Babaanneme
Yazık yavrucağa, babasını hiç tanımayacak, dedi biri. Kim olduğunu seçemedim. Kızımın ellerini tutuyordum. Kızım genç yaşında kucağında bebeğiyle dul kalmıştı, torunum da yetim.
Nasıl teselli edeceğimi bilmiyordum. Babası öldüğünde beni kim, nasıl teselli etmişti hatırlamıyorum. Kızım en azından babasını hatırlıyor. O kadın haklı, torunum henüz üç aylık, hiç bilmeyecek babasını, yalnızca ona anlatılan kadar, fotoğrafta gördüğü yüzle anılar yaratacak kendine, her gece rüyasında onu görmek için dua ederek uyuyacak.
Aydan öyle yapmıştı, on üç yaşındaydı. Geceleri ağlama sesini duyuyordum, her gece babasını rüyasında görmek için dua ediyordu. Doğru düzgün bir fotoğrafı da yoktur babasının, bizim zamanımızda bir makine bulup da fotoğraf çektirmek ne arar? En azından birkaç fotoğraf var. Ben babamın yüzünü unuttum.
Babam öldüğünde ben beş yaşındaydım, Sevinç üç, en küçüğümüz Rıfat ise henüz doğmuş. Onlar da hiç bilmiyor babasını, tıpkı torunum gibi. Annemle kızım biraz şanslı, onlar hiç evlat kaybetmedi. Ben oğlumu da verdim toprağa, babasının koynunda yatıyor şimdi.
Acı yarıştırıyor değilim, ama Allah da biliyor, evladın yanında diğer ölümler hafif kalıyor. Oğlumun naaşını görmeye bile cesaret edemedim, yüzünün bendeki son hali değişsin istemedim. Bu böyledir, birini en son ne zaman görürsek, o bizdeki tek fotoğrafıdır. Oğlumun solgun yüzünü hiç istemedim.
Annem, babam öldüğünde ne yapmıştı, bize nasıl söylemişti, hiç hatırlamıyorum. Yalnızca aralık kapının ardında durup ağlama seslerini dinlediğimi hatırlıyorum. Sonrası zaten yok. Büyük amcam beni ve kız kardeşimi almış yanına, Rıfat’ı anneme bırakmış. Bizi alıp nehrin karşı kıyısındaki köye götürmüş, biraz büyüyüp serpilince farklı köylerden birileriyle evlendirmiş.
Ben Ahmet’e gelin gittiğimde henüz küçüktüm, Ahmet de küçüktü. Allah var, çok sevdi beni, ben de onu. Birlikte büyüdük, bir ev kurduk. Çok erken göçtü Ahmet, keşke biraz daha yaşasaydı da torunlarını görseydi.
Kızımın elleri avucumda, sıkı sıkı tutuyorum. Bir şeyler söylemek istiyor gibi bana, bende teselli bulmak istiyor, biliyorum. Ama ne diyebilirim ki? Tüm ölüler bende, ben hepsinin yaşadığına da öldüğüne de şahit oldum. Annem de beni teselli edememişti. Biz benzer ölümler görmüştük, yıllar boyu aynı acıyı yaşayacaktık farklı topraklar önünde.
Oğlum doğduğunda annem henüz beni bulmamıştı. Ben de annemi aramamıştım, arayamamıştım. Yol iz bilmezdim, kime sorsaydım? Bilmezdim. Annem karşı kıyıda kalmıştı. Buradakiler onu bilmezdi.
Annem beni bulana kadar babamın adını dahi hatırlayamamıştım. Annem de yol iz bilmezdi, bizi nasıl buldu hala hayret ediyorum. O köyden hiç çıkmamıştı. Ama analık işte, karşı kıyıya geçip köy köy dolaşmış beni ve Sevinç’i bulana kadar. O günü hiç unutmuyorum. Kaynanamla evin bahçesinde yün tiftiklerken uzaktan bir kadının eve doğru geldiğini gördüm. O yoldaki uzun yürüyüşü hala aklımda. Anneme benziyor, demiştim içimden, ama o olduğuna pek ihtimal verememiştim. Benim için annem benden vazgeçmişti, ben de ondan.
Taziye üç gün sürecekmiş, sonrasında bir mevlit okutulacakmış, birazdan sofra kurulacakmış, n’olursun kızım bir şeyler yesinmiş. . Herkes her şeyi düşünmüş. Bize hiç iş bırakmıyorlar. İnsanoğlu akıllanmış. Yas evinde iş yapılmaz, yaşayanlar ancak ölüsüne ağlar. Ahmet’in öldüğü akşam uzaktan gelenler için yatacak yer bulmaya uğraşmıştım, kimine ben yatak sermiştim. Ölü benim değildi de sanki bu ölüm karşısında herkesin gönlünü hoş tutmalıydım.
Bugün pazar, Ahmet de pazar günü göçmüştü bu dünyadan, ikindi vakti vermiştik toprağa. Oğlumun da bir pazar sabahı ölüsünü bulmuşlar, onu da ikindi vakti verdik toprağa. Ahmet’in babası da pazar günü öldü. Ben babamın hangi gün öldüğünü bilmiyorum.
Acaba annem babamın yüzünü hatırlıyor mudur? Yıllardır hiç sormadım. Bizi bulduktan sonra pek konuşmadık babam hakkında. Konuşulmadıkça da unutuldu, silindi bizden, sanki hiç yaşamamış gibi.
Ahmet hakkında hala herkes konuşur, iyi adamdı. Herkese bir iyiliği mutlaka dokunmuştur. Yirmi yıl oldu Ahmet gideli, hala akşam olunca kırmızı arabasıyla bahçeye giriverecek, korna çalıp bütün aileyi dışarı çağıracak, eve aldıklarını içeriye taşımamızı isteyecek gibi hissediyorum.
Bahçedeki dutluğun altında pazar kahvaltıları yapardık eskiden, Ahmet ölmeden önce. Herkes evde olurdu. Çayı semaverde demlerdik, dut ağaçlarının altına savan serip üzerine minderler atardık. Taze gün ışıkları dut yapraklarının arasından yüzümüze vururdu. Kahvaltıdan sonra iki dut ağacının arasına ip gererdi Ahmet, salıncak yapardı. Çocuklar akşama kadar o salıncakta sallanırdı. O gittikten sonra tüm pazar kahvaltıları evin içinde sessizlikle yendi.
Duru’ya yazık, eminim Yusuf da Ahmet gibi iyi bir baba olurdu. Ona güzel bir çocukluk bırakırdı. O da yavrusuna doyamadan gitti. Onu oğlum gibi severdim, yazık oldu ona da. Uzun süre uğraştılar çocukları olsun diye, kader işte. Şimdi çocuk yetim. Arka odaya götürmüşler, uyuyormuş. Aydan üzüntüden sütten kesilmese bari, Duru henüz çok küçük, ana sütü gerekli.
Aydan, Duru’yu düşündüğümü anlamış gibi onu sordu. Bıraktı ellerimi, odaya koşup bebeğine sıkı sıkı sarıldı, ağladı. Gece oluncaya değin ağladı, o odadan çıkmadı. Kapının dibinde oturdum, onları izledim. Ağlamaktan uyuyakaldı Aydan. Yatağın başında oturdum, henüz kurumamış yaşları sildim yüzünden. O kadar çok ağladın ki kızım, artık ölen de biliyor ağladığını, dedim. Kızımın başını okşadım, üzerini örttüm. Pazar ölülerine biri daha eklendi, dedim içimden, ışıkları söndürdüm.