“dabülü dabülü dabülü bomba, bomba bomba.”
Ahmet Kesinkılıç’a
Tam 14 yıl oldu…
Şimdi karşımda oturuyor. Sağ kaşının bittiği yerde uzanan dikine yara izini görünce hemen çocukluğuma dönüyorum, izini buluyorum. Uzun uzun bakıyorum, onunla göz göze geldiğim an kaçırıyorum gözlerimi. Hiç kendimi bir şeye bakmaktan bu kadar alıkoyamadığım olmamıştı. Bu sefer sosyal kaçınganlığımı yeniyorum, gözlerimi kaçırmıyorum devamında. O dikine oluşmuş yaraya daha fazla bakacağım artık kaçarı yok. Anlatıyor. Çok konuşkan, 14 yıl önce böyle değildi. Biraz çenesi düşmüş, anlatıyor uzun uzun. Çocukluk travmaları. Kulağının arkasına sıkıştırdığı saçı aşama aşama kulağından kurtuluyor, gözümün önünde, gözünün önüne düşüyor. Allahım bu ne güzellik. Çocukluk travmaları. Dinlemiyorum, sadece bir soru sorarsa diye önemli anlarını yakalıyorum anlattıklarından. Evet, küçükken beden dersinde bayılmıştın, baban gelmişti seni almaya çok iyi hatırlıyorum. Evet Blackberry marka telefonunun sen baygınken çalınmıştı. Ben ve mensup olduğum çetenin dedektifliği sayesinde bulunmuştu. Evet, en yakın arkadaşına vermiştim telefonunu o gün sana ulaşmıştı, doğru, hepsi yaşandı bunların ama bana ne. Saçlarını tekrar kulağının arkasına sıkıştırıyor, bunu hep yapar mıydı, hiç bilemiyorum. Keşke diyorum içimden; bir kez daha düşse saçları gözlerinin önüne. Bu ana yıllarca şahit olmayı çok istediğimi içten içe biliyorum. Ellerine bakıyorum, elleri hâlâ güzel değil. Yaratıcısı güzelliğini dengelemek için ellerini ve ayaklarını çirkinleştirmiş. Ayaklarını İsmail YK’nın bombabomba nokta com şarkısını çıkardığı yıl Facebook’a yüklediği bir tatil fotoğrafında görmüştüm, oradan biliyorum. Dinliyor gibi yapmaya devam ediyorum, zihnimde bütün bir uğultu var gitmiyor, onu görmeye hiç hazır değilmişim. Yıllardır bu anı beklediğim aklıma geliyor, olan bitene inanamıyorum. Onda ise herhangi bir heyecan ya da “kadere hayret” belirtisi yok. Herhangi bir arkadaşıyla buluşmuş gibi anlatıyor. Anlatıyor da anlatıyor. Evet, annenle ilgili sorunların var (bazıları buna mommy issues der ama o öyle demedi), üvey kardeşin evden kaçmış birkaç yıldır gelmiyor, enteresan. Buraları biraz dinliyorum nolur nolmaz. Garsonu sevmedi. Garsonu görünce gözünü deviriyor, Allah’ım bu ne güzellik. Ama hizmet sektöründe çalışanlara iyi davranmalıyız, nolur bu güzelliği erteleme demek istiyorum içimden ona, çalışanlara saygılı davran. “Bardağım neredeyse yarısına kadar doluydu” diyor. Onu içmeye devam edebileceğini söylüyor, sırf bir daha sipariş vermem için erken aldı diye ekliyor. Haklı olabilir ama olmayabilir de. Sonuçta garson burada maaşlı çalışıyor, bir bardak daha laktozsuz latte içsen ona bir faydası olur mu emin değilim. Şu an susmasını istiyorum, birazdan fark etmeden ya da istemeden de olsa işçi sınıfını incitecek şeyler söylemek üzere, hissediyorum. Ve söylüyor “Bunlara güler yüz gösterince böyle oluyor işte.” Bunlara… Neyse, Allah’ım bu ne güzellik. İşinden bahsediyor, çok para kazandığını fark ediyorum. Çantasının kendisinin olduğunu sanıyor ama çanta çok ünlü bir markaya ait. Laf arasında bunu söylüyorum beni anlamıyor, beni anlamaması beni gram rahatsız etmiyor. Çantası muhtemelen benim bir aylık maaşım. Zihnimi mi okudu bilmiyorum para konusu açılıyor. Hiç gideri olmadığını, parasını bu şekilde kendini mutlu edecek şeylerle, kıyafetlerle, çantalarla değerlendirdiğini anlatıyor. Ne kadar da tek boyutlu bir kadın ve Allah’ım bu ne güzellik. Oturduğumuzdan bu yana bir saat kadar geçti ve ben hâlâ şaka yapmadım. Bu neredeyse hiç olmamıştır. En güçlü silahım bu. Kendi kendime kullanmalıyım diyorum. Bir şaka yapıyorum, çok gülüyor. Hafif tırtıklı ve balgamlı gibi kahkahası müthiş hoşuma gidiyor. 14 yıl önce de müthiş hoşuma gidiyordu, hiçbir şey değişmemiş. O sırada kredi ödememi hatırlatan bir sms alıyorum, her şeyi söylemenin mümkün olacağı bir anın içindeyim. Bir tespit ya da çıkarım yapmadan telefonun kilidini kapatıyorum. Ben telefonuma davranınca o da eşitliği sağlayarak telefonuna bakıyor. Mesajların kimden geldiğini söylüyor. Patronu, onu bana şikâyet ediyor; işi dolayısıyla tanıdığı bir işletmeci, onu bana şikâyet ediyor; ablası, onu bana şikâyet ediyor. Allah’ım bu ne güzellik… Elektronik sigarasını çantasından çıkardığı sırada benim hiç konuşmadığımı söyleyip biraz da sen anlat diyor. Elektronik sigara içtiğine o an şahit olduğumu fark ediyor, makyajından beklenmeyecek derecede bir farkındalık. Gayet iyi. Normal sigaraya nasıl başladığını ve nasıl bıraktığını anlatıyor. Hani ben anlatacaktım, susmuyor… Olsun, benim anlatacak çok bir şeyim yok diyorum yine içimden. Dışımdan da ekliyorum 14 yıldır bu anı bekliyordum. Duymazdan gelmekle duyup ne diyeceğini bilememek arasında bir tepki veriyor, tepkisini ölçmüyorum bana ne. Onun için getirdiğim devasa çiçek buketi gözüme çarpıyor, çiçeklerin kafası çantadan taşmış bana bakıyor. Bu kadar büyük bukete ne gerek vardı, çikolatayı da getirseydim yanıma da keşke diyorum yine içimden. Ben içimden susmuyorum o dışından. Toplasanız on beş cümle kurmamıştım o ana kadar ama o anda aniden ona çocukluğumuzun geçtiği, onu ilk kez gördüğüm ve başıma bela ettiğim mahallemize gitmeyi teklif ediyorum. Bunu hiç beklemiyordum tarzı bir duraksama yaşıyor, sessizce cevabını bekliyorum. Elektronik sigarasından bir fırt çektikten sonra “Olur, hadi gidelim.” diyor. Olumlu cevap vereceğini hiç düşünmediğimden bir an mental olarak yalpalıyorum, elimi kolumu nereye koyacağımı unutuyorum, inanır mısınız? Ben inanmam. Hesabı istemem lazım, hesabı genelde erkekler ister. Toplumun bana dayattığı ve karşımdaki kadının benden beklediği üzere hesabı istiyorum, istemekle kalmıyor ve yine toplum, norm, cinsiyet rolleri falan şeklinde içimden saçmalayarak hesabı ödüyorum. Kalkıyoruz. Büyüdüğümüz yer sahile çok yakın, metroyla da gidebiliriz vapurla da. Vapurla gitmek istiyor. Bayadır vapura binmediğini Sık sık taksi kullandığını söylüyor bana. Kendime yine aramızdaki sınıfsal uçurumun gittikçe açıldığını fısıldıyorum. Kendime kulak asmıyorum, bir süre de asmayı düşünmüyorum. Sana hayal ettiğin hayatı yaşatacağım bebeğim diyorum, aylık abonman yap sadece, gerisini bana bırak diyorum. Şakalarıma gülüyor, şakalarıma gülmesine bayılıyorum. Bana 14 yıl önce de belliydi senin yazar olacağın diyor, yazar değilim metin yazarıyım, SEO uyumlu metinler yazıyorum diye düzeltiyorum. Olsun aynı şey şeklinde bir cevap geliyor. Ne kadar da hayatı yuvarlayarak yaşayan tek boyutlu bir kadın, Allah’ım bu ne güzellik. İskeleye doğru yürümeye başlıyoruz. Yırtmacı derin, uzun siyah bir elbise giymiş. Rüzgâr zaman zaman elbisesini sıyırıyor, buraları daha önce oynamışçasına elbisesine inanılmaz hâkim, asla görünmesini istemediği yerleri gözükmüyor, bravo diyorum içimden, sana da bu yakışırdı. Yürüyoruz, insanlar bize bakıyor. Allah’ım bu ne güzellik.
Merdivenlerdeyiz. Elini tutuyorum. “Bu mahalledekiler de bana kaşar diyecek her gün farklı biriyle geliyorum buraya” diyor. Aldırmıyorum, bundan sonra benimsin, doğum günümde çıkma teklifimi kabul ettin, artık kaçarı yok. “Kahvedekilere Asuman benimki demişim bir kere” diye de ekleyerek Pardon filminden bir alıntıyla ender gelişen ataklarımı sürdürüyorum. Birden elimden sıyrılıp kalkıyor. “Ben artık eve gideyim annem merak eder.” Kalkıyoruz. Merdivenleri yukarı doğru tırmanmaya başladığımız sırada aşağı doğru kavgalı olduğumuz çetenin dört elemanı iniyor. Sıçtık. Sayıca kalabalıklar ama bir şey derlerse mecbur kavga edeceğimi biliyorum. Bir şey demeden tek tek yanımdan geçip merdivenlerden iniyorlar derken son çocuk -bu en sevmediğimdi zaten- “Yürü lan” diyor bana anlamsızca zaten yürüyor olduğum halde. Üzerimde zaten yaptığım bir şey üzerinden hakimiyet kurmaya çalışıyor. O bana laf atınca duraksıyorum, diğerleri de duruyor. Çetenin en önündeki uyuz boylu eleman “Ne bakıyorsun lan” diyor. “Gayriihtiyari sese döndüm, sese dönmesem Allah muhafaza yanımdaki güzellik benim korkak biri olduğumu düşünecek. “Mecbur sese baktım, sana bakmadım.” demek istiyorum ama diyemiyorum. Yanımdaki güzelliğe sen eve git sonra görüşürüz diyorum. Hiçbir şey demeden hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Çeteyle baş başa kalıyorum. Geçen hafta sabah 7 sularında, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” tarzı cümleleri sarf ettiğimizden biraz sonra, cümlelerin daha buharı soğumamışken okulu basıp benim de mensup olduğum yetersiz ve vasıfsız çeteye saldıran o çeteyle. O anları gözümün önüne getiriyorum. Güzellik gittikten sonra tartışmayı başlatan kısa boylu esmer, kot pantolonlu ve anlamsız tişörtlü -kavga başlatan tipler genelde böyle giyinir- biçimsiz çocuk bana omuz atıyor. Daha omuz atmanın raconuna bile hâkim değil. Yaptığı şeyin anlamsızlığını fark eden bir yüz ifadesiyle omuz attıktan sonra gittiği yönden vazgeçip geri dönüyor. Dayanamayıp gülüyorum, on kusurlu laftan biri “Ne bakıyorsun lan” diyen uzun boylu çocuk, ben gülerken “Ne gülüyorsun lan ibne” ön hazırlığıyla beraber sağlam bir tokat yapıştırıyor. Hep birlikte beni birkaç dakika hırpalıyorlar. Karşılık vermeye çalışıyorum ama oramı buramı çekiştiriyorlar, tişörtümü yırtmalarından aşırı rahatsız oluyorum. Biçimsel olarak çok kötü dayak yiyorum. Çelme takılmaya çalışılıyor, düşmüyorum, düşüyorum, kalkıyorum itiyorlar, düşüyorum… Umarım güzellik bunları görmüyordur. Keşke efendi gibi yumruk falan atsalar hatta bıçaklasalar bile olurdu, diye geçiriyorum içimden. Dışarıya verdiğimiz görüntüden hiç hoşlanmıyorum…
Vapura doğru yürürken bu 14 yıl önceki anıyı düşünüyorum. O merdivenlerde ilk kez elini tuttuğum an ve beraberinde yaşananlar aklıma geliyor. Ona bakıyorum, ilk gün onda ne bulduysam bıraktığım gibi. Galiba nasıl bulmak istiyorsam öyle bırakmışım. Kim bilir neler yaptı bu süre zarfında. Nasıl birine dönüştü, hobileri neler, en sevdiği renk ne, İngilizcesi nasıl, hiçbir şey bilmiyorum ama ilgilenmiyorum da. Bir anda telefonuna bakarken duraksıyor. Vapura 5 dakika kaldığını söylüyor, yürürsek yetişemeyiz. O anda ondan ve outfit’inden hiç beklenmeyecek cesurlukta bir teklif yapıyor. “Vapura kadar yarışalım mı?” Çok hızlı bir şekilde lisede atletizmle ilgilendiğini, 5 yıldır spora gittiğini, yoga, moga bir şeyler yaptığını anlatıyor. Teklifini kabul ediyorum hatta çantasını da sırtıma alarak ona avans veriyorum. Biraz ilerdeki üzerinde mutlu sonlu masaj salonu reklamı olan bir elektrik direğini gösteriyor başlangıç çizgisi olarak. Onun hemen hemen 200 metre ilerisinde trafik ışıklarını belirliyor finiş çizgisi olarak. Direğe yaklaşıyoruz, pozisyon alıyor üçe kadar sayıyor ve üç demeden başlıyor. Böyle bir şeyi beklediğim için duraksamadan koşuyorum, beklediğimden daha hızlı. Beni 5-6 adım geçiyor, hayır yenilgiyi kabul edemem. Depara kalkıyorum, depara kalktığım anda sol bacağımdaki çekmeyi hissediyorum ama koşmayı bırakamam. Ona yetişiyorum, çıplak omzu omzuma değiyor, istemeden, futbol oynamaktan kalma bir alışkanlıkla onu omzumla hafifçe itiyorum. Dengesini kaybediyor ve savruluyor. Rahat bir şekilde finişe varıyorum. Finişe vardığım anda sol ayağıma kramp giriyor, acıyla çantayı bir kenara bırakıp yere yatıyorum. Yanıma geliyor hile yaptığımı söylüyor, ayağımı gösteriyorum ve ona futbol maçlarından görmeye alışık olduğumuz şekilde ayağımı paralel şekilde yukarı dikmesini söylüyorum. Tedavime saha içinde devam ediliyor. Bir yandan bacağımı esnetiyor bir yandan gülüyor. “Hile yaparsan böyle olur, Allah’ın sopası yok diyor.” İçimden sadece yanımda sen varken Allah’a inanıyorum, dediğimi hatırlıyorum. Trafik ışıklarında biriken, karşıdan karşıya geçmeye hazırlanan kalabalık bizi izliyor. Biraz sonra teşekkür edip doğruluyorum. İnsanların ne diyeceğine ve dışardan nasıl görüneceğine aldırmadan benimle bu tarz şaklabanlıklar yapması kalbimi müthiş bir derecede yumuşatıyor. Allah’ım bu ne güzellik. 14 yıl sonra beklediğimden bin kat fazlasını buluyorum onda. Çantasını geri alıyor, çiçeklerin bir kısmı ezilmiş, buna üzüldüğünü söylüyor. Hediyeme sahip çıkması çok hoşuma gidiyor, kendimi değerli hissediyorum. Nihayet vapura yetişiyor, mahallemize varıyoruz. Vapurdan iner inmez iskeleye yakın bir bankta oturuyoruz. Çantasından fındık çıkarıyor ve bana ikram ediyor. Sincap gibi fındıkları fıt fıt yiyorum. O sırada anlatmaktan asla vazgeçmiyor, çocukluk travmaları. Ben yaşadığım günün güzelliğine inanamıyor halde, salak bir tebessümle, kuru yük gemilerine bakıyorum. Kuru yük gemilerini düşünüyorum, gemide çalışsam ne sıkılırım diye geçiriyorum içimden. Tamam iyi para var ama ne yapacağım abi 6 ay bir yere gidemezsin, bir sürü adam… şeklinde gereksiz bir hesap kitap işine girdiğim sırada duyduğum ses beni irite ediyor.
“Lan şerefsiz.”
Çocukluk arkadaşım Haktan’ın sesini tanıyorum, arkamdan karşı yoldan gülerek bana sesleniyor, duymazdan gelmek istiyorum ama beynim çoktan dönmemi emrettiği için ona karşı gelemiyorum. Sese doğru dönüp bakıyorum, evet maalesef bu Haktan. “Bugün seninle karşılaşmak başıma gelecek en kötü şey lütfen gider misin buradan?” demek istiyorum ama tahmin edersiniz ki diyemiyorum. Güzellik bana o kim? diye soruyor. Bir güzelliğe bir Haktan’a bakıyorum. Haktan cevabımı beklemeden arabalardan müsaade isteye isteye sahilin benim olduğum tarafına geçiyor. Korktuğum şey yanıma geliyor… Haktan kadın kuaförü. 14 yıl önce hayatı öğrenmek için okulu bırakıp girdiği bu mesleğe sıkı sıkı sarılmış bir çocukluk arkadaşım. Aile yapısına ve genel olarak tipine hiç yakışmayan küpesini ve onu ara ara mahallede görüyordum ve mümkün olduğunca ondan kaçıyordum. Sıkıcı sohbeti ve gereksiz el şakalarıyla beni hayattan soğutan, çocukluğuma dair hatırlamak istemeyeceğim bir yan karakter. Haktan’ın babası her akşam aynı saatte top oynadığımız alandan geçerek işten eve dönüyor, eğer Haktan top oynayanların arasındaysa onu döverek yanında götürüyordu. Haktan top oynamaktan başka bir yaramazlık yaptığında, yine aynı babası onu evde, camı oyun oynadığımız alana bakan tuvalete kitliyordu. Arada onun yanına gidip halini hatırını soruyor, bazen bakkaldan aldığımız fındıkları, fıstıkları ona uzatıyor, maymun gibi besliyorduk onu. İşte bütün gereksiz samimiyetiyle yine, belki de hayatımın en güzel gününde karşıma çıkıyor, Haktan. Bayadır görüşmediğimizi, beni özlediğini şerefsiz olduğum ithamıyla hatırlatıyor ve kıçının yanıyla beni ortaya ittirip yanımıza oturuyor. Güzelliğe “Merhaba yenge” şeklinde selam veriyor. Onu kelime seçimleri konusunda uyarıyorum, güzellik sessizliğini koruyarak telefonuna dönüyor. Belki biraz sohbet edersem gider diyerek büyük bir hata yapıyorum ve ona halini hatırını soruyorum. Uzun uzun naptığıyla ilgili boş gereksiz detaylar anlatıyor. Her iki elinin parmak uçlarındaki saç boyası izlerini fark ediyorum, çok canım sıkılıyor. İğreniyorum. Hemen onun da emekçi hatta bir zamanlar çocuk işçi olduğunu kendime hatırlatıp durumu daha kabul edilebilir bir noktaya çekmek istiyorum. Olmuyor, hiç sevmiyorum bu herifi. Hayatından bahsederken bir anda duraksayıp beni dirseğiyle dürtüyor güzelliği işaret ederek. Sus anlamında birtakım hareketler yapıyorum, bileğinden tutarak kolunu öteye doğru ittiriyorum, sinirlenerek hafif sesimi yükseltiyorum. Haktan benden epey güçlü biri. Dirseğini ittirdiğimi ve sinirlendiğimi fark edince gücünü göstermeye çalışıyor, kolunu benden kurtarıyor ve elini omzuma atıp beni kafa kola alıyor. Onun kafa kolundan kurtulmaya çalışırken, boğuşmaya başlıyoruz adeta. Salak bir güreş tutuluyor aramızda. Bir yandan beni iyice kafa kola alıyor, neredeyse nefesimi kesecek. Götüm tamamıyla güzelliğin açısında, belimin açıldığını hissediyorum, bu bardağı taşıran son damla oluyor. Güzelliğin mabadımı tabak gibi tanıdığını, götümden belime doğru uzanan kılları gördüğünü düşünmek beni çıldırtıyor. Bir gayretle Haktan’ın kafa kolundan kurtuluyorum, Haktan’ın annesine galiz bir küfür savuruyorum, Haktan şakalaştığını düşünüyor ve benim küfrüme anlam veremeyip boş gözlerle bana bakıyor. Alınmış gibi. Ettiğim küfürden pişmanlık duyuyorum ve konuyla ilgili özür diliyorum, onun yaptığı hareketi de eleştirerek. Haktan üzülmüş ve kırılmış bir şekilde “neyse kanka ben gidiyorum” diyor, güzelliğe selam verip kusura bakmamasını söylüyor. Gelişen olayların sonunda nasıl hikayedeki iğrenç adam ben olduğuma ve adamın masum annesine sövdüğüme inanamıyorum. Derin bir pişmanlıkla, fındık sevdiğini hatırlayarak ona güzelliğin elindeki fındıklardan ikram ediyorum. Haktan fındığı alıyor ve ağzına atıyor, yanımızdan ayrılıyor. Haktan’dan kurtulmanın verdiği mutlulukla geri banka oturup 14 yıl sonra yaşadığım büyülü güne devam etmeye hazırlanırken, Haktan’ın birkaç adım ötede boğulur gibi hareketler yaptığını, yardım istediğini fark ediyorum. Hayır Haktan bugün olamaz. Görmezden gelemiyorum, hemen kalkıp Haktan’ın yanına gidiyorum, sağ eliyle bana boğazını işaret ediyor. O sırada sol avucunda bulunan fındıklar yere düşüyor. Boğazına fındık kaçtığını anlıyorum. Heimlich manevrasına ihtiyacı var. Sorun şu ki ben Heimlich manevrası yapmayı bilmiyorum, etrafıma bakıyorum, yardım edecek kimse yok. Güzellik yanımıza geliyor, durumu hemen algılayıp Haktan’a Heimlich manevrası yapmaya çalışıyor ama nafile. Zaten küçücük biri gücü yetmiyor. Haktan’ın arkasına ben geçiyorum, birkaç kez hatırımda kaldığı kadarıyla manevrayı deniyorum ama olmuyor. Yola doğru koşuyorum arabaları durdurmaya çalışıyorum ama bir tane vatan evladı bile durmaya yanaşmıyor. Etraftaki insan namına kimse yok. Bize en yakın kişi 100 metre ilerde balık tutuyor, bağırıyorum duymuyor, duymamasının balık tutmasıyla bir ilgisi var galiba diye düşünüyorum. Bunu düşünürken şu an niye böyle bir şey düşünüyorum diyerek kendime kızıyorum, adam ölüyor. Biraz sonra Haktan dizleri üzerine çöküyor ve yüzü gittikçe morarıyor. Güzellikle birbirimize bakıyoruz. Allah’ım bu ne güzellik. Telefonunu çıkarıp ambulans çağırıyor, akıllıca. Son bir gayretle Haktan’a tekrar müdahale ediyorum ama tedaviye yanıt vermiyor. Koskoca memlekette Heimlich manevrası yapmayı bilmeyen iki kişi olarak en zor anında Haktan’ın yanında olmamız, onun şanssızlığı. Haktan birkaç dakika sonra tüm müdahalelerimize rağmen boğularak hayatını kaybediyor. Donmuş bir vaziyette Haktan’ın cesedinin yanına çöküyorum, kıvırcık saçlarına, biçimsiz yüzüne ve son derece gereksiz küpesine bakıyorum. Güzellik ağlamaya başlıyor. Onu banka oturtuyorum ve teselli etmeye çalışıyorum. Hüngür hüngür, titreyerek ağlıyor. Sarılıyorum, 14 yıl sonra ilk kez. 14 yıldır bu kucaklamanın hayalini kuruyordum ama böyle değil. Haktan giderayak tüm hislerimi anlamsızlaştırıyor. Kulağımda yoğun bir uğultu var. Güzellik çantasındaki çiçekten bir dalı alıp Haktan’ın cesedinin yanına koyuyor. Bu hareketi niye yaptığına dair bir anlam bulamıyorum, aramıyorum da. 14 yıl sonra hayatımın aşkıyla koşu yarışı yaptığım bir günde, 14 yıl önce beraber top oynadığım adamın hem ona fındık verdiğim hem de Heimlich manevrası yapmayı bilmediğim için, benim yüzümden ölmesine inanamıyor vaziyette, kuru yük gemilerine bakmayı sürdürüyorum.
Haktan’ın cenazesindeyim. Aramalarıma iki gündür dönmeyen güzellikten mesaj geliyor, heyecanlanıp açıyorum.
“Bir 14 yıl daha görüşmeyelim.”