındaki sahnede Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama” şarkısı çalarken Ali’nin Laura ve Thomas’ı dans etmeye zorlaması, filmin en çarpıcı anlarından birine dönüşür. Aynı şarkı üç karakter tarafından üç farklı biçimde duyulur. Thomas için yabancı bir müziktir; Laura için anlamını çözemediği bir duygu hâlidir; Ali için ise çocukluğunun, memleketinin ve geride bıraktığı hayatın sesidir. Petzold burada müziği yalnızca kültürel bir unsur olarak değil, çevirisi mümkün olmayan bir hafıza alanı olarak kullanır. Şarkılar, Ali’nin söyleyemediği her şeyi onun yerine dile getirir.
Bu tercih tesadüfi değildir. Petzold’un sinemasında müzik çoğu zaman karakterlerin ifade edemediği duyguların taşıyıcısıdır. Jerichow‘da ise Türkçe şarkılar, göçmenliğin görünmeyen yükünü temsil eder. İnsan bazen yıllarca başka bir ülkede yaşayabilir; yeni bir dil öğrenebilir, yeni bir hayat kurabilir. Fakat tek bir şarkı, geride bırakılmış bütün coğrafyayı birkaç dakika içinde yeniden kurabilir. Film, tam da bu nedenle göçü yalnızca fiziksel bir yer değiştirme olarak değil, belleğin sürekli iki ülke arasında gidip gelmesi olarak anlatır.
Petzold’un anlattığı dünya aynı zamanda küresel kapitalizmin dünyasıdır. Film boyunca kurulan bütün ilişkiler ekonomik bağımlılıklarla örülüdür. Laura, borçlarından kurtulabilmek için Ali ile evlenmiştir. Thomas yaşayabilmek için Ali’nin yanında çalışmak zorundadır. Ali ise sevgiyi kaybetmemek için ekonomik gücüne yaslanır. Böylece aşk bile piyasa ilişkilerinin içinde şekillenir. Klasik kara filmlerde tutkular suçun nedeni olurken, Jerichow‘da suçun zemini ekonomik çaresizliktir. Film, insanların birbirlerine duydukları sevgiyi bile kapitalizmin belirlediği bir dünyada sorgular.

Hikâyenin Brandenburg’un yoksullaşmış kasabalarında geçmesi de bu yüzden önemlidir. Almanya’nın birleşmesinden sonra ekonomik olarak gerileyen Doğu bölgeleri, Petzold’un sinemasında yalnızca dekor değildir; karakterlerin ruh hâlinin uzantısıdır. Fabrikaların kapandığı, işsizliğin arttığı ve genç nüfusun büyük şehirlere göç ettiği bu coğrafyada ekonomik hareketliliği sağlayan kişinin bir Türk girişimci olması, filmin en güçlü ironilerinden biridir. Yönetmen böylece yeni Almanya’nın ekonomik dinamiklerinin önemli ölçüde göçmen emeği ve girişimciliğiyle ayakta durduğunu gösterirken, bu başarıya rağmen göçmenlerin kültürel olarak hâlâ dışarıda bırakıldığını da hatırlatır. Jerichow, bu yönüyle yalnızca Almanya üzerine değil, Avrupa’nın genel göç deneyimi üzerine de söz söyleyen bir filme dönüşür.
Filmin uluslararası niteliği yalnızca konusu ile sınırlı değildir. James M. Cain’in Amerikan romanından hareket eden Petzold, Hollywood’un kara film geleneğini çağdaş Avrupa’nın toplumsal gerçekliğiyle buluşturur. Büyük Buhran yıllarının Amerika’sında geçen bir hikâye, birleşme sonrası Almanya’nın ekonomik kırılganlığı içinde yeniden anlam kazanır. Böylece Amerikan suç anlatısı, Alman taşrası ve Türk göçmenliği aynı dramatik yapıda buluşur. Bu karşılaşma, filmi ulusal sınırların ötesine taşır. Jerichow, göçün ve kapitalizmin artık tek bir ülkeye ait meseleler olmadığını; küresel dünyanın ortak hikâyesine dönüştüğünü gösterir.
Christian Petzold’un bu hikâyeye yönelmesinin ardında da dikkat çekici bir gözlem bulunur. Yönetmen, Yella filmini hazırladığı dönemde Brandenburg’da okuduğu küçük bir gazete haberinden etkilenir. Polis, bagajı bozuk paralarla dolu olduğu için Vietnam kökenli bir işletmeciyi şüphe üzerine durdurur; kısa süre sonra paraların bölgede işlettiği çok sayıdaki büfeden elde edilen günlük hasılat olduğu anlaşılır. Petzold için asıl ilginç olan, ekonomik olarak çökmüş bir bölgede göçmenlerin yeni ticaret ağları kurabilmiş olmasıdır. Bu olay, zamanla Jerichow‘daki Ali karakterine dönüşür. Yönetmen, göçmenliği yalnızca kültürel bir mesele olarak değil, ekonomik dönüşümün merkezindeki bir olgu olarak düşünmeye başlar.

Bu bakışın oluşmasında Petzold’un uzun yıllar birlikte çalıştığı Harun Farocki’nin etkisi de büyüktür. Farocki’nin emek, üretim ilişkileri ve kapitalist görüntü düzeni üzerine geliştirdiği düşünsel yaklaşım, Petzold’un sinemasına derinlik kazandırır. Aynı zamanda Rainer Werner Fassbinder’in göç filmlerinin bıraktığı miras da Jerichow‘un arka planında hissedilir. Ancak Petzold, “misafir işçi” anlatısını tekrar etmek yerine, ekonomik olarak başarılı olsa bile kültürel olarak yabancı kalmaya devam eden yeni kuşak göçmeni anlatmayı seçer. Bu tercih, filmi Alman göç sinemasının önemli duraklarından biri hâline getirir.
Jerichow, Türk göçmenliğini egzotikleştirmeyen, onu yalnızca mağduriyet üzerinden okumayan ender Avrupa filmlerinden biridir. Ali ne kahramandır ne de kurbandır. O, başarıya rağmen kendisine tam anlamıyla ait hissedemeyen modern göçmenin simgesidir. Film boyunca duyulan Türkçe şarkılar ise nostaljik ayrıntılar olmanın ötesine geçerek belleğin, kimliğin ve ev duygusunun taşıyıcısına dönüşür.
Belki de filmin en güçlü yanı tam burada ortaya çıkar. Christian Petzold, bir aşk hikâyesi anlatırken aslında modern Avrupa’nın en temel sorularından birini sorar: İnsan gerçekten nerede evindedir? Doğduğu ülkede mi, yaşadığı şehirde mi, konuştuğu dilde mi, yoksa yıllar sonra duyduğu tek bir şarkının içinde mi? Jerichow, bu soruya kesin bir cevap vermez. Fakat Ali’nin sessizliğinde ve Sezen Aksu’nun sesinde, ev dediğimiz şeyin bazen yalnızca hafızamızda taşıdığımız bir melodi olabileceğini hissettirir.