Ben her 25 haziranda bir ölüm şiiri yazarım çakralarımı açıp
hani herkesin evine giren ölüm ve herkesin evinden girdiği
bir tohum ekiyorum buraya ağaç olacak ben öldükten sonra
kim bilir kimler serinleyecek gölgesinde dallarında hangi kuşlar
yitmiş olsa bile masumiyetim
bana nasıl ölmek istersin diye sorsalar kurşuna dizilmek derdim
sağ yumruğum havada dirsekten yukarı 90 derece
küllerime kadar yanmayı bir krematoryumda ama o pahalı
belki de bir sanatoryumda dinlendikten sonra çün’ ciğerlerim hasarlı
bir tıp fakültesinde yahut kadavra olarak genç doktorlara emanet
organlarımı bağışlayarak ya da kulağa geliyor cafcaflı
ama asılmak istemem asılmak çok vahşi
elektrik şoku ya da zehirli bir iğne
Amerikan filmlerinden bildiğim
ne de bir tetik düşürmek isterim
kendi ellerimle kendi etime
ben her 25 haziranda bir ölüm şiiri yazarım
herkesten korkup herkesin saldığım içine
ölüm bir istasyondur gemilerin hiç yanaşmadığı
gerisin geri dönemediği trenlerin artık giyilmeyen beyaz bir atlet
kimisi için ütüsüz bir gömlek kimisi için yakışıklı bir pantolon
sevilenlerin geride kaldığı kimsenin umursamadığı kirli, kırmızı bir don
ne Eros’un okları yetişir artık ne de öfkesi Zeus’un
– bir tanrı ki mitolojiden çalınmış-
bir ölüm ki fotoğraflarda ışıldayan bir çift kara göz
ah sürekli değişen şiirim benim
ölümün karşısında nasıl da hizalı
nasıl da biliyor haddini
bir elmayı dişliyorum şimdi ölümü düşlerken
bu ona alıştığım anlamına mı geliyor, hayır
uzakta tutuyorum onu kendimden
ve ödüm kopuyor gelip bulacak diye beni erkenden
ve korkuların en büyüğü belki de haberdar olmak öleceğinden
ve korkuların en dirisi sevdiklerimin benden önce öleceğinden
merak ediyorum 90 yaşında da korkulur mu ölümden
bana korkarım gibi geliyor ölüm benim içim çünkü
büyüyüp esir alacak beni sessizliğimden
bir hayat düşlüyorum şimdiyse zevkle boyanmış rengarenk
ölüme bulduğum çare ancak bu: uzak durmak gam ve kasvetten
şimdi bir sigara yakacağım: ölüm hazretleri buyursun önden