Ezra Pound – Kanto 4

Çeviren: Tugay Kaban

Dumanlı ışıkta saray,
Troya, kül olmuş taşlar yığını,
ANAXIFORMINGES! Aurunculeia!
Beni duy, Altın Prow’lu Kadmos!
Gümüş aynalar parlak taşları yakalar ve parlar,
Şafak, uyanışta, serin yeşil ışıkta;
Çiğ sisi bulanık, çimlerde, solgun bilekler hareket eder.
Vur, vur, vızılda, pat, yumuşak çimenler
Elma ağaçlarının altında,
Choros nympharum, keçi ayaklı, solgun ayaklar değişerek;
Mavi suların hilali, sığlıklarda yeşil-altın,
Bir siyah horoz deniz köpüğünde öter;

Ve o kıvrımlı, oymalı kanepe ayağında,
Pençe ayak ve aslan başı, bir yaşlı adam oturur,
Alçak bir vızıltıyla konuşur…:
Ityn!
Ve terle ağlayarak, Ityn, Ityn!
Ve o pencereye yöneldi, aşağıya baktı,
“Her zaman, her zaman, kırlangıçlar ağlıyor:
Ityn!
“Bu, Cabestan’ın kalbi tabakta.”
“Cabestan’ın kalbi mi tabakta?”
“Başka bir tat bunu değiştiremez.”
Ve o, pencereye yöneldi,
Zarif beyaz taş parmaklık,
Çift kemer oluşturuyordu;
Sert parmaklar, o sert soluk taşı tuttu;
Bir an sallandı,
Ve Rhodez’den esen rüzgâr,
Kolunun içine doldu.
… kırlangıçlar ağlıyor:
odur. odur. ‘Ytis!
Actæon…
Ve bir vadi,
Vadi yapraklarla dolu, ağaçlarla,
Güneş ışığı parıldıyor, parıldıyor yukarıda,
Balık pulundan çatı gibi,
Poictiers’deki kilise çatısı gibi
Altın olsaydı.
Altında, altında
Ne bir ışık, ne bir kıvılcım, ne bir güneş dairesi
Siyah, yumuşak suyu kabartıyor;
Nymflerin, nymflerin ve Diana’nın bedenini yıkıyor,
Nymfler, bembeyaz toplanmış etrafında, ve hava, hava,
Titreyen, tanrıçanın alevlendirdiği hava
Karanlıkta saçlarını savuruyor,
Kaldırıyor, kaldırıyor ve dalgalandırıyor:
Gümüşe daldırılmış fildişi,
Gölgede, gölgelenmiş,
Gümüşe batırılmış fildişi,
Ne bir leke, ne kaybolmuş bir güneş ışığı.
Sonra Actæon: Vidal,
Vidal. Yaşlı Vidal konuşuyor,
Ormanda tökezleyerek ilerliyor,
Ne bir kırıntı, ne kaybolmuş bir güneş ışığı,
Tanrıçanın solgun saçları.

Köpekler atlıyor Actæon’un üzerine,
“Yakın, daha yakın, Actæon,”
Lekeli dağ keçisi ormanda;
Altın, altın, bir saç demeti,
Buğday tarlası gibi sıkı,
Parla, parla güneşte,
Köpekler atlıyor Actæon’a.
Tökezleyerek, tökezleyerek ilerliyor ormanda,
Mırıldanarak, mırıldanarak Ovid:
“Pergusa… gölet… gölet… Gargaphia,
“Gölet… Salmacis göleti.”
Boş zırh titriyor, sığırcık hareket ederken.

İşte ışık böyle yağar, böyle dökülür, e lo soleills plovil,
Akışkan ve aceleci kristal
tanrıların dizlerinin altında.
Kat kat, ince su parıltısı;
Dere zarı beyaz yapraklar taşır.
Takasago’daki çam,
Isé çamıyla birlikte büyür!
Su, baharın ağzında parlak, solgun tortuyu döndürür,
“Bak, Yüzlerin Ağacı!”
Çatallanmış dal uçları, nilüfer gibi alev alev.
Kat kat
Kıvrılan sığ sıvı,
tanrıların dizlerinin altında.

Meşaleler erir parıltıda,
Köşe ocak ateşinde yanar,
Mavi akik gökyüzünü sarar (o zaman Gourdon’da)
Reçine sıçraması,
Safran sandal, dar ayakta yapraklar: Hymenæus Io!
Hymen, Io Hymenæe! Aurunculeia!
Bir al basma çiçek, solgun beyaz taşa düşer.

Ve So-Gyoku, der:
“Bu rüzgâr, efendim, kralın rüzgârı,
Bu rüzgâr sarayın rüzgârı,
İmparatorluk su cümbüşlerini titretir.”
Ve Hsiang, yaka açarak:
“Bu rüzgâr, yerin heybesinde gürler,
suyu kamışlarla serer.”
Hiçbir rüzgâr, kralın rüzgârı değil.
Her inek, yavrusunu saklasın.
“Bu rüzgâr, tül perdelerde tutulur…”
Hiçbir rüzgâr, kralın…

Deve çobanları merdiven kıvrımlarında oturur,
Ecbatana’nın cetvellenmiş sokaklarına bakar,
“Danae! Danae!
Hangi rüzgâr kralın rüzgârı?”
Duman akıntıda asılı,
Şeftali ağaçları suya parlak yapraklar döker,
Ses akşam sisinde dağılır,
Kabuğu sığlıkta kazınır,
Yaldızlı kirişler, kara suyun üstünde,
Açık alanda üç basamak,
Gri taş direkler önde gider…

Père Henri Jacques, Sennin ile Rokku’da konuşurdu,
Kayalar ve sedirlerin arasında Rokku Dağı,
Polhonac,
Gyges, Trakya tabağına ziyafeti kurarken,
Cabestan, Tereus,
Cabestan’ın kalbi tabakta,
Vidal yahut Ecbatana, Ecbatana’daki yaldızlı kulede
Tanrının gelini yatar, her zaman, altın yağmuru bekler.
Garonne kenarında. “Saave!”
Garonne, boya gibi yoğun,
Kortej —“Et sa’ave, sa’ave, sa’ave Regina!”—
Kalabalıkta bir solucan gibi ilerler.
Adige, zayıf imgeler zarı,
Adige’nin karşısında, Stefano ile, bahçede Madonna,
Cavalcanti’nin gördüğü gibi.
Kentaur’un topuğu toprakta iz bırakır.
Ve biz burada otururuz…
meydanda…

En Yeniler

Çeyrek Asra Doğru Ekim Geçidi

Gülsün Erbil’in ülkemize kazandırdığı Ekim Geçidi Sergi dizisi ilk...

Harf Şiir Dergisi Yayın Hayatına Başladı

Şiirin özgür, bağımsız ve çok dilli alanı Harf Şiir Dergisi,...

Ölüler Pazarı – Mihriban Kurt

Babaanneme   Yazık yavrucağa, babasını hiç tanımayacak, dedi biri. Kim olduğunu...

Buzdokuz’un 32. Sayısı “İfadeci – Kavramsal Şiir” Dosyasıyla Yayımlandı

Buzdokuz Şiir Teori Eleştiri dergisi Ekim-Kasım-Aralık 2026 sayısıyla 7....

Seán Dunne – Üç Aşk Şiiri

Âşık Kadın Gözkapaklarımda duruyor, saçları saçlarıma karışmış. Ellerimin biçimini almış, gözlerimin rengini. Gölgemde yitip...

Bir Gramofon İğnesi Kırık – Barış C. Yıldırım

Çoktan sustu sana aldığım antika gramofon çalmaya devam etse de...

Benzer İçerikler

Iryna Shuvalova – Konuşma

konuşmak artık el yordamıyla gerçekleşiyor geceleyin böğürtlen toplar gibi bahçenin sınırları silinirken karanlığın sınırları belirginleşiyor konuşmak artık azıcık heves, azıcık cesaret evden çalı dibine taşınırken ayaklara dökülen su dolu bir tekne kadar ağır konuşmak görünmez...

Evgeniy Abdullayev – Ocak Dörtlükleri

1 Tanrıların savaşı sona erdi. Yalnız ölülerekaldı ölülerin arasında hareket etmekve onların çınlayan bedenlerinicam şişeler gibi toplamak. 2 Sabah savaş alanına çıkarsınve beyazı solursun. Yalnızca kuşlar.Ama onlar...

Julio Cortázar – Le Dôme

evrensel kusurluluk kuşkusuna katkıda bulunur bana kalıt bıraktığın o kırılgan anı aynalarla kirli tabaklar arasında bir yüz güneşin ağulandığının, her bir buğday tanesinde yıkımın silahının ırgalandığının kesinliğine karşı savunur...