Bir İlk Roman Başarısı: Vahşi Evler ve Barrett’in Uzun Anlatı Denemesi

Colin Barrett’in ilk romanı Wild Houses (Türkçede Vahşi Evler), İthaki Yayınları tarafından yayımlandığından beri merak ettiğim kitaplardan biriydi. Barrett’i daha önce öyküleriyle tanıyordum; bu nedenle uzun soluklu bir anlatıda nasıl bir ritim kuracağını özellikle görmek istedim. Romanın 2024 Booker Prize uzun listesine girmesi ve aynı yıl Nero Book Awards’ta “Debut Fiction” ödülünü kazanması, kitabın uluslararası ölçekte nasıl karşılandığını gösteren önemli işaretlerdi. Bu tür listeler ve ödüller elbette tek başına edebi değerin ölçütü değil; ancak Barrett’in ilk romanıyla böylesi bir görünürlük elde etmesi, metnin dikkatle okunması gerektiğini düşündürdü bana.

Roman, İrlanda’nın batısındaki küçük bir kasabada, Ballina çevresinde geçiyor ve daha ilk sayfalardan itibaren dar bir çevrede sıkışmışlık hissini kuruyor. Dev Hendrick’in görece tekdüze hayatı, kuzeni Gabe ve onun ortağı Sketch Ferdia’nın bir borç meselesi yüzünden Cillian English’in küçük kardeşi Doll’ı kaçırıp Dev’in evine getirmesiyle altüst oluyor. Bu olay örgüsü ilk bakışta klasik bir suç anlatısının iskeletini andırıyor. Nitekim bazı eleştirilerde de romanın temel hikâyesinin “kaçırılma” etrafında dönen tanıdık bir çerçeve sunduğu belirtiliyor. Ancak benim okuma deneyimimde asıl belirleyici olan şey, olayın kendisinden çok karakterlerin bu olay karşısında aldığı pozisyonlar ve iç dünyalarıydı.

Özellikle Dev karakteri beni etkiledi. Onun yalnızlığı, edilgenliği ve bir bakıma hayatın kıyısında kalmışlığı, romanın atmosferini belirleyen temel unsurlardan biri. Doll’ın kız arkadaşı Nicky’nin kendi çıkış yolunu arayan tavrı ise hikâyeye başka bir yön katıyor. Eleştirmenlerin de vurguladığı gibi Barrett’in diyalogları son derece canlı; karakterlerin sesleri birbirinden ayrışıyor ve metin boyunca yapay bir ton hissi oluşmuyor. Bu konuda yapılan değerlendirmelere katıldığımı söyleyebilirim: Barrett’in öykücülükten gelen keskin gözlem gücü, romanın özellikle konuşma sahnelerinde belirginleşiyor.

Bazı incelemelerde romanın temposunun yer yer ağırlaştığı ve büyük sürprizler barındırmadığı yönünde görüşler var. Okurken ben de olay örgüsünün ani kırılmalarla değil, daha çok bir gerilim birikimiyle ilerlediğini hissettim. Fakat bunu bir eksiklikten çok bilinçli bir tercih olarak gördüm. Çünkü Wild Houses, bana göre, polisiye gerilim yaratmaktan ziyade küçük kasaba insanının psikolojisini açığa çıkarmayı hedefliyor. Şiddet burada yüksek perdeden bir aksiyon değil; daha çok gündelik hayatın içine sızmış, sıradanlaşmış bir tehdit gibi duruyor.

Romanın eleştirmenlerce övgü alan yönlerinden biri de atmosfer kurma becerisi. Kasabanın dar çevresi, evlerin iç mekânları, sokaklar ve hafta sonu hazırlıkları, anlatının arka planında güçlü bir mekânsal duygu yaratıyor. Bu noktada Barrett’in dili belirleyici: Betimlemeler ne aşırı süslü ne de fazlasıyla kuru; dengeli bir yoğunluk taşıyor. Benim için romanın en güçlü tarafı da bu denge oldu. Ne tamamen olay merkezli bir suç hikâyesi okudum ne de yalnızca iç monologlara yaslanan bir psikolojik roman. İkisi arasında, ölçülü bir salınım söz konusu.

Ödül jürilerinin ve eleştirmenlerin romanı özellikle “ilk roman” bağlamında değerlendirmesi anlamlı görünüyor. Çünkü Barrett burada yalnızca bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda öykü formundan romana geçişin sınırlarını da test ediyor. Wild Houses’ın Booker uzun listesine girmesi ve Nero Book Awards’ta ilk roman ödülünü alması, bu geçişin edebiyat dünyasında karşılık bulduğunu gösteriyor. Benim açımdan ise romanın asıl değeri, küçük bir coğrafyada geçen görece dar kapsamlı bir hikâyeyi, evrensel bir sıkışmışlık ve yön arayışı duygusuna dönüştürebilmesinde yatıyor.

Sonuçta Wild Houses, büyük iddialar ortaya koyan epik bir anlatı değil; ama tam da bu ölçülülüğüyle etkileyici. Okurken zaman zaman karakterlerin çaresizliğine mesafe koymakta zorlandım; bu da metnin duygusal olarak çalıştığını düşündürdü bana. Barrett’in dili, diyalogları ve atmosfer kurma becerisi düşünüldüğünde, bu romanın yalnızca ödül listeleriyle değil, okur hafızasında bıraktığı izlerle de anılacağını düşünüyorum.

En Yeniler

Bir Kazanın İçinden Bir Hayata Bakmak: “Hayat Bağları” Filmi Üzerine Bir İnceleme

Hayat Bağları, bir ölüm filminden çok bir erteleme filmi....

Kaçırmaya Gelince/Siz Kedileri Kaçırmayı Çok İyi Bilirsiniz –

      “hoş senin de bir varoluş sebebin var yakından uzaktan...

25. Uluslararası Sapanca Şiir Akşamları 8-10 Ekim’de

Sakarya Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında düzenlenen 25....

Hayriye Ünal’ın Yeni Şiir Kitabı “Etmeyenler” A7 Kitap Tarafından Yayımlandı

Hayriye Ünal’ın yeni şiir kitabı Etmeyenler, A7 Kitap tarafından...

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi Kitap Şenliği, 9-18 Ekim’de

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin düzenlediği Kitap Şenliği, 9-18 Ekim...

Yankılar – Hasan Orhan

Eve geçmeden evvel annemle babamı görmek istedim. Salona girdiğimde...

Benzer İçerikler

Ingeborg Bachmann Şiiri Üzerine: Kendimizin Şiiri, Dolaysız Etkilenişimiz

Ve Neyi Kanıtlar Ki Yüreğin* I. Bachmann / Dökül Ey Yürek Şiir, ne kadar evrensel; ritme, düş gücüne, hayale, heceye ya da serbest zemine yaslansa da...

Ahmet Telli’nin “Karda İzler” Şiirine Not

Bu metinde Agamben’in “Çağdaş Nedir” makalesinden yola çıkarak, Ahmet Telli’nin Karda İzler şiirini yorumlayacağım. Ahmet Telli, Agamben’in söz konusu makalesinde çağdaş bir sanatçıda bulunduğunu...

Serdar Aydın ile Arabesk Antolojisi Kitabı Üzerine Söyleşi

“Cohen ya da Dylan’a, yazınsal anlamda Gürses ve Gencebay’dan daha yakın olmamız tuhaf” Serdar Bey, öncelikle tebrik ederim. Arabesk Antolojisi projeniz, yakın zamanda yayımlanan son ciltle...