Ingeborg Bachmann Şiiri Üzerine: Kendimizin Şiiri, Dolaysız Etkilenişimiz

Ve Neyi Kanıtlar Ki Yüreğin*
I. Bergmann / Dökül Ey Yürek

Şiir, ne kadar evrensel; ritme, düş gücüne, hayale, heceye ya da serbest zemine yaslansa da öznel oluşu bakımından hafızayı zorlamaktadır. Benim için büyüleyici yanı da tam burada başlamaktadır. Nitekim bu öznellik, şiirin en büyük katmanıdır. Söylemek istediğim, şiirin hafifliği, kırılganlığı ya da sertliği değildir. Asıl mesele, şiirin kalbimizde nasıl yer edindiği ve bir şiiri diğerinden ayırırken buna kendi “öz”ümüzün karar veriyor oluşudur. Bu nedenle şiir incelemelerinde ve eleştirilerinde, şiirin kişiye göre değişen alımlanışını da hesaba katarız.

Fotoğraf: 1971, I.Bergmann

Bu incelemede de şiire kesin bir konum belirlemenin ya da onu keskin tanımlarla sınırlandırmanın peşinde değilim. “Şiir budur, şudur.” diyen ifadelerden ziyade, şiirin okurda bıraktığı iz üzerine düşünmek istiyorum. Şiirin evrensel oluşu, toplumsal vurguları güçlü eserlerde bile, kendiliğinden bize ulaşması ve bizi yakalayışı üzerine yazma isteğimin fitilini Bachmann’ın Toplu Şiirler kitabı ateşledi.

Sanatçının roman ya da oyun yazarlığından çok şiirine pencere açmayı tercih ediyorum. Çünkü onun şiiri, sanki bizi önceden tanıyormuşçasına eşyayla, havayla, güneşle, kapıyla, suyla ve sesle kurduğu ilişki üzerinden içsel derinliğimizi tartıyor. Ahmet Cemal’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından beşinci baskısı yayımlanan kitabın ilk bölümü olan 1948–1953 Şiirleri, sanatçının bireysel dünyasının ve yaşayışının adeta bir kanıtı niteliğindedir.

Bir sesin, bir şarkının, yalnızlığın ve yüreğin kıpırtıları, “Bir çarpı işareti parçalar bakışmaları.” dizesiyle okura bırakılmıştır. Ancak bu bırakılmışlığın gelecek kuşaklara devredilen bir miras olduğunu düşünmüyorum. Belki de bunu yalnızca okuru olarak derinden hissettiklerimle açıklayabilirim. Yürürken, nesnelere dokunduğumda ya da seslere kapıldığımda, yaşamın derimde ve derinimde bıraktığı izlerin şiirin dizeleriyle birleştiğini hissediyorum. Bunu tam anlamıyla açıklayabildiğimi söyleyemem; yine de Bachmann şiiriyle kurduğum ilişkinin özü sanırım tam da burada yatıyor.


Şiirlerindeki Kendilik

Sanatçının sık sık kullandığı şahıs ekleri, şiirinin kendine döndüğünün, toplumsal kasılmaya ihtiyaç duymadığının bir niteliğidir.

Öyle ki Sarhoş Akşam şiirindeki;
“Akşam, yüzünde kanlı çiziklerle giriyor; istediği, benim karanlığımla boğuşmak.”(s. 17)

Yine;
“Gecenin nal sesleri arasında hâlâ duymaktayım soluğunu, bir de hançer gibi sapladığın o sözcüğü.”(s. 19)

Şiire açık açık bir toplumu davet ediş yoktur ve okuyucu şiire kendiliğinden dâhil olur. Şairin dilinde ve kalbinde, şiirine dair bir kabızlık yaşamamasının harikalığı bence buradan gelmektedir. Bildiği yerden, müthiş gözlem ve iç sancılarını; günlük yaşamın kıyısında kalmış ama bunun yanında günlük yaşamın ta kendisi de olmuş nesne ve seslerin şiirde bu kadar yer etmesinin ve yabancılık çekmememizin güzelliği buradan gelmektedir. Fakat bunu aklına her eseni yazmakla karıştırmamanın da büyük bir farkındalık oluşturması gerektiğine inanmaktayım.

Kitapta yer alan “Vizyon” şiirini, ifadelerimin tutarlılığı açısından eklemeyi faydalı buluyorum:

“Şimdi üçüncü kez bu gök gürültüsü… dilsiz yüzmekteler gecenin içinde, kimselere duyurmadan, hiçbir dalgayı yarmaksızın.” (s. 21)

Yine;

“Oysa hâlâ bir şarkı içimde, başlamak
— ya da tükenmek — ve kaçışımı engellemekte,
istediğim, bu günahın okuna hedef olmamak.”
(s. 23)

Bunun gibi mısralarda kendi gök gürültümüzü, kendi gecemizi, kendi kaçış ve günahlarımız bizi yakalar. “Aaa, sanatçının göğüne bak, günahına bak.” yerinden gitmez zihnimiz de kalbimiz de. Şiiri birincil kılan buysa, Bachmann bu konuda müthiş bir şairdir bana kalırsa. “1957–1961” şiirlerine kadar, yani ilk bölümden son bölüme kadar, bu kendiliğindenlik yuvanız, içiniz, varınız, yoksunluğunuz, okuma havuzunuzun tüm derinliğini avuçlamaktadır. Şiirlerin sizi durduran, notlar aldıran, kendine kaptıran; bir çırpıda okunan ya da tersi, dura dura iç derinize kazınmasındaki büyüklüğü gerçekten buradan gelmektedir. Ruhunuza eklenen bir şeyler olur ve kendi ruhunuza dıştan ama aslında içeriden sıkı bir bağ kurarsınız. Bu, bir şiiri ya da şairini pazarlamak değildir ya da üstünlük taslamak değildir. Yine de Bachmann’ı buradan, böylesi şiirlerle tanımanın kişinin zihnini ve kalbini büyüten bir şey olacağını düşünüyorum.

Bu noktada kitaba “Ertelenmiş Zaman” başlığı ile Bachmann’daki **”zaman”**a biraz bakmak isterim. Saatlerin zaman, zamanın da “yaşam” yaptığı sürece ve bu yaşama tanıklık eden zamanı nasıl yorumlayıp aktardığı da şiirindeki diğer bir genişlik olabilir çünkü. Nitekim bu kısmı en iyi açıklayan da kendisinin Malina romanının başında “bugün” sözcüğünü kullanması ile olan ilişkisidir. İfadelerini olduğu gibi aktaracak olursam:

“Yalnızca zamanı belirtirken uzun uzun düşünmek zorunda kaldım; çünkü insanların her gün ‘bugün’ demelerine, dahası demek zorunda olmalarına karşın, benim için ‘bugün’ diyebilmek neredeyse imkânsız; örneğin insanlar bana -yarın bir yana- bugün ne yapmak istediklerini bile anlattıklarında, çoğunlukla sanıldığının aksine, dalgın bakmaya değil, ne yapacağımı bilemediğimden çok dikkatli bakmaya başlıyorum; ‘bugün’ ile aramda işte bu denli umutsuz bir ilişki var.” (s. 9)

Anın içinde, o hâl ve zamana ilk tanıklığında ise benim gözüme çarpan mısra:

“Şimdi hepsi masa başlarında,
füme balık yemekteler;
ondan sonra erkekler diz çöküp ağlarını dikecekler,
ama uyunacak gece bastığında…” (s. 31)

Defalarca okuduğum, zamana şahitlik ettiğimi düşündüğüm ağaçları, dalları, göz yaşlarını, buğdayın sapından zamanın iliğini dokumuş diğer şiiri **”Dökül Ey Yürek”**tir. Tamamını alamasam da buraya:

“Ve neyi kanıtlar ki yüreğin,
bir rakkastır dünle yarın arasında,
sessiz ve yabancı,
ve ilan ettiği artık kendi dökülüp gidişidir zamandan.”(s. 34)

Sanatçının an vurguları, geçmiş sarsılışları, mevsimlere olan tanıklığı, mekân vurgusuna sık sık “gece” vurgusu yapmaları; halkayı oluşturan en kemik tutunuşunda ise çoğunlukla “sevgi, aşk” kavramı üzerinedir.

Şimdi parça parça bunlara bakacak olursak:

“Senin bir parçan değilim ne yazık ki,
yakınmaktır şimdi tek yapabildiğimiz.” (s. 35)
__________________________________________________

“Ama biz nerede yoksak, orada gece var.” (s. 36)
__________________________________________________
“Yüklenmiş yazın büyük yükü,
Güneş gemisi hazır bekler limanda,

yayılır gülümsemesi geceye yargılı ruhların.” (s. 37)
___________________________________________________

“Ölü gözleri
gördük ve unutmadık asla.
Sevgidir en uzun süren
ve tanımaz bizi bir daha.” (s. 38)

YKY, Toplu Şiirler

Bazı parçaları çoğu zaman içeriye koyamayız. Bu parçaları bir başkasının da içeriye koyamadığını görmek, bize direnme gücü ve umut verir; bu, tek olmadığımızı, yeniden yola devam etmemizin küçük ama etkili kıvraklığını göstermektedir. Bachmann’da çokça bu parçaların içeriye konulmadığını görürüz; belki bilerek, belki yaşam izin vermediği için, belki de kendi beceriksizliğimizdendir. Ama ne olursa olsun, kavram “zaman” da olsa, mevsimlerin, ağaçların, bahçelerin, yağmurların parçası yine kendine dönen zamandır. Bunu da Bachmann, Sonbahar Manevrası şiirinde, “Unutalım isterseniz geçmişe gönderilip yanıtsız kalan mektupları! Mucizeler yaratır zaman.” mısralarıyla kurduğu yakınlıkta göstermiştir. Onun bu yakınlığı, bugün hem o parçaları anlayışımıza hem de zamandaki kendiliğimizin sancısını kavramamıza olanak tanımıştır. En azından evrendeki parçaları, içsel deneyimiyle, bütün kitap boyunca kendi üzerimizden yoğun şekilde hissetmemize müthiş bir kapı açmıştır.

Kitapta beş bölüme yayılan etkinin ilk kısımlarından sonra, etki pek çok mısrada görülse de kalıcılık, zaman ve kendiliktir. Özellikle kitaba misafir olan üçüncü bölümdeki Budala‘dan alıntılanan “Prens Mişkin’in Bir Monoloğu”, kişinin kendi sesini kovalamasından başka nedir ki? Sanki yazar devreden çıkmış, yalnızca “Mişkin” olarak kanlı canlı karşımızda duran insan kişisi kalmıştır. Bu monolog bittiğinde ise orada “Mişkin” artık sizsinizdir. Bachmann’ın Toplu Şiirler‘indeki bu alıntının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Yazarın da monolog üzerinden bunu içe eklemesinin sebebi tam olarak bu kendiliğimizdir. Yani şair, hem kendini hem de yazarı bilerek devreden çıkarmıştır; “Mişkin” de artık yalnızca bizim “Mişkin”imizdir. Aslında görünürde Dostoyevski, Bachmann, Mişkin ve biz, okuyucu olarak varızdır; fakat geriye kalan tek büyük, ham hâlimiz, Mişkin oluşumuzdur. Bu bağlamda yola çıktığım bu inceleme, “Şiirlerindeki Kendilik” ara başlığımın bir kanıtı olarak da öne sürülebilir.

Metnin tamamını, uzunluğu bakımından buraya alamasam da, s. 79’daki yarı alıntıyı buraya eklemekteyim:

Boş sahnede siyah giysili insanlar,ellerinde şamdanlarla, izleyiciye arkaları dönük durmaktadırlar;
Mişkin ise yüzü izletilerek bakarak konuşur.

Ödünç biz sözle geldim, yoksa
elimde ateşle değil ve suçlusuyum
her şeyin Tanrım!
Birbirleriyle değişilsi haçlar,
ve biri hiç taşınmayacak.
Zayıf bir sesle övüyorum
senin yargının katılığını,
bağışlanmayı düşünüyorum,
daha sen bağışlamadan.

Can Yayınları Kapak Tasarımı/2019*

Dolaysız Etkilenişimiz

Bu kısmı ciddi, tutarlı; anlatımı sonsuza dek sürecek, her okunduğunda farklı şeyleri daha yoğun hissettirecek, kapının başka kapıları açtığı düşüncesi üzerinden aktaracak, dönüştüren, dinamik ve canlı kalışıyla incelemeyi çok isterim. Bunu kendi benliğimden açılımlayıp, okuyuculara da “Evet, bu mısranın bende de şöyle bir etkisi olmuştu.” hissiyatına daha yakın duran bir kalple eğilmeyi, bu dolaysızlıkta daha geçerli ve daha açılımlanabilir buluyorum. Kimsenin parmak izinin dahi birbirine benzemediği bu dünyada, “Herkes bu kitaptan dolaysız etkilenir.” gibi bir iddiam olmasa da mısraların dolaysız etkileyişi, incelememin girişinde de belirttiğim öznellik vurgusunu yeniden açıklamış olur.

Buradan hareketle destek alacağım ilk kısım, kitabın üçüncü bölümü olan “Büyük Ayı’ya Çağrı”dır.

Bölüm, kendini “Oyun Bitti” şiirinin son dizelerinde, şiirin dilini kasmadan; aksine arı, geniş ve etkili bir güçle dolaysız olarak şöyle bırakmıştır:

“Usulca yürümeliyiz. Beyaz gecelikler havalanmakta.
Annemle babama göre hayaletler gezmekte sanki
biz karşılıklı değiştiğimizde nefeslerimizi.” (s. 86)

Aynı şiirin IV. parçasında dolaysız etki, araya hiçbir şey girmeden doğrudan bize ulaşır. Şiirin daha çok bu kısmında kendini ele veren dikkat, okuyucudaki “sevgi” kavramını da açığa çıkarmıştır; bunu da yine doğrudan yapmıştır:

“Beni seviyordun, ben de vurgundum peçene,
sanki rüzgârda uçuşan o incecik tüllere,
ve merak etmeksizin sarılıyordum sana geceleri.” (s. 91)

Tanımı gereği dolaysız etkilenme, “araya bir şey almadan ona ulaşmamız” olarak değerlendirildiğinde, yine Bachmann’ın “ayrılık” kavramını hissettirip yakınlık kurması bakımından şu mısralarla dikkat çeker:

“Ayrılık diye algılanmalı, hiçbir şeyin bizi ayırmaması;
adımlar da birdir, solunan hava aynı olduğunda.” (s. 92)

Bazı alt imaları şiirde yakalasak bile, bizi esas etkileyen kısım yine de aynı yerinden o kavrama doğrudan eklenişimiz olmaktadır. Bachmann’daki “umutsuzluk” kavramı, etkilenişin, beklenenin ve açıkça kendini göstermesi hedeflenen bir alana yayılışının izlerini sürmektedir.

Birkaç şiirle burayı açıklamakta yarar olduğunu düşünüyorum. O nedenle:

“Gökyüzü mü çekip götürdükleri?
Taşımasaydı eğer yeryüzü beni,

yeni darbeler için,
hep peşinde yeni darbelerin.
Hep gece.
Ve gün, hiç yok.” (s. 104)

Bu mısralar, şiiri dolandırmadan ulaşılması gereken yere kendini olduğu gibi bırakmıştır.

Kısa, öz ve umut vaat etmeyen, dolaysız etkilenilen diğer mısraların ise şunlar olduğunu düşünmekteyim:

“Hiç yok sevenim
ve kimse lamba tutmadı önüme.” (s. 141)

“Sen değilsin yitirdiğim,
dünya.” (s. 173)

Yine “acı” kavramı, işleyiş bakımından tutarlı; kendini okura bırakan ve dolaysız etkilenmemize olanak sağlayan bir zemin hazırlamıştır. Hatta bu kavramın kapsamı birkaç şiirinde de kendini göstermektedir (Bkz. Sisler Ülkesi, Anlat Bana Aşk).

“… beyaz bir köprücük kemiği atar bana. Boynuma asar,
sonra geçip giderim
acı bir tüy fırtınasının içinden.” (s. 107)


Şiirinin Dili

Sanatçının dili kullanma becerisi, açık ifade biçimi ve sanat yapacağım diye dili kasmaması, dolaysız etkilenmede en önemli faktörlerden biridir diye düşünüyorum. Çünkü dilin akıcı ve açık oluşu, okurdaki hislere daha kolay ulaşmasına, daha geçirgen ve daha etkili şekilde varmasına yardımcı olmaktadır.

Bu dildeki açıklık ve anlaşılırlık, şiirin beş bölümünde de yer aldığından, hangi kavramı açıklasak ona doğrudan ilerlememizi sağlamıştır. Sanatçının şiirinin bu kadar güçlü oluşundaki bu etki yadsınmamalıdır.

Yine Bachmann, gerçekçi oluşu bakımından şiire soyut kavramları ne kadar yerleştirmiş olsa da bu kavramlar, hayatın ve dilinin gerçekliğinden asla kopuk değildir. Kavramları şiirde yüceltmekle onları gerçekliğinden koparmanın ayrı şeyler olduğunu düşünmekteyim.

Söyleniş biçimindeki tüm kıvraklık ve becerisini de, bütün bölümler boyunca gerçekliğinden kopmamış olmasına vermekteyim. Dildeki akıcılığına ve şiirdeki gerçekliğine dair şu mısraların tutarlı bir örnek oluşturacağını düşünüyorum:

“Gittiğim güneye, ilk doğduğum
ülkeye, çıplak, yoksul ve batık
denize, yarı bele kadar,
buldum kendi ve kaleyi.

Düşler dökülmüyordu dallardan.

Orada taşlar ölü değil,
fitil hemen parlıyor
bir bakış onu ateşlediğinde.” (s. 121)

Sona yaklaştığımda, Bachmann şiirinin bir derya; açıklarında sürekli yüzülebilecek ve başlığa da devamlı sıçranabilecek bir “Kendimizin Şiiri, Dolaysız Etkilenişimiz” olduğunu söylemek istiyorum.

Çünkü şiirlerinin kollarında, bacaklarında, sarıp sarmalayan zıtlıklarında ve hem ulaşılmaz hem de dokunsan tutulabilecek ete kemiğe bürünmüş hâllerinde bir imkân bulunabiliyor.

Bachmann şiiri, hepsini yitirip yeniden bulabileceğimiz bir gerçekliktir. Anlamanın ve hissetmenin gücüyle.

En Yeniler

Eda Gül’ün Yeni Kitabı “Proleter Öğüdü” 160. Kilometre Tarafından Yayımlandı

Çağdaş Türk şiirinin özgün yayın çizgisini sürdüren 160. Kilometre,...

Nostaljik Kazazedeler – Yunus Emre Oğuz

Gözü Kader’in kahvaltı tabağındaydı. Dikine, ince ince doğranmış salatalıklar,...

Alman Taşrasında Türkçe Şarkılar: Christian Petzold’un “Jerichow” Filmini Yeniden Okumak

Christian Petzold'un 2008 yapımı Jerichow filmi, ilk bakışta James...

Hugo Claus – Batı Flandre

İnce şarkı, karanlık iplik batan bir çarşaf gibi ülke. Çiftliklerin, sütün bahar...

Nihat Özdal’ın Yeni Kitabı “Bulut/Haiku” Lando Yayınlarından Yayımlandı

Şair, yazar, fotoğrafçı ve doğa gözlemcisi kimliğiyle çağdaş Türk...

Otopsi Perisi – Bilgehan Tuğrul

Eller ve imdat Balkonda yapılmış ağıtlara katılan kediler Hep bir ağızdan...

Benzer İçerikler

Serdar Aydın ile Arabesk Antolojisi Kitabı Üzerine Söyleşi

“Cohen ya da Dylan’a, yazınsal anlamda Gürses ve Gencebay’dan daha yakın olmamız tuhaf” Serdar Bey, öncelikle tebrik ederim. Arabesk Antolojisi projeniz, yakın zamanda yayımlanan son ciltle...

Zeynep Karaca’yla “Vizöre Tutulmak” Üzerine Söyleşi

Merhaba sevgili Zeynep Karaca. Açık konuşayım, “Vizöre Tutulmak”ı elime alınca karşıma klasik anlamda bir sinema kitabı çıkmadı. Daha çok yıllardır filmlerin içinde yaşayan birinin...

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Üzerine veya Anneden Kızına Miras Kalanlar

Nehir Hilavin         “Çünkü hükümettir, devlettir vekil beybaba. Mevhibe de hükümetin, devletin kızıdır. Devleti, hükümeti o saymayacak da kim sayacak? Vekil beybabaya karşı çıkmak, bir anlamda...