Christopher Nolan’ın The Odyssey’si: Homeros’un Dünyasının Sanat Tarihi Açısından Yeniden İnşası

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si üzerine düşünürken benim için filmin en ilginç tarafı, Homeros’un yaklaşık 2.800 yıl önce şekillenen destanını yalnızca sinemaya uyarlaması değil, aynı zamanda bugün zihnimizde yer etmiş “antik Yunan” imgesini yeniden kurmaya çalışmasıdır. 17 Temmuz 2026’da gösterime giren film, özellikle sanat tarihi açısından bana önemli bir tartışma alanı sunuyor. Çünkü yapım ekibi, Homeros’un anlattığı dünyayı doğrudan Klasik Dönem Yunanistan’ıyla özdeşleştirmek yerine, Homeros’un şiirlerinde geçmişin izleriyle kendi döneminin unsurlarının birbirine karıştığı tarihsel katmanlı bir dünyayı görselleştirmeyi tercih ediyor. Bu nedenle filmi değerlendirirken benim için asıl soru “Ne kadar tarihsel olarak doğru?” değil, “Hangi tarihsel dönemlerin izlerini bir araya getiriyor?” sorusu oluyor.

Buradaki temel problem, Odysseia’nın anlatı zamanı ile metnin oluştuğu dönem arasındaki farktır. Homeros’un destanı genellikle MÖ 8. veya 7. yüzyılla ilişkilendirilirken olayların arka planı Troya Savaşı sonrasına, yani Geç Tunç Çağı’na bağlanır. Başka bir ifadeyle Homeros, kendi yaşadığı varsayılan dönemden birkaç yüzyıl önceye ait bir dünyayı anlatmaktadır. British Museum da İlyada ve Odysseia’nın bugün “Tunç Çağı” olarak adlandırdığımız dünyada geçtiğini ve Myken uygarlığının çöküşünden sonra bu görkemli geçmişe ilişkin hikâyelerin sözlü gelenek içerisinde yaşamaya devam ettiğini vurguluyor.

Benim açımdan bu durum Nolan’ın karşı karşıya olduğu tarihsel problemi daha da ilginç hâle getiriyor. Yönetmen aslında tek bir dönemi yeniden inşa etmek zorunda değil. Homeros’un kendisinin de farklı tarihsel katmanları bir araya getirdiği bir dünyayı görselleştirmek zorunda. Destanda Tunç Çağı’na ait olduğu düşünülen savaş araçlarıyla Homeros’un kendi dönemine ait toplumsal ve maddi kültür unsurlarının yan yana bulunması bu nedenle şaşırtıcı değil. Bugün arkeologların “Homerosik toplum” ile “Myken toplumu” arasında doğrudan bir özdeşlik kurmaktan kaçınmaları da buradan kaynaklanıyor.

Dolayısıyla ben Nolan’ın filmi için tek ve değişmez bir “arkeolojik doğruluk” standardı oluşturulabileceğini düşünmüyorum. Bana göre daha doğru olan, filmdeki her unsuru hangi tarihsel, arkeolojik veya edebî kaynaktan besleniyor olabileceği üzerinden değerlendirmek. Bu açıdan The Odyssey, yalnızca bir film değil, antik dünyanın modern kültürde nasıl yeniden üretildiğini gözlemleyebileceğimiz görsel bir alan hâline geliyor.

Filmin en dikkat çekici sanat tarihi unsurlarından biri savaş malzemeleri. Nolan’ın askerlerinde görülen bronz zırhlar, miğferler, mızraklar, kılıçlar ve kalkanlar, genel olarak Tunç Çağı Ege dünyasının maddi kültürüyle ilişkilendirilebilir. Myken dünyasında savaşın yalnızca edebî bir tema olmadığını, arkeolojik olarak da güçlü biçimde belgelenmiş olduğunu biliyoruz. Myken mezarlarından ele geçen silahlar arasında bronz kılıçlar, hançerler ve savaşçı statüsünü ifade eden son derece gösterişli örnekler bulunuyor.

Burada özellikle bronzun kendisine dikkat çekmek istiyorum. Demirin henüz yaygın biçimde kullanılmadığı bu dönemde bronz, yalnızca teknolojik bir malzeme değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi gücün göstergesiydi. Bakır ve kalayın bir araya getirilmesiyle elde edilen bronzun üretimi, farklı bölgelerden hammadde temin edilmesini ve gelişmiş bir üretim organizasyonunu gerektiriyordu. Dolayısıyla iyi bir bronz kılıca, zırha veya miğfere sahip olmak yalnızca savaşçı olmayı değil, belirli bir ekonomik ve toplumsal konumu da ifade ediyordu.

Nolan’ın savaş malzemelerini ağır, kalın ve kullanılmış görünmeleriyle sunmasını da bu nedenle önemli buluyorum. Hollywood’un eski epiklerinde zırhlar çoğu zaman karakterlerin bedenlerini estetik olarak biçimlendiren kostümler gibi görünürken, The Odyssey’de zırhın ağırlığını ve fiziksel varlığını daha fazla hissediyorum. Bana göre bu tercih, savaşın yalnızca kahramanlıkla değil, beden üzerinde doğrudan etkisi olan fiziksel bir deneyim olduğunu da vurguluyor.

Bununla birlikte filmdeki her zırhın Homeros’un anlattığı dünyayla birebir örtüştüğünü söylemek zor. Özellikle Agamemnon’un siyaha yakın, son derece stilize bronz zırhı bunun en belirgin örneği. Nolan, bu tercihin tamamen rastlantısal olmadığını Myken dünyasında karartılmış bronz örneklerinin bulunduğunu ve Agamemnon’un zırhında kullanılan pahalı malzemelerin onun diğer savaşçılardan daha yüksek statüsünü göstermeyi amaçladığını açıklıyor.

Bu noktada zırhın yalnızca koruyucu bir nesne olmaktan çıktığını söylemek lazım. Zırh burada iktidarın görsel dili hâline geliyor. Agamemnon’un zırhının diğer savaşçılardan ayrılması, onun yalnızca fiziksel olarak daha güçlü değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal olarak daha yüksek bir konumda olduğunu görsel olarak ifade ediyor.

 

Filmdeki miğferler açısından ise daha ilginç bir karşılaştırma yapılabilir. Myken dünyasının en karakteristik savaş nesnelerinden biri yaban domuzu dişlerinden yapılmış miğfer. Ancak burada önemli bir ayrıntıyı özellikle belirtmek gerekiyor. Bu miğfer tipi Odysseia’da değil, İlyada’nın 10. kitabında ayrıntılı biçimde tarif ediliyor. Dolayısıyla filmde bu tip bir miğferin kullanılması, doğrudan Odysseia metninden ziyade daha geniş Homerosik savaş dünyasına gönderme olarak değerlendirilmeli.

Öte yandan Odysseia’nın 22. kitabında bronz kılıç, bronz uçlu mızrak, bronz miğfer ve kalkanların kullanıldığını açık biçimde görüyoruz. Telemakhos’un silah deposundan dört kalkan, sekiz mızrak ve dört bronz miğfer çıkarması, destandaki savaş ekipmanının maddi dünyasını oldukça somut biçimde ortaya koyuyor. Ben özellikle kalkanların da ayrıca düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Kalkan, savaşçının yalnızca kendisini koruduğu bir araç değil; aynı zamanda savaş alanındaki kimliğinin bir parçası. Üzerindeki süslemeler, biçimi ve büyüklüğü savaşçının statüsüne ilişkin ipuçları taşıyabiliyor. Bu nedenle Nolan’ın kalkanları da savaş malzemesinin ötesinde, karakter tasarımının bir parçası olarak kullandığını düşünüyorum.

 

Nolan’ın dünyasının sanat tarihi açısından en zayıf taraflarından birinin mimari olduğunu düşünüyorum. Myken uygarlığının Mykenai ve Tiryns gibi merkezlerinde bugün hâlâ görülebilen devasa savunma duvarları, Homeros’un dünyasının görsel karşılıklarından biri olarak değerlendirilebilir. UNESCO, Tiryns surlarının bazı bölümlerinin yaklaşık 8 metre kalınlığa ve 13 metre yüksekliğe ulaştığını; Mykenai ve Tiryns mimarisinin Geç Tunç Çağı’nın siyasal ve toplumsal yapısını anlamak bakımından olağanüstü önem taşıdığını belirtiyor.

Dahası “Kyklopik”, yani “Kykloplara aitmiş gibi devasa” anlamındaki niteleme, doğrudan bu etkileyici surların Homerosik hayal dünyasıyla kurduğu ilişkiye işaret ediyor. Bana göre burada arkeoloji ile mitoloji arasındaki ilişki özellikle ilginç. Antik çağ insanlarının bile bu duvarların büyüklüğünü insanüstü bir güçle ilişkilendirmiş olması, gerçek mimarinin zaman içerisinde nasıl mitolojik bir hafızaya dönüşebildiğini gösteriyor.

Bu nedenle filmde görülen güçlü kale duvarlarının, yüksek savunma yapılarının ve saray mimarisinin yalnızca fantastik bir dekor olduğunu düşünüyorum. Penelope’nin sarayının yemek salonu, uzun masaları, oturma düzeni ve dokuma tezgâhı gibi ayrıntılarının Myken saraylarına ilişkin arkeolojik verilerden esinlense de, dönemine göre zayıf ve herhangi bir fantastik filmden farkı olmadığını söylemek gerekiyor. Myken saraylarının merkezi bölümlerinden biri olan megaron, hükümdarın ve seçkinlerin bir araya geldiği, siyasi ve törensel işlevlere sahip büyük bir salondu. Bu mekânın merkezi konumu, saray mimarisinin yalnızca barınma ihtiyacını karşılamadığını, iktidarın temsil edildiği bir sahne olarak da kullanıldığını gösteriyor. Nolan’ın saray içindeki karakterleri büyük salonlarda ve uzun masaların çevresinde konumlandırması da üzerine düşünülse de klişeleşmiş bir görüntü gibi görünüyor.

Popüler sinemada antik Yunan çoğu zaman MÖ 5. yüzyıl Atina’sının beyaz mermer mimarisiyle özdeşleştiriliyor. Ama The Odyssey’nin dünyası bundan yüzyıllar öncesine ait bir kültürel hafızayı daha doğal bir alandan kuruyor. Filmde mermer tapınakların yerine kaba taş duvarların, ahşabın ve koyu yüzeylerin öne çıkması bana göre bu nedenle daha doğru bir görsel kod oluşturuyor. Bu da bilinçli bir tercih olduğunu gösteriyor.

Surların bir başka önemli işlevinin de güvenlik ile iktidar arasındaki ilişkiyi göstermek olduğunu düşünüyorum. Böyle büyük savunma sistemlerinin inşa edilmesi yalnızca teknik bilgi değil, ciddi bir iş gücü ve merkezi örgütlenme gerektiriyordu. Dolayısıyla kale duvarları aynı zamanda hükümdarın ekonomik ve siyasi gücünün göstergesiydi. Nolan’ın bu duvarları karakterlerin arkasında sürekli var olan bir unsur olarak kullanması, bireysel hikâyeyi daha geniş bir siyasal dünyanın içine yerleştiriyor.

Kostüm tasarımı, benim açımdan filmin tarihsel doğruluk ile sanatsal yorum arasındaki sınırını en açık biçimde ortaya koyan alanlardan biri. Kostüm tasarımcısı Ellen Mirojnick, amaçlarının belirli bir tarihsel dönemi birebir yeniden üretmek değil, “zamansız” bir antik dünya oluşturmak olduğunu belirtmiş. Bu bana hiç doğru gelmese de anlatıyı görselden çıkarıp bilinçsel bir zemine çekiyor. Ne kadar eleştirsem de tasarım sürecinde keten, deri ve bronz gibi dönemin maddi kültürüyle uyumlu malzemelere başvurulmuş olması önemli.

Burada sanat tarihi açısından “antik görünümlü” olmaktan ziyade mekansızlaştırma da var. Genel bir yerden bakınca da kumaş, renk, süsleme ve malzeme karakter üzerinden bir statü göstergesine dönüşüyor. Kralların ve aristokratların giysileri daha zengin malzemeler ve daha belirgin yüzey etkileriyle ayrıştırılırken savaşçıların giysileri kullanım izleri taşıyan, daha işlevsel bir karakter kazanıyor.

Filmdeki tekstil kullanımı ayrıca Odysseia’nın anlatısal yapısıyla doğrudan bağlantılı. Penelope’nin dokuma tezgâhı bunun en önemli örneği. Penelope, Laertes için kefen dokuduğunu söyleyerek taliplerini kandırıyor ve gündüz dokuduğu kumaşı gece sökerek evliliğini erteliyor. Ben bu sahnenin yalnızca Penelope’nin sabrını değil, antik toplumda tekstilin taşıdığı toplumsal anlamı da gösterdiğini düşünüyorum. Bir kadın emeği biçimi olan dokuma, siyasi ve stratejik bir araca dönüşüyor. Böylece tekstil, destanda basit bir ev içi faaliyet olmaktan çıkıp iktidarın, cinsiyet rollerinin, ekonomik üretimin ve zamanın kontrolünün bir parçası hâline geliyor.

Antik dünyayı anlatan filmlerde kostümler çoğu zaman yeni yapılmış gibi görünüyor. Bu filmde de benzer şeyler söylemek mümkün. Oysa gerçek tekstillerin kullanımla birlikte renk, doku ve biçim değiştirdiğini biliyoruz. Nolan’ın bu yıpranmışlık hissini öne çıkaramaması filmin zayıf yönlerinden birisi.

Belki de filmin sanat tarihi açısından en tartışmalı unsuru Odysseus’un gemisi. Nolan, deniz sahnelerinde gerçek bir Viking gemisi olan Draken Harald Hårfagre’yi kullanmış. Yönetmenin açıklamasına göre amaç, açık denizde ağır koşullara dayanabilecek gerçek ahşap bir gemiyle çekim yapmaktı. Oyuncular gerçekten kürek çekmiş, yelken açmış ve geminin mürettebatı çekimlere dahil edilmiş.

Ancak burada açık bir anakronizm bulunduğunu düşünüyorum. Viking gemisi, Homeros’un dünyasına ait değil. Vikinglerin denizcilik kültürü yaklaşık iki bin yıl sonrasına ait. Bu nedenle gemiyi tarihsel açıdan doğru bir nesne olarak kabul etmek mümkün değil. Buna rağmen Nolan’ın tercihini oldukça ilginç buluyorum. Çünkü yönetmen dijital olarak “antik Yunan gemisi” yaratmak yerine fiziksel olarak var olan, okyanusta hareket edebilen gerçek bir tekne kullanmayı tercih etmiş. Bu nedenle gemi arkeolojik doğruluk açısından sorunlu, sinemasal gerçeklik açısından ise son derece bilinçli bir tercih.

Daha önemlisi, Ege Tunç Çağı denizciliğine ilişkin elimizde zaten görsel veriler bulunuyor. Akrotiri’deki Gemi Alayı freski, Geç Tunç Çağı Ege dünyasında deniz taşımacılığının ve gemi kültürünün ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren önemli bir belge. Freskte uzun gövdeli gemiler, kürekçiler, kıyı yerleşimleri ve deniz yolculuğuna ilişkin çok sayıda ayrıntı görülüyor.

Dolayısıyla Nolan’ın önünde tamamen bilinmeyen bir dünya yoktu. Ancak yönetmen gerçek bir Tunç Çağı gemisini yeniden inşa etmek yerine, fiziksel olarak kullanılabilir bir Viking gemisini tercih etmiş. Bu durum aslında Nolan’ın tarihsel gerçeklik anlayışının özünü ortaya koyuyor: Yönetmen arkeolojik olarak doğru olanı değil, fiziksel olarak gerçek olanı tercih ediyor.

Ben bu tercihin filmi tarihsel olarak daha doğru yapmadığını, fakat sinemasal olarak daha ikna edici hâle getirdiğini düşünüyorum. Gerçek bir geminin dalgalarla mücadele etmesi, oyuncuların gerçekten kürek çekmesi ve deniz koşullarının oyuncuların bedenleri üzerinde doğrudan etkili olması, dijital efektlerden daha güçlü bir gerçeklik hissi yaratıyor. Fakat bu gerçeklik hissi, geminin tarihsel olarak Homeros dönemine ait olduğu anlamına gelmiyor.

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si üzerine düşünürken benim için en önemli soru, “Homeros’un dünyasını ne kadar doğru yeniden kurdu?” sorusundan ziyade, yönetmenin antik dünyayı nasıl yeniden yorumladığı oluyor. Bence filmin en büyük başarısı, sinemada yerleşmiş “antik Yunan” klişesini kırmaya çalışması. Nolan’ın dünyası beyaz mermer tapınakların, kusursuz tuniklerin ve klasik dönem heykellerinin dünyası değil. Bu yönüyle film, geçmişi steril bir müze vitrini olmaktan çıkarıp yaşayan, dokunulabilir ve fiziksel bir dünyaya dönüştürüyor. Ancak burada önemli bir sınır da ortaya çıkıyor. Nolan’ın fiziksel gerçekçiliğini doğrudan tarihsel gerçeklikle eşitlememek gerekiyor. Viking gemisinin kullanılması bunun en açık örneği. Aynı şekilde kostüm tasarımında belirli bir tarihsel dönemin birebir yeniden üretilmesi yerine “zamansız” bir antik dünya yaratılması, filmin bir arkeolojik rekonstrüksiyondan çok tarihsel malzemeyi kullanan sanatsal bir yorum olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ben The Odyssey’yi MÖ 1200’lü yılların Yunanistan’ını eksiksiz biçimde yeniden kuran bir film olarak değil, Myken arkeolojisi ile Homeros’un şiirsel dünyasını modern sinemanın fiziksel gerçekçilik anlayışı içerisinde buluşturan bir çalışma olarak değerlendiriyorum.

Filmi kendisinden önceki Homeros ve Troya uyarlamalarıyla karşılaştırdığımda ise bu yaklaşım daha belirgin hâle geliyor. Mario Camerini’nin 1954 tarihli Ulysses filminde Kirk Douglas’ın Odysseus’u, dönemin Hollywood macera sinemasının idealize edilmiş, atletik ve güçlü kahraman anlayışını temsil ediyor. Antik dünya ise büyük ölçüde maceraların gerçekleştiği egzotik bir dekor niteliğinde. Andrei Konchalovsky’nin 1997 tarihli The Odyssey’sinde Armand Assante’nin Odysseus’u ise Homeros’un fantastik dünyasının merkezindeki klasik destan kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. Circe’den Scylla ve Charybdis’e kadar mitolojik unsurlar daha doğrudan ve kapsamlı biçimde kullanılıyor. Wolfgang Petersen’in 2004 tarihli Troy’su ise bambaşka bir yol izliyor. Brad Pitt’in Achilles’i ve Eric Bana’nın Hector’u üzerinden Troya Savaşı, tanrısal ve fantastik unsurlarından büyük ölçüde arındırılarak tarihsel bir savaş dramına yaklaştırılıyor. Bana göre Nolan’ın farkı tam burada ortaya çıkıyor. Petersen mitolojiyi azaltarak gerçekçilik yaratmaya çalışırken, Nolan mitolojiyi koruyarak gerçekçilik yaratmaya çalışıyor. Bu fark karakterlerin fiziksel görünümünden sanat yönetimine kadar uzanıyor. Troy’da Brad Pitt’in neredeyse klasik bir heykeli andıran bedeni ideal kahraman imgesini temsil ederken, Matt Damon’ın Odysseus’u yaşlanmış, yıpranmış ve savaşın izlerini taşıyan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Böylece antik kahraman, yenilmez bir savaşçıdan savaşın ardından hayatta kalmaya çalışan bir insana dönüşüyor.

Filmde sanatsal açıdan kendi gerçekliğini yaratarak eski temsilleri yok sayması açısından önemli olduğunu da söylemek gerekiyor. Myken surlarından esinlenmek güçlü bir arkeolojik referans oluşturabilir ama filmdeki bütün mimari unsurların aynı döneme ait olduğu söylenemez. Bu nedenle ben filmin tarihsel gerçekçiliğini “doğru” veya “yanlış” şeklinde iki kutba ayırmak yerine katmanlı bir gerçekçilik olarak değerlendiriyorum. Hatta bu durumun Homeros’un kendi dünyasıyla da ilginç bir paralellik taşıdığını düşünüyorum. Homeros’un destanlarında da farklı dönemlerin maddi ve kültürel izleri aynı anlatı içerisinde buluşuyor. Bu nedenle Nolan’ın anakronizmlerini bütünüyle hata olarak görmüyorum. Fakat bunların tarihsel gerçeklik olarak kabul edilmesine de itiraz ediyorum.

The Odyssey’nin asıl başarısı, geçmişi birebir yeniden üretmekten çok geçmişin modern insanın zihnindeki görüntüsünü yeniden kurması. 1954’te Homeros bir macera hikâyesi, 1997’de mitolojik bir televizyon destanı, 2004’te tarihsel bir savaş draması olarak karşımıza çıkarken Nolan’ın 2026’daki Homeros’u savaşın, hafızanın, kaybın ve eve dönüşün hikâyesine dönüşüyor. Bu dönüşüm sanat yönetiminde de açıkça görülüyor. Önceki filmlerde dekor çoğu zaman hikâyenin arka planını oluştururken Nolan’da surlar, saraylar, gemiler, silahlar ve giysiler anlatının maddi dünyasını kuran temel unsurlar hâline geliyor. Bu nedenle The Odyssey’yi yalnızca “Homeros’a ne kadar sadık?” sorusuyla değerlendirmeyi eksik buluyorum. Bana göre daha önemli soru, “Nolan hangi Homeros’u görünür kılıyor?” sorusu. Benim cevabım, bunun ne yalnızca arkeolojik ne de yalnızca edebî bir Homeros olduğu yönünde. Nolan’ın Homeros’u Mykenai’nin surlarından, bronz silahlardan, sarayların dokuma tezgâhlarından, Akdeniz’in fırtınalı denizlerinden ve modern insanın savaş sonrası hafızasından oluşan melez bir dünya. Bize antik Yunanistan’ı “doğru” biçimde göstermekten çok, antik dünyaya nasıl baktığımızı değiştirmeye çalışıyor. Nolan’ın Odysseus’u artık yalnızca eve dönmeye çalışan bir kahraman değil, geçmişiyle birlikte eve dönmeye çalışan bir insan. Ve bana göre Homeros’un yaklaşık üç bin yıllık hikâyesinin hâlâ sinema tarafından yeniden anlatılabilmesinin temel nedeni de tam olarak burada. Odysseus’un yolculuğu değişse bile, eve dönme arzusu değişmiyor.

En Yeniler

Yavuz Çetin’in Bodrum Kayıtlarında Son Perde: “The Bodrum Sessions Live 1995, Vol. 2” 15 Ağustos’ta Yayımlanıyor

Yavuz Çetin’in 1990’lı yıllarda Bodrum’da gerçekleştirdiği canlı performanslardan günümüze...

İfade Edemez Kulaklarından Çamaşır İpine Asılan Pelüş Ayı Kendini – Hakan Pekdemir

suçlusun. açıklamaz akıl düşleri zira ifade edemez kulaklarından çamaşır ipine asılan...

Evgeniy Abdullayev – Ocak Dörtlükleri

1 Tanrıların savaşı sona erdi. Yalnız ölülerekaldı ölülerin arasında hareket...

Cenk Gündoğdu’nun Yeni Şiir Kitabı “Bir Yaz Günü Ölmek” Edebi Şeyler Tarafından Yayımlandı

Cenk Gündoğdu'nan Yeni Şiir Kitabı Bir Yaz Günü Ölmek...

İBB’den Mahmud Derviş Anısına “Filistin Şiir Akşamı”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, vefatının yıl dönümünde Filistin direnişinin sembol...

Abrazyon – Gamze Altuntaş

Benzer İçerikler

Alman Taşrasında Türkçe Şarkılar: Christian Petzold’un “Jerichow” Filmini Yeniden Okumak

Christian Petzold'un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James M. Cain'in The Postman Always Rings Twice (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) romanının modern bir...

Metaforik Yangınlar Ve Açlıklar Üzerine Bir Film: Beoning

Beoning (Burning). Türkçeye "Şüphe" adıyla çevrilen filmin ilk gösterimi 2018'de Cannes Film Festivali'nde yapıldı ve Oscar’da Güney Kore'nin Yabancı Dilde En İyi Film adayı...

Kirazın Tadı: Israr Etme Kardeşim Öldüm De Geldim!

Galaksinin en güzel kirazını sabahın beşinde ağzına atıp merdivenin başına çıkmak, kısa süreliğine harika bir duygudur. Sabah dokuzdan sonra kızışacak kiraz pazarını düşünüp keyif...