Işığın Eşiğinde Bir Ev, Zamanın İçinde Bir Rüya: “Rüzgarın İlk Nefesinde”

Bazı filmleri, kitapları ya da insanları daha tanımadan seveceğini bilirsin. Sadece tek bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin ya da ışığın bir eşiğe düşüş biçiminin; kalbindeki o isimsiz boşluğa tam denk geleceğini hissedersin. Bu film benim için tam olarak öyleydi; henüz başlamadan ruhumda yerini ayırtmış bir tanışıklık hissi.

Sevmek için her zaman kelimelere ihtiyacımız yok. Filmde de ne belirgin bir diyalog ne de büyük çatışmalar var. Sadece saf bir “var olma” hâli hüküm sürüyor; insanlar orada, o ânın ve o mekânın içinde sadece varlar. İzlediğim her kare, zamanın yavaşça eriyip uçucu bir kokuya dönüştüğü, uzun ve berrak bir rüya gibiydi. Tarifi zor, etkisi ise baki…

Bu yüzden izlerken bir hikâyeyi takip etmekten ziyade, sessiz bir tabloyu seyreder gibiydim. Sanki Erik Satie’nin notaları perdede can bulmuş, birer parmak izi gibi ruhuma dokunuyordu. “Gibisi” fazla; o an oradaydım, o notaların arasındaydım.

Yaz aylarının o boğucu ve kurşun gibi ağır sıcağında, dışarıda Afrika’dan gelmiş mevsimlik işçiler güneşle ve doğanın kadim sesleriyle uyum içinde buğdayları biçerken, evin içinde bambaşka bir durağanlık hüküm sürüyor. Yönetmen filmi kendi evinde çektiği için, ışığın hangi saatte hangi köşeden süzüleceğini, hangi gölgenin nereye sığınacağını ezbere biliyor. Bu mahrem tanışıklık, her kareyi bir sinema sahnesinden çıkarıp şiirsel bir hakikate dönüştürüyor. Bakarken o ışığın içinde kaybolmamak, o toz zerreleriyle beraber havada asılı kalmamak imkânsız.

Geniş bir evin içinde ailenin her üyesi birbiriyle iç içe ama her biri kendi ıssız adasında yapayalnız. Ayçiçeklerinin sarı sonsuzluğunda yürüyen, ağaçlara sanki onlarla bir derdi varmışçasına sarılan o küçük kız; çocukluğun o uçucu, hafif ve tertemiz tesirini üzerinde taşıyor. Ayaklarını suya uzatışı, eteğinin rüzgârda kendi başına buyruk dalgalanışı; sanki hayatın henüz el değmemiş, bozulmamış ilk hâli. Başka biri, bir dış göz, mesafeli ve titizce bahçeyi izleyip kütüphanesine, o mutlak sessizliğin kucağına geri çekiliyor. Evin diğer köşelerinde ise zamanın farklı ağırlıkları hissediliyor. Bir yanda yatalak ve yaşlı bir adam; yerinden kalkamasa da her gelene nezaketle “merhaba” diyen, sessizce ağlayan bir geçmiş zaman sembolü… Onun yanı başında, incecik elbisesiyle bir anlığına evden çıkıp gitmeyi, o görünmez zinciri kırmayı deneyen ama sadakatin ya da alışkanlığın yerçekimine yenilen; gidişin imkânsızlığını ve kalışın o mahzun kaderini bir hırka gibi sırtına geçirmiş bir kadın…

Muhtemelen evin babası, bir bilim insanı titizliğiyle insanların benzerlikleri ve farklılıkları üzerine yazarken, aslında kendi ailesinin genetik yalnızlığını mı kâğıda döküyor, bilemiyoruz. Kısa bir an televizyon izleyip uykuya daldığında gördüğü o rüya, hayatın rasyonelliği ile ruhun dehlizleri arasındaki o ince ve kırılgan köprü gibi. Evin annesi olduğunu düşündüğüm kadın ise kurumuş çiçeklerden tablolar yapıp kitaplarına sığınıyor; sanki avuçlarından akıp giden zamanı kurutup birer hatıra olarak dondurmaya çalışıyor.

Ve bir piyano sesi yükseliyor koridorlardan; tozlu rafların, ağır perdelerin arasından süzülerek… Genç bir kadın, uzun uzun, sabırla çalıyor. Pencereden vuran güneşin onun zarif boynunda bıraktığı o altın ışıltıyı görüyoruz. O ışık, o nota ve o an… Her şey birleşiyor: Menevişler, rüzgârda savrulan saçlar, bizi biz yapan benzerliklerimiz ve bizi birbirimizden koparan o derin uçurumlarımız…

Ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen senfonisiyle dolan bu evde, herkes kendi rüzgârında savrulan birer ada gibi. Ama o adaların arasından geçen ışığı yönetmen öyle bir biliyor ki; izlerken sadece bir aileyi değil, insanın en derin, en zarif ve en sessiz kabullenişini seyrediyoruz.

Filmin Künyesi:

  • Filmin Orijina Adı: Voci Nel Tempo
  • Yönetmen: Franco Piavoli
  • Senaryo: Franco Piavoli
  • Yapım Yılı: 1996
  • Ülke: Italy
  • Tür: Deneysel / Şiirsel sinema
  • Dil: İtalyanca
  • Oyuncular: Laura Carnevali, Emanuela Cobelli, Patrizio Girardi, Mariella Fabbris, Mario Piavoli, Paola Agosti, Lorenzo Massa, Giacomo Tirelli, Umberto Bellintani, Documental, Bianca Galeazzi

En Yeniler

Bilgehan Tuğrul’un Yeni Öykü Kitabı “Zenciler Iskalanmaz” Edebi Şeyler Tarafından Yayımlandı

Bilgehan Tuğrul’un ikinci öykü kitabı Zenciler Iskalanmaz, fantastik ile...

Fraksiyonum Yok Frak Giyiniyorum Bir De Tuzak Oldu Mu Çok Severim Hemen Atlarım – Berşan Koca

eşber hem kör hem acilci ve ben artık kusura bakıyorum bu...

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si: Homeros’un Dünyasının Sanat Tarihi Açısından Yeniden İnşası

Christopher Nolan’ın The Odyssey’si üzerine düşünürken benim için filmin...

W. B. Yeats’in Erken Dönem Yapıtı “Mosada” İlk Kez Türkçede

Nobel Edebiyat Ödüllü İrlandalı şair, oyun yazarı ve düşünür...

Yavuz Çetin’in Bodrum Kayıtlarında Son Perde: “The Bodrum Sessions Live 1995, Vol. 2” 15 Ağustos’ta Yayımlanıyor

Yavuz Çetin’in 1990’lı yıllarda Bodrum’da gerçekleştirdiği canlı performanslardan günümüze...

İfade Edemez Kulaklarından Çamaşır İpine Asılan Pelüş Ayı Kendini – Hakan Pekdemir

suçlusun. açıklamaz akıl düşleri zira ifade edemez kulaklarından çamaşır ipine asılan...

Benzer İçerikler

Krzysztof Kieślowski ve Dekalog: Ahlak, Vicdan ve İnsan Üzerine Bir Sinema Okuması

Krzysztof Kieślowski, 1941 yılında Varşova'da ekonomik zorluklar içinde yaşayan bir ailede dünyaya geldi. Babasının tüberküloz hastalığı nedeniyle aile, uzun yıllar boyunca farklı sanatoryumların bulunduğu...

Alman Taşrasında Türkçe Şarkılar: Christian Petzold’un “Jerichow” Filmini Yeniden Okumak

Christian Petzold'un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James M. Cain'in The Postman Always Rings Twice (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) romanının modern bir...

Metaforik Yangınlar Ve Açlıklar Üzerine Bir Film: Beoning

Beoning (Burning). Türkçeye "Şüphe" adıyla çevrilen filmin ilk gösterimi 2018'de Cannes Film Festivali'nde yapıldı ve Oscar’da Güney Kore'nin Yabancı Dilde En İyi Film adayı...