Haftalar sonra ilk kez adımladım bu sokakları… Gökyüzü, üzerimize çöken kurşuni bir griye kilitlenmişti. Mavi üniformalı bekçilerin devriye gezdiği bu sokaklara adımımı attığım andan itibaren kaç insan gördüysem, hepsi bir yerlere yetişme telaşıyla yanımdan gelip geçti. Kiminin gözlerinde yitip giden ümitler, kiminin bakışlarında yaşayamadıkları için tuttukları o suskun yas… Ama hepsinin omuzları aynı çöküklükteydi; yaşamayı yalnızca nefes alıp vermekten ibaret sanan bir kentin ağır yüküyle bükülmüşlerdi.
Bir ara, göğüs kafesimin tam ortasında derin bir sızı belirdi. Aynı sofraya diz kırıp gece yarısından gün doğumuna kadar sürdürdüğümüz o sohbetleri, sesleri, çehreleri özlediğimi fark ettim. O umarsız gecelerde tek umudumuz birbirimizdik. Oysa biz seninle bir aradayken en çok susardık, Deniz. Yan yana durmak yeterdi bize. Suskunluğumuz da tebessümlerimiz de birbirine karışır, alıp verdiğimiz nefeslerin o sessiz ezgisinde kendimize bir yuva bulurduk.
O kiraz ağacının altında da zamana meydan okurcasına yine yan yana gelecektik seninle; hiç tanımadığımız evlerin yer sofralarında bağdaş kuracaktık. Nasıl olsa birbirimizin gözlerine baktığımız her an, köklendiğimiz yuva değil miydi? Yersiz yurtsuz olmanın, bu şehre sığamamanın ne önemi vardı? Birbirimizin yeri de yurdu da filizlendiğimiz o filtresiz sevdamızdı.
Sessizliğin bir dili varmış meğer. Biz o dili, bu şehrin kuralları üzerimize bir kabus gibi çökenedek bilmezdik. Ne zaman ki büyüdük ve o mavi üniformalı adamların gölgesi sokaklarımızı, bedenlerimizi bir hapishaneye çevirdi, işte o zaman dudaklarımızı mühürleyip o dili konuşmaya mecbur kaldık.
Kendi gerçeğini gizleyerek yaşamaya çalışmak, haykırarak “Buradayım!” demekten daha çok görünür kılarmış insanı. Görülmesinden korktuğu gerçekliği gizlemek, biraz da bulunmanın felaketine davetiye çıkarmakmış aslında. Dudaklarımı bile oynatmadığım hâlde yoruluyordum artık.
Yürümeye devam ettim. Mavi üniformalıların bot sesleri kaldırım taşlarında ritmik ve soğuk bir yankı bırakıyordu. Baktıkları her yüzde bir suçlu, her adımda bir tehdit arayan o keskin bakışlar üzerimden geçip gittiğinde, göğsümdeki sızı bir tık daha derinleşti.
Onlar seni benden aldıkları gün, benim de sesimi söküp aldılar, Deniz. Şimdi bindiğim vapurların motor gürültüsünde, yüzüme çarpan serin dalgalarda, iskeledeki mısır satıcısının bağırışında hep aynı boş yankı var. Herkes sesini duyurmaya çalışıyor; kiminin boğazına ödeyemediği kirası çökmüş, kiminin çocuğunun eksik rızkı… Ama hiç kimse gerçekten duyulmuyor.
İskeleden yükselen bağırtıların, martı çığlıklarının ve sulara atılan bayat simit parçalarının arasında bir an durdum. Herkes bir şeylerin peşindeydi; bir somun ekmeğin, sıcak bir çayın ya da akşam evine başı dik dönebilmenin… Bense yalnızca senin kokunun sinmiş olabileceği bir rüzgârın peşindeydim.
İskeleye yanaşan vapurdan boşalan kalabalık, tahta palamarların gıcırtısıyla birlikte karaya aktı. Akşamın yorgunluğunu üzerlerinde taşıyan, palto yakalarını soğuğa karşı kaldıran insanların süratle yanımdan akıp gidişini izledim. Onlar karaya basıp kentin karmaşasına dağılırken ben adımlarımı tam aksi yöne atarak vapurun güvertesine geçtim. Şehirle arama bir deniz mesafesi koymak, belki de senden kalan hatıralara sığınmanın tek yoluydu.
Vapur ağır ağır iskeleden koparken halatlar çözüldü. Bacasından yükselen simsiyah duman soğuk, gri gökyüzüne karıştı. Pervanelerin dipte yarattığı beyaz, köpüklü girdaba baktım. Vapur hızlandıkça rüzgâr sertleşti, soğuk su serpintileri yüzüme çarptı.
Bir zamanlar tam da bu güvertede, rüzgâr uzun, kıvırcık saçlarımı senin yüzüne doğru savururken gözlerini tatlı bir huzurla yumduğun o an geldi gözümün önüne.
“Bizi kimse görmüyor, Anka,” demiştin hüzünlü bir tebessümle. “Görmediklerini de yok sayıyorlar.”
İki kadının, bu yasaklarla ve korkularla örülü şehirde birbirine sığınışını, birbirinin teninde ve sesinde vuku buluşunu yok sayıyorlardı. Haklıydın. Yok sayılmak bu şehirde hayatta kalmanın bedeliydi… Ya da ben bunca zamandır kendimi bu yalanla uyutuyordum.
Vapur karşı kıyıya yanaştığında, demir halatların iskeleye çarparken çıkardığı o tok, metalik ses zihnimdeki bir kilidi daha kırdı. Güverteden karaya doğru hareketlenen insan selinin ritmine kapılıp tahta iskeleye adım attığımda beni karşılayan ilk şey, kalabalığın uğultusunu yırtan kararlı bir çığlık oldu.
Meydanda, ellerinde pankartlar ve solmuş fotoğraflarla bir araya gelmiş bir kalabalık vardı. Polis barikatlarının, etraflarını saran mavi üniformalıların hemen karşısında duruyorlardı. Sesleri önce boğazlarına tıkanır gibi oluyor, sonra daha güçlü bir dalga hâlinde yükseliyordu. Bir kadının mikrofondan yükselen titrek ama geri adım atmayan sesi meydanda yankılanıyordu.
Etraftan geçen insanlar, sanki orada hiçbir şey olmuyormuş, o insanlar hiç yokmuş gibi başlarını öne eğip hızlı adımlarla yanlarından geçip gidiyorlardı.
Olduğum yere çakıldım. O kadının mikrofona sarılan ellerindeki titremede, gözlerindeki o kırılmayan cesarette seni gördüm, Deniz. Sen de böyleydin; bu şehir sevgimizi ve varlığımızı bir zindan gibi üzerimize kapattığında bile bakışlarını kaçırmayan, susturulmak istendikçe gözleriyle çoğalan o kadındın.
O meydanda, soğuk havada buharlaşan o çığlıkları dinlerken zihnimde bir şeyler yerinden oynadı. Yok sayılmak bu şehirde hayatta kalmanın bir bedeli ya da korunaklı bir liman değildi. Yok sayılmayı kabul etmek, kendi varlığından kendi ellerinle vazgeçmekti; bir teslimiyetti.
Biz görünmez olarak kurtulmamıştık. Görünmez kılınarak eksiltilmiştik.
Adımlarımı meydandaki o direnişin sesinden söküp ezbere bildiğim ara sokaklara, yokuşa doğru yönelttim. Ama her adımımda dizlerimdeki derman biraz daha çekiliyordu. Meydanda bilenmiş o taze cesaret gittikçe silikleşiyor, sahafa yaklaşmak kalbimin tam ortasına saplanan o paslı bıçağı kendi elimle biraz daha çevirmek gibi hissettiriyordu.
Nefret ediyordum o sokaktan. Senin tam da o sahafın birkaç metre ötesindeki soğuk kaldırım taşında, gözlerindeki ışıltı kaybolurken bile dizlerimde bana tebessüm ettiğin o köşeden geçmekten nefret ediyordum.
Sana kızgındım, Deniz. Her doğum günümde beni ellerinin arasından da yaşamdan da kayıp gittiğin yere geri dönmeye mahkûm ettiğin için; beni bu felaket mekânında kendi yasımın nöbetçisi yaptığın için öfkeliydim.
Ama bunca öfkeye rağmen bir yandan da adımlarımı hızlandırıyor, adeta bacaklarımı sürüyerek koşuyordum o sokağa. Sanki orada yeniden ellerinin üzerine çizilmiş olan o güneşe kavuşacakmışım gibi…
Biliyordum aslında; kavuşacağım şey yalnızca senin gölgendi.
Yaşarken, sanki bir gün yanımda olamayacağını içine doğmuş gibi, her doğum günüm için o gizli bölmeye bir şeyler saklamıştın. İçimde aynı anda patlayan iki devasa duygu vardı: O sokağa adım atmaya duyduğum derin nefret ve o gizli bölmede beni bekleyen yeni kitabı, yeni notu bulacak olmanın çocuksu heyecanı…
Gitmiştin ama beni her yıl aynı günde, kendi yokluğunla yeniden buluşmaya davet ediyordun.
Yokuşu ağır ağır tırmandım. Rutubet ve eski kâğıt kokulu o dar sokağın başına geldiğimde adımlarım kendiliğinden duraksadı. Vurulduğun, kanının o soğuk taşlara sızdığı o köşeye bakmamak için gözlerimi sıkıca kapattım. Göğsümü dolduran ağır havayı dışarı üfleyip ahşap kapıyı ittim.
Dükkânın küçücük iç avlusuna adım attığımda, o betona ve rutubete inat duran kiraz ağacı karşıladı beni. Bir zamanlar baharda çiçekleriyle yüzümüzü güldüren o ağaç, şimdi kışın ortasında tüm yapraklarını dökmüş; gökyüzüne doğru çıplak ve vakur dallarını uzatmıştı. Sanki o da ikimizin yokluğunun nöbetini tutuyordu burada.
Ağacın kaba kabuğuna elimi sürdüm, pürüzlü ve soğuk dokusunu avcumda hissettim. Rüzgâr dalların arasından geçerken çıkardığı o hafif ıslıkla sanki senin fısıltını taşıyordu.
Ağacın hemen ardındaki ağır ahşap kapıyı açtım. Tepedeki pirinç çanın ince, çınlayan sesiyle birlikte dükkânın tanıdık kokusu sineme doldu: Toz, kurumuş mürekkep, eski ciltler ve hafif bir küf…
Zamanın burada dışarıdaki şehir gibi akmadığını hissettim.
Doğrudan dükkânın en arkasındaki o karanlık köşeye yürüdüm. Tam da dışarıdaki kiraz ağacının gölgesinin cama vurup ahşaba düştüğü o rafa yaklaştım. Sadece ikimizin bildiği o gizli bölmenin önündeydim.
Parmaklarım ahşabın üzerindeki budak izini buldu. Ellerim titriyordu, nefesim boğazımda düğümlendi.
Ahşap kapağı yavaşça sağa doğru kaydırdım. Çıkan ince gıcırtı dükkânın sessizliğinde yankılandı.
Oradaydı.
Bu seneki paket, tam da bıraktığın o girintide beni bekliyordu. Zamana bir kez daha galip gelmiş, ölümün o soğuk sınırının ötesinden elini bana uzatmıştın; hem de bunun olacağını hiç bilmeden.
Tozlu paketi dokunmaya korkar gibi aldım. Saman kâğıdına sarılı ambalajı yavaşça açtım.
Bu seneki kitap Louis Aragon’du.
Sayfalarını parmaklarımın arasında araladığımda, sarı saman kâğıdın üzerine kurşun kalemle attığın o narin, karakteristik el yazın düştü gözlerimin önüne. Şiirin altı özenle çizilmişti:
“Adaletin terazisi / Yanlışların lanetli kitabında…”
Ve sayfanın kenarına, kendi imzanı attığın, fısıltı gibi zamana meydan okuyan bir not düşülmüştü:
“Bu şehrin yanlış tarttığı adaletine, bizi sığdırmaya çalıştıkları o dar kalıplara inat… Sen benim tekinsizliğim oldun. Böyle dememe kızma; insan zihninin çatlaklarından sızan o tekinsizlik, insana kendini bütün çıplaklığıyla gösterdiği en berrak andır. Seni her yaşınla burada, kendi evimizde ve tekinsizliğimizde bekliyor olacağım. İyi ki doğdun, iyi ki benimle varsın.”
Gözümden süzülen bir damla sıcak yaş, Aragon’un dizelerinin üzerine düştü ve kurşun kalem izini hafifçe dağıttı. Göğsümdeki o ağır öfke, o yakıcı kırgınlık yerini yavaşça dizginlenemez, köklü bir sevgiye bıraktı.
Onlar bizi yok saymış, sesimizi kesmek istemiş, seni benden fiziken almışlardı. Ama bu gizli bölmede saklanan birkaç satır, o meydanda yankılanan isyan ve dışarıda kök salan o çıplak kiraz ağacı… Senin gölgene sarılmama ve hayatta kalmama yetiyordu.
Kitabı iki elimle göğsüme bastırdım. Yüzümü kitaba gömüp derin bir nefes çektim.
“Sana hâlâ çok kızgınım, Deniz,” diye fısıldadım dükkânın, eski kitapların ve kiraz ağacının o derin sessizliğine. “Ve seni hâlâ her şeyden çok seviyorum. İyi ki doğdum.”