Bedenin Sınırında: Eric Rohmer’in Claire’in Dizi Filminde Arzu ve Dokunulmazlık


Eric Rohmer’in 1970 tarihli filmi Le Genou de Claire (Claire’in Dizi) üzerine düşünmeye her oturduğumda, beni asıl meşgul eden şey filmin anlattığı hikâye değil, o hikâyeyi tek bir kelimeye, tek bir bedensel ayrıntıya sıkıştıran başlığın kendisi oluyor. Yönetmenin “Altı Ahlak Öyküsü” (Six Contes Moraux) dizisinin beşinci halkası olan bu film, bana göre dizinin en incelikli, en az gösterişli ama en fazla düşündüren parçası. Bu yazıda filmi, özellikle başlığın taşıdığı anlam katmanları üzerinden okumayı deniyorum; çünkü Rohmer’in seçtiği bu isim, filmin tüm dramaturjisine, arzu ekonomisine ve ahlaki çerçevesine dair bana baştan bir söz veriyor gibi görünüyor.

Bedenin belirli bir parçasına indirgenen arzuyu ilk kez düşündüğümde, bunu şaşırtıcı derecede dar bulmuştum. Film, kırk yaşlarındaki diplomat Jérôme’un, göl kıyısındaki bir yazlıkta geçirdiği tatilde, iki genç kadına —on altı yaşındaki Laura ve on yedi yaşındaki Claire— duyduğu ilgiyi konu alıyor. Ama izlerken fark ediyorum ki Rohmer, bu ilginin kendisini bütünüyle bir bedene, hatta bedenin bütününe değil, tek bir uzva, dize indirgiyor. Bana kalırsa bu indirgeme, filmin en cesur biçimsel kararlarından biri. Jérôme’un arzusu hiçbir zaman cinsel bir birleşmeye evrilmiyor, bir öpücükle bile taçlanmıyor; tek eylemi, fırtınalı bir günde, bir elmalık merdiveninde, Claire’in dizine elini koymak oluyor. Başlığın “Claire’in Dizi”ni öne çıkarması, beni izleyici olarak baştan bu minimalist, neredeyse fetişistik odak noktasına hazırlıyor. Dokunma anını filmin dramatik doruğu olarak deneyimliyorum ve bu doruk, geleneksel erotik sinemanın vaat ettiği her şeyin tam tersi: doyum değil, ertelenmiş, sınırlı, neredeyse ritüelleştirilmiş bir temas.


Film üzerine düşünürken kafama takılan diğer bir konu sınırların ne olduğuydu. Sınır vurgusunu düşündükçe, bunun filmin ahlaki mimarisiyle ne kadar doğrudan örtüştüğünü görüyorum. Jérôme, Claire’e dokunmayı bir “deney” olarak tasarlıyor; bu deneyi, yazar arkadaşı Aurora’nın kışkırtmasıyla, neredeyse bilimsel bir soğukkanlılıkla planlıyor. Ama bu planlama bana göre arzunun kendisini bastırmıyor, tam tersine onu son derece dar bir alana —dizin yüzeyine— hapsederek yoğunlaştırıyor. Rohmer burada, klasik ahlak felsefesinin merkezi bir sorununu sinemaya taşıyor gibi geliyor bana: İnsan, arzusunu tatmin etmeden önce onu adlandırıp sınırlayabilir mi? Jérôme’un kendine koyduğu bu sınırı bir erdem göstergesi olarak mı okumalıyım, yoksa bu, arzuyu daha da keskinleştiren bir oyun mu? Film bu soruyu benim için hiç kapatmıyor, açık bırakıyor. Dizin kendisi, tenin en “masum” bölgelerinden biri olarak seçilmiş —göğüs ya da dudaklar gibi doğrudan cinselleştirilmiş bir bölge değil— ve tam da bu masumiyet, dokunuşu bana hem daha kabul edilebilir hem de psikolojik olarak daha rahatsız edici gösteriyor. Beden, bütünüyle arzulanabilir olmaktan çıkarılıp, tek bir eklem noktasına, bir “sınır çizgisi”ne dönüştürülüyor.

Rohmer sinemasının imzası sayılan bol diyalog, bu filmde de belirleyici bir unsur olarak karşıma çıkıyor; ama Claire’in Dizi‘yi diğer Ahlak Öyküleri’nden ayıran, konuşmanın bedenle kurduğu tuhaf ilişki. Karakterler sürekli arzudan, aşktan, seçimden söz ediyor, ama bu konuşmalar bedensel eylemin önüne geçiyor, onu erteliyor, neredeyse onun yerine ikame oluyor. Jérôme’un Aurora’yla yaptığı uzun sohbetler, dize dokunma anını bir edebi kurguya, bir “yazılacak sahneye” dönüştürüyor. Böylece başlıktaki “diz”, benim için yalnızca fiziksel bir nesne değil, aynı zamanda anlatısal bir kurgunun nesnesi hâline geliyor. Rohmer bana şunu sezdiriyor: Arzu, bedenin kendisinde değil, bedenin dile getirilme, konuşulma, tasarlanma biçiminde yaşıyor. Bu bakımdan filmi, sözün bedeni nasıl çerçevelediğini, hatta bedeni nasıl “icat ettiğini” gösteren bir meta-anlatı gibi de okuyorum.


Filmin Annecy Gölü kıyısındaki görsel dünyası da bende başlıktaki sınır fikrini pekiştiriyor. Rohmer’in kamerası, karakterleri sürekli eşikler üzerinde —teraslar, iskeleler, merdivenler, bahçe kapıları— konumlandırıyor. Bu mekânsal eşikler, Jérôme’un arzusunun da bir eşik arzusu olduğunu, hiçbir zaman tam bir “içeri girme”ye dönüşmeyen bir yaklaşma hâli olduğunu bana görsel olarak da hissettiriyor. Yaz ışığının Rohmer’e özgü doğallığı, bu eşiksel gerilimi yumuşatmadan, aksine gündelik hayatın sıradanlığı içine gizleyerek sunuyor. Böylece dokunma anını melodramatik bir patlama olarak değil, neredeyse fark edilmeden geçen, ama bende derin bir iz bırakan bir “eşik geçişi” olarak deneyimliyorum.


Filmi tekrar tekrar izlerken dikkatimi çeken bir başka nokta da, Rohmer’in bakışı nasıl paylaştırdığı. Jérôme, hikâyenin görünürdeki öznesi olsa da, aslında sürekli izlenen, sorgulanan, hatta biraz da gülünç düşürülen bir figür. Aurora’nın romancı gözü, Jérôme’un her hamlesini bir kurgu malzemesine çeviriyor; bu da bana, filmin kendisinin de bir tür “yazma” edimi olduğunu düşündürüyor. Claire ise, adı başlıkta geçmesine rağmen, filmin çoğu bölümünde sessiz, arka planda, neredeyse bir imge olarak kalıyor. Bu asimetri beni rahatsız ediyor açıkçası: Başlık ona ait, ama söz hakkı büyük ölçüde erkek karakterlerde. Rohmer’in bunu bilinçli bir seçim olarak yaptığını düşünüyorum; çünkü tam da bu sessizlik, Claire’i Jérôme’un fantezisinin bir yüzeyi hâline getiriyor, onu özneden çok bir “sınır” objesine dönüştürüyor.

Filmi izlerken kendimden saklayamadığım bir gerilim de şu: Jérôme kırk yaşında bir yetişkin, Claire ise on yedi yaşında bir genç kız. Rohmer bu yaş farkını asla vurgulu bir biçimde didaktik hale getirmiyor, ama ben izleyici olarak bunu sürekli arka planda hissediyorum. Filmin bu kadar “temiz”, bu kadar dokunulmamış kalmasının bir nedeni de belki bu rahatsızlığın kendisi Rohmer, arzuyu fiziksel bir eyleme dönüştürmeyerek, beni doğrudan bir yargıya zorlamadan bu gerilimi sürdürüyor. Jérôme’un kendi arzusunu bir “deney” olarak çerçevelemesini, aslında bu rahatsızlıktan kaçmanın bir yolu olarak da okuyorum: Kendi isteğini entelektüelleştirerek, ona ahlaki bir mesafe koyarak meşrulaştırıyor. Bense bunu izlerken, Rohmer’in beni de bu meşrulaştırma oyununa ortak ettiğini fark ediyorum. Çünkü kamera hiçbir zaman Jérôme’u doğrudan kınamıyor, onu sadece gözlemliyor, yargıyı bana bırakıyor.

Dizi’nin adının, filmin diğer bölümlerindeki ısı ve mevsim vurgularıyla nasıl bir bütün oluşturduğunu da düşünmeden edemiyorum. “Altı Ahlak Öyküsü” dizisinin diğer filmlerinde de Rohmer, mevsimleri ve coğrafi mekânları karakterlerin ahlaki konumlarıyla örtüştürüyor; burada da yaz sıcağı, gölün serinliği, dağların yükseklik hissi, Jérôme’un iç dünyasındaki gerilimle sürekli diyalog halinde. Claire’in dizi, bu doğal ortamın içinde neredeyse bir peyzaj unsuru gibi beliriyor bana. Merdivenin basamakları, elma ağacının dalları, fırtınanın aniden bastırması — hepsi, o tek dokunuşu bir doğa olayı kadar kaçınılmaz ama bir o kadar da geçici kılıyor. Bu da beni, filmin başlığını yeniden düşünmeye itiyor: “Diz” burada sadece bir beden parçası değil, aynı zamanda bir mevsimin, bir anın, bir hava durumunun kristalleştiği simgesel bir nokta.

Başlığın vaat ettiği şeyi film boyunca adım adım karşılıyorum: Claire’in Dizi, bedenin sınırında dolaşan, o sınırı hiç aşmayan ama sınırın kendisini bir anlam ve arzu kaynağına dönüştüren bir eser olarak kalıyor zihnimde. Rohmer, geleneksel erotizmin araçlarına başvurmadan, yalnızca bir dokunuşla beni arzunun psikolojik ve ahlaki karmaşıklığıyla yüzleştiriyor. Başlığı bu yüzden yalnızca bir özet olarak değil, filmin ontolojik önermesi olarak okuyorum: Arzu, bana göre bütünlüğünde değil parçasında, doyumda değil dokunulmazlıkta yaşıyor. Elli yılı aşkın süredir üzerine düşünmeyi sürdürdüğüm bu küçük, kusursuz film, Rohmer’in insan ilişkilerindeki inceliği yakalama konusundaki eşsiz yeteneğinin bana göre en zarif kanıtlarından biri olmayı sürdürüyor.

En Yeniler

Ece Ayhan – Öküz’lemeler

Ön Açıklama: Bu metin 2004 yılında "Sel Yayıncılık" tarafından...

36. Akbank Caz Festivali 26 Eylül-11 Ekim Tarihleri Arasında Gerçekleşecek

kbank Sanat ve BKM iş birliğiyle düzenlenen 36. Akbank...

Deniz Schwarzwald‘ın Yeni Şiir Kitabı “achtung.achtung” Matruşka Yayınları Tarafından Yayımlandı

Deniz Schwarzwald’ın yeni kitabı achtung.achtung, şiiri alışıldık sınırlarından çıkararak...

Nalan’ın Boşluklarını Doldurmak – İnanç Avadit

Hava çok sıcak. Bir on gün daha sürecek diyorlar....

Iryna Shuvalova – Konuşma

konuşmak artık el yordamıyla gerçekleşiyor geceleyin böğürtlen toplar gibi bahçenin sınırları silinirken karanlığın...

Nalan Kurunç’un Yeni Kitabı “Cin Makası” Unutuş Yayınları Etiketiyle Yayımlandı

“Hangi ağızdan içeri sokulur yurttaşlık, bir sesi de cezbederek?” Cin...

Benzer İçerikler

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si: Homeros’un Dünyasının Sanat Tarihi Açısından Yeniden İnşası

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si üzerine düşünürken benim için filmin en ilginç tarafı, Homeros’un yaklaşık 2.800 yıl önce şekillenen destanını yalnızca sinemaya uyarlaması değil, aynı...

Krzysztof Kieślowski ve Dekalog: Ahlak, Vicdan ve İnsan Üzerine Bir Sinema Okuması

Krzysztof Kieślowski, 1941 yılında Varşova'da ekonomik zorluklar içinde yaşayan bir ailede dünyaya geldi. Babasının tüberküloz hastalığı nedeniyle aile, uzun yıllar boyunca farklı sanatoryumların bulunduğu...

Alman Taşrasında Türkçe Şarkılar: Christian Petzold’un “Jerichow” Filmini Yeniden Okumak

Christian Petzold'un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James M. Cain'in The Postman Always Rings Twice (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) romanının modern bir...