Bir Arabanın Otopsisi: İrfan Alış’ın Satılık Araba’sı

Bir otomobilin sileceklerinden müzik çıkar mı? Çıkar. Peki, bir domates insanı uğraştıracak kadar önemli olabilir mi? O da olur. İrfan Alış’ın senaryosunu yazdığı, oynadığı ve Orhun Bora Çetin’in yönettiği Satılık Araba (2018), hayatın bu tuhaf sorularına cevap vermekten çok, soruların kendisiyle oyalanıyor. Benim sinemada sevdiğim şeylerden biri de bu. Bir hikâyenin illa bir yere varması, karakterin bir şey öğrenmesi, seyircinin de koltuğundan kalkarken cebine bir hayat dersi koyması gerekmiyor. Bazen bir film, bir insanın arabasıyla geçirdiği zamana bakıyor ve o kadar. Ama o kadar dediğimiz şeyin içinde bir ömür olabiliyor.

İrfan Alış’ın arabası satılacak. Borçlar var, hayat var, hayatın insanı zaman zaman kendi eşyalarıyla pazarlık masasına oturtan o bildik zorunlulukları var. Fakat otomobil, sahibinin gözünde ikinci el piyasasının soğuk rakamlarından ibaret değil. Film boyunca araba bir ulaşım aracından çok, insanın hayatına eşlik eden başka bir canlı gibi beliriyor. Alış’ın onunla konuşması, sileceklerin hareketinden ritim çıkarması, otomobili bir tür müzik aletine dönüştürmesi boşuna değil. Bir başkası için arızalı ya da sağlam bir makine, onun için metronom. İnsan dünyayı kendi işine yaradığı biçimde değil, bazen kendi yalnızlığına uyduğu biçimde kullanıyor.

Silecekler çalışıyor. Bir sağa, bir sola. Bir sağa, bir sola. Sinemada kimi zaman bir yüzün birkaç saniye fazla tutulması, bir kapının kapanması ya da bir karakterin hiçbir şey söylemeden beklemesi, bütün bir diyalogdan daha fazla şey anlatır. Burada da sileceklerin tekrarlayan hareketi, gündelik hayatın içinden çıkmış küçük bir ritim makinesine dönüşüyor. Ben bu sahneyi, bir şairin dünyayı dinleme biçimiyle sinemacının dünyaya bakma biçiminin birbirine değdiği bir yer olarak görüyorum. Şiir, bazen kimsenin duymadığı bir sesi işitmekse sinema da o sesi görüntünün içine yerleştirebilmek. İrfan Alış, arabasının sileceklerinde yalnızca mekanik bir hareket değil, müziğe dönüşebilecek bir ihtimal görüyor.

Filmin yolculukları da bu yüzden önemli. Alış arabayla dolaşırken insanlarla karşılaşıyor, onları yanına alıyor, sohbet ediyor. Otomobilin içi böylece bir ulaşım mekânından çıkıp geçici bir anlatı odasına dönüşüyor. Yan koltuktaki insanın hikâyesi, yolun kendisi kadar önemli hâle geliyor. İnsanlar konuşuyor, bir şeyler anlatıyor, bazen kendi hayatlarından beklenmedik parçalar çıkarıp ortaya koyuyorlar. Bunların içinde yazılmış diyalogların pürüzsüzlüğünden çok, hayatın kendi konuşma biçimini duyuyorum. Birinin anlattığı şey, başka birinin hikâyesine ekleniyor. Film, insanları yalnızca başkarakterin yolculuğuna hizmet eden figürler olarak kullanmak yerine, onların da kendilerine ait hayatları olduğunu hissettiriyor.

Wim Wenders’in Alice Kentlerde filmini düşündüm. Philip Winter’ın elinde fotoğraflar, yanında Alice, önünde birbirine benzeyen yollar ve bir türlü tamamlanamayan bir arayış vardır. Fotoğraf çekmek, bir yeri kaydetmek demektir ama insanın gördüğünü gerçekten kavrayabildiği anlamına gelmez. Wenders’in filminde yol, iki karakteri bir hedefe ulaştırmaktan çok, birbirlerine yaklaştırır. Satılık Arabada da otomobilin içinden geçen hikâyeler bana bunu düşündürdü. Elbette Alış’ın arabasıyla Wenders’in yolculuğu aynı şey değil. Birinde bir çocukla birlikte şehirlerin arasında kaybolurken diğerinde bir otomobilin satışa çıkarılmasıyla başlayan, gündelik hayatın içinden bir yolculuğa çıkıyoruz. Fakat ikisinde de asıl mesele varılacak yer değil, yol boyunca insanın karşısına çıkanlar. Bir otomobilin silecekleri, yan koltuktaki yabancının anlattıkları, yolun ortasında beliren bir ayrıntı… Bunlar, hikâyenin küçük parçaları olmaktan çıkıp hayatın kendisine dönüşüyor. Benim için sinemanın edebiyatla en çok yaklaştığı yer de burası. Bir romanın sayfaları arasında karşılaştığımız, olay örgüsüne doğrudan hizmet etmeyen ama kitabı bitirdikten sonra aklımızda kalan ayrıntılar gibi, Satılık Arabada da bazı sahneler olayın kendisinden daha uzun yaşıyor. İnsan bir filmi bazen ne anlattığı için değil, dünyaya bakışını azıcık değiştirdiği için hatırlıyor.

Bir de domates meselesi var. Filmde tek bir domatesin yetiştirilmesinin bile bir uğraşa dönüşmesi, benim en sevdiğim türden ayrıntılardan. Çünkü sinema bazen dünyayı değiştirecek büyük bir olay bulmak yerine, insanın bir domatesle başaramadığı ilişkiyi anlatır. Bir domates yetiştirmek, otomobil satmak, yola çıkmak… İlk bakışta birbirinden ayrı duran bu işler, aynı hayatın içine yerleşiyor. İnsan bir yandan geçim derdinde, bir yandan bir şeyleri büyütmeye, üretmeye, devam ettirmeye çalışıyor. Bütün bunların ortasında mizah da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hayatın trajikomik tarafı tam burada. İnsan büyük meselelerin altında ezilirken küçük bir domatesin peşinde de ciddi ciddi uğraşabiliyor.

Alış’ın müziği de filmin dünyasına dışarıdan eklenmiş bir süs gibi durmuyor. Peyk’in şarkılarından bildiğimiz o gündelik hayatla iç içe olma hâli, burada yolun ve karşılaşmaların içine karışıyor. “You Betcha” ve “Denizdeyim” gibi parçalar, filmin müzikal hafızasını genişletirken anlatının kendi ritmini de kuruyor. Sanki film, görüntülerle anlatamadığı yerde müziğe başvurmuyor da ikisini aynı masaya oturtuyor. Kitap okurken kenara not düştüğüm cümleler gibi, şarkılar da görüntülerin yanına kendi anlamlarını bırakıyor.

Şimdi Satılık Arabaya İrfan Alış’ın ardından yeniden bakınca, sileceklerin ritmi ister istemez başka türlü duyuluyor. Bir zamanlar bir otomobilin içinden çıkarılan o ses, şimdi geride kalan bir insanın sanatına açılan küçük bir kapı gibi. Fakat Alış’ı yalnızca yokluğuyla hatırlamak istemiyorum. Onun insanlarla konuşma, onları dinleme, sıradan görünen şeylerin içinde bir hikâye bulma biçimi de burada duruyor. Bir filmde, bir şarkıda, bir yolun üzerinde.

Belki de Satılık Arabanın en güzel tarafı, ayrılığı büyük harflerle yazmaması. Araba satılacak, yollar bitecek, insanlar inecek. Hayat devam edecek. Ama insanın bir eşyaya, bir sese, bir yol arkadaşına yüklediği anlam, onunla birlikte kapıdan çıkıp gitmiyor. Geriye sileceklerin ritmi, yarım kalmış bir sohbet, yetiştirmeye uğraştığımız bir domates kalabiliyor.

Ben filmi bitirdiğimde bir arabanın satışından çok, insanın dünyayla kurduğu o kendine özgü ilişkiyi düşündüm. Bir otomobili arkadaş edinmek, sileceklerden şarkı çıkarmak, yol boyunca tanımadığın insanları dinlemek… Bunlar bana hayatı büyük sözlerle açıklamaya çalışmayan bir sanat anlayışını hatırlatıyor. İrfan Alış’ın ardından geriye kalan da biraz bu. Dünyaya dikkatle bakmak, insanlara kulak vermek ve en sıradan şeyin içinde bile bir ses bulabilmek. Araba satılık. Yol bitmiş değil. Silecekler durmuş olsa da ritim bir yerlerde sürüyor.

En Yeniler

Çeyrek Asra Doğru Ekim Geçidi

Gülsün Erbil’in ülkemize kazandırdığı Ekim Geçidi Sergi dizisi ilk...

Harf Şiir Dergisi Yayın Hayatına Başladı

Şiirin özgür, bağımsız ve çok dilli alanı Harf Şiir Dergisi,...

Ölüler Pazarı – Mihriban Kurt

Babaanneme   Yazık yavrucağa, babasını hiç tanımayacak, dedi biri. Kim olduğunu...

Buzdokuz’un 32. Sayısı “İfadeci – Kavramsal Şiir” Dosyasıyla Yayımlandı

Buzdokuz Şiir Teori Eleştiri dergisi Ekim-Kasım-Aralık 2026 sayısıyla 7....

Seán Dunne – Üç Aşk Şiiri

Âşık Kadın Gözkapaklarımda duruyor, saçları saçlarıma karışmış. Ellerimin biçimini almış, gözlerimin rengini. Gölgemde yitip...

Bir Gramofon İğnesi Kırık – Barış C. Yıldırım

Çoktan sustu sana aldığım antika gramofon çalmaya devam etse de...

Benzer İçerikler

Bedenin Sınırında: Eric Rohmer’in Claire’in Dizi Filminde Arzu ve Dokunulmazlık

Eric Rohmer'in 1970 tarihli filmi Le Genou de Claire (Claire'in Dizi) üzerine düşünmeye her oturduğumda, beni asıl meşgul eden şey filmin anlattığı hikâye değil,...

Ece Ayhan – Öküz’lemeler

Ön Açıklama: Bu metin 2004 yılında "Sel Yayıncılık" tarafından Yayınlanmış olup baskısı bulunmamaktadır. Uzun yıllardır baskısı olmaması adına bu kısa kitapçığı sizlerle buluşturmak istedik....

Yayoi Kusama, Balkabağı ve İsot

400 Yıl önce Urfa’da kimse isotun tadını bilmiyordu. Bunu düşünmek hâlâ tuhaf geliyor. İsotsuz bir Urfa’yı bugün tahayyül etmek güç; oysa orada doğmuş, ölmüş, âşık...