Karanlığın içinden yayılan sesini duyuyorum, gittikçe yaklaşıyor. Eğilip yanağımdan öpüyor ve kulağıma fısıldıyor. “Bir düşü gerçek kılmaya…”
Uyanıyorum, yanımda uyuyor. Bu da bir rüya olabilir, diyorum, iyice sokuluyorum ona doğru, gövdem ısınıyor. Kısa bir gövdem varmış, ona yakın durdukça daha da küçülüyormuş, omuzlarım da darmış. Bunca sevgiyi bu küçük gövdenin içinde nasıl saklayabiliyormuşum, hayret ediyormuş.
“Senin ruhun gövdenden büyük.” diyor, yüzüne bakıyorum sessizce. Bazı aşklar bazı bedenlere sığmaz. Bazı aşklar bazı bedenlerde barınamaz. Biraz daha itersen ruhumu, bu aşk da bu bedenden çıkacak, diyorum içimden, henüz farkında değil.
Kapalı kapılar ardında uyuyamıyorum ben, kapıyı hep aralık bırakıyorum, ruhum bu odalara da sığmıyor. Gözlerimi açtığımda kapıyı hep kapalı buluyorum. “Kapalı kapılar ardında kalırsam ruhum sıkılıyor, yok olacağımı hissediyorum.” diyorum ona, aldırmıyor.
Geceleri rüyalarımda şehri dolaştığımı bilmiyor henüz. Her gece uykuda onu yalnız bıraktığımı da. Yokluğumu hissedip de uyanmasın diye yatakta gölgemi bırakıyorum. Ben dönene kadar uyurken izliyor onu.
Karanlık gecelerin içinde dolaşıyorum, kaybolan tüm düşleri ruhuma alıyorum. Onları ruhumda sakladıkça ruhum genişliyor, odalara sığmıyorum, şehre taşıyorum. Tüm şehri bedenimde saklıyorum.
Bu gece uzun, bu gece daha karanlık, bu geceki düşlerin diğerlerinden farklı olacağını biliyorum. Bu en uzun gecede onu da yanıma alsam mı, diye düşünüyorum. Hem belki anlar beni, düşlerin büyüsüne neden kapıldığımı artık sorgulamaz, ona duyduğum aşkı, düşlerimde nasıl daha da büyüttüğümü görür. Başkalarına ait düşlerin büyüsünü de görür, görür de kendi düşsel noksanlığını fark eder belki.
Kararımı verdim. Bu gece onu da alacağım yanıma. Hem uzun gecelerde düşler daha büyülü oluyor, gerçeklikten de ayırt edilmiyor. Ağlarsam sahiden ağlıyorum, gülersem sahiden gülüyorum. Hem bu düşleri kontrol edemem hiç, benim için de sürpriz olur. Birlikte bir düşün içinde oluruz, belki onu gerçek kılmak isteriz.
Yatağa girince usulca sokuluyorum ona, o da sarıyor gövdemi, hiçbir şey demek gelmiyor içimden. Yalnızca uyumak istiyorum, kaybolan düşleri bulmak istiyorum. Uykuya dalana değin açmıyorum gözlerimi.
Ahşap eşyaların bulunduğu, kahverengi ışıkların az çok tenimizde parıldadığı bir odada, onun yatağında, onun yanındayım. Ellerini dizlerimin üzerinde tutuyor, yüzüme bakıyor. Uzun konuşmalarımız var. Gün ışığı yükseldikçe susuyoruz. Onun yüzünde içinde duyduğu aşka dair bir sıcaklık var, benimse ellerim soğuk.
Birlikte çıkıyoruz odadan. Ev genişlemiş, evin başka odaları var. Tüm kapılar beyaz ama salon küçülmüş, yüksek tavanı yere daha yakın. Evin sokağa açılan beyaz bir kapısı daha var, kapıyı açıp çıkıyor oradan, ben evde kalıyorum.
Evin balkonu var artık, boydan boya camla kaplı, kapısını açıyorum, geçiyorum balkondan. Çok geniş bir ormana varıyorum. Gökten başıma yeşil bir elma düşüyor, alıyorum yerden elmayı, ısırıyorum. Üç elma daha düşüyor, alıyorum yerden onları da eve giriyorum. Onun açtığı kapıyı açıyorum ben de, geniş ve kalabalık bir sokağa açılıyor. Geçiyorum sokaktan, otobüse biniyorum, nereye gideceğimi bilmiyorum.
Akşam oluyor, dar ve ıssız bir sokakta iniyorum otobüsten. Geri dönmek istiyorum. Dönmek için tren istasyonu arıyorum. Hava aydınlanmış, ormanın içine gizlenmiş bir istasyon buluyorum ama tren gideceğim yere gitmiyor.
Karanlık çökerken evin olduğu yere geliyorum. Yağmur çiseliyor, ıslak sokaklardan geçiyorum, sokak lambalarına bakıyorum tek tek. O geniş meydandayım yine, beyaz kapıyı açıp binaya giriyorum. Ahşap dönme merdivenler var, merdivenlerden çıkıyorum, aşağıya bakıyorum. Bu bina bu rüyaya ait değil, diyorum, başka bir düşte görmüştüm burayı.
Çıkıyorum oradan, beyaz bir binaya giriyorum. Girişi de beyaz, çok geniş. Tam ortada çok büyük bir beyaz masa ve üç boş sandalye var. Masanın etrafından dolanıyorum. Önümde iki beyaz kapı var. Hangisinden gireceğimi bilemiyorum. Kapılara bakıp duruyorum.
Sol taraftaki kapıdan girmem gerektiğini düşünüyorum. Tam kapıya yönelirken üzerinde anahtar olduğunu görüyorum. Benim için bırakmış, diyorum. Elimi anahtara doğru uzattığımda o bana kapıyı açıyor, evine alıyor, sarılıyor.
Uyanıyorum, odanın kapısı aralık, gecenin ortasında uyandığım düşlerim yoktu ki benim, diyorum içimden. O ise hala uyuyor, başka düşlerde dolaşıyor. Düşün içinde kaybolduğu anlarda hangi düşlere gittiğini merak ediyorum. Uyansa da konuşsak sarı loş ışıklar altında, diyorum.
Salona gidiyorum, salon gözümde küçülüyor. Masanın üzerinde büyük kahverengi bir tabak var. Yaklaşıyorum masaya doğru, içinde üç yeşil elma olduğunu görüyorum. Odaya geri dönüyorum. Yatağın ucunda düşümde ısırdığım elmayı buluyorum.
Onun yüzüne bakıyorum uzunca. Uyanıyor, yatağından doğruluyor, bana, “Bir düşü gerçekleştiremediğin sürece ona bağlı kalırsın.” diyor.
Eliyle bir yeri işaret ediyor. Bakıyorum, karşımda ayna var, aynada düşümdeki bahçe. Koca bir elma ağacı var, gittikçe yaklaşıyor, dallarından birinde kendimi görüyorum, başıma doğru sarkan elmaları koparıp aşağı bırakıyorum.
Yüzümü aynadan çekiyorum, “Bu hangimizin düşü?” diye soruyorum ona. Yüzünü bana dönüyor, “Bu düş benim, sen ise gerçek olamayacak kadar güzelsin, düşler gibi. Ruhuna aldığın kayıp düşlerden bile güzel.” diyor. “O aynadan artık çıkmalısın, yansımalarda kalamayacak kadar güzelsin.”
Susuyorum, onun kayıp düşünün ben olduğumu anlıyorum.
Karanlığın içinden yayılan sesini duyuyorum, gittikçe yaklaşıyor. Eğilip yanağımdan öpüyor ve kulağıma fısıldıyor. “Bir düşü gerçek kılmaya…”