Deniz Göktaş neyi başardı?

Özlem Sagon

 

 

 

Komedyen Deniz Göktaş, Ölü Deniz gösterisini Youtube’a yükledikten kısa süre sonra milyonlarca izlenme sayısına ulaştı. Bu sırada gösteriyi izleyen herkesin aklına aynı soru geldi: Deniz Göktaş tutuklanacak mı?

Bu sorunun herkesin aklına gelmesi tesadüf değildi elbette. Deniz Göktaş’ın yarattığı etki yalnızca zekasından ve yaptığı şakaların gücünden kaynaklanmıyordu. Aynı zamanda uzun zamandır boş bırakılmış bir kamusal alanı doldurdu. Türkiye’de epey vakittir hem popüler hem entelektüel hem de buna rağmen muhalifliğini sürdüren kamusal figürler göremiyoruz. Öyle olanlar ise ya sistem tarafından etkisizleştirildi, ya ekonomik olarak yalnızlaştırıldı ya da kendi tercihleriyle susmaya yöneldi. Bunun sonucunda sanat giderek eleştiren değil, tüketilen; düşündüren değil, oyalayan bir alana dönüştü.

Göktaş’ın belki de en büyük başarısı, politik mizahı yeniden geniş kitlelerin gündemine taşımasıydı. Uzun yıllardır siyaset konuşmanın seyirci kaybettireceği, eleştirinin kariyere zarar vereceği düşünülüyordu. Deniz Göktaş bunun aksinin mümkün olabileceğini gösterdi hepimize. Milyonlarca insan, tam da politik olduğu için onun gösterilerini izledi. Bu, yalnızca bir komedyenin başarısı değil; toplumun hala hakikati aradığının da göstergesiydi. Bugün milyonlarca insanın bir stand-up gösterisini yalnızca gülmek için değil, memleketi anlamak için de izlemesi bu yüzden önemlidir. Deniz Göktaş bunun hala mümkün olabileceğini gösterdiği için toplumsal açıdan çok önemli bir yere sahip.

Bugün hemen hemen her alanda başarı, takipçi sayısıyla, gişe rakamıyla, sponsorluklarla veya kazançla ölçülüyor. Böyle bir dönemde bir insanın kendi kariyerini büyütmek yerine, kariyerini toplumsal bir söz söylemenin aracına dönüştürmesi giderek istisnai bir davranış haline geldi. Her şeyin giderek bireysel başarıya, marka olmaya ve para kazanmaya indirgendiği bir dünyada hala toplumsal ve politik amaçlar güderek bir şeyler yapılabileceğini hatırlattı. Rahatlıkla herkesin sevdiği, kimseyi rahatsız etmeyen, salonları doldurup yoluna devam eden bir komedyen olabilirdi. Fakat o ağlanacak halimize güldürürken aynı zamanda ağlanacak halimize itiraz etme cüretini gösterecek o öfkeyi açığa çıkarmayı da tercih etti. Asıl başarısı bu. Tüm muhalefet ensesinde kılıçla dolaşırken bir topluma politik mizahın ve itirazın hala mümkün olduğunu göstermesi.

Bugün “aydın” denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca eğitimli insanlar geliyor. Oysa aydın olmanın belirleyici niteliği diploma değil, iktidarla kurulan mesafedir. Aydın, bilgiyi yalnızca kariyeri için kullanan kişi değil; gerektiğinde o bilgiyi ve sahip olduğu itibarı toplum adına riske atabilen kişidir. Deniz Göktaş’ın temsil ettiği ve uzun zamandır toplum olarak ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur. Onu önemli kılan yalnızca ne söylediği değil, söylediklerini söylemeyi “tercih” etmiş olmasıdır. Aynı zamanda efendilerini incitmek istemeyen çakma aydınlarımızın yanında “aydın” olmanın halkının yanında olmayı ve yeri geldiğinde bedel ödemeyi de göze almayı gerektirdiğini hatırlatması.

Bir sanatçı olarak Deniz Göktaş’ın asıl başarısı milyonlarca kez izlenmiş bir stand-up gösterisi icra etmek değildi. Tam da bu yüzden hakkında yaşananlar, yalnızca bir komedyen meselesi olarak değil, sanatın ve kamusal eleştirinin sınırları üzerine düşünülmesi gereken bir mesele olarak görülmelidir. Asıl başarısı bir sanatçının hala halkının yanında durabileceğini, popülerliğini iktidarla iyi geçinmek için değil hakikati söylemek için kullanabileceğini göstermesiydi. Belki de bu yüzden bugün konuştuğumuz şey yalnızca bir komedyen değil; sanatın toplumdaki yeridir.

Bir sanat eserinin değeri yalnızca estetik niteliğiyle değil, toplumla kurduğu ilişkiyle de ölçülür. Sanat, insanı içinde yaşadığı dünyayla yüzleştirebildiği, onu düşündürebildiği ve itiraz etmeye cesaretlendirebildiği ölçüde kamusal bir anlam kazanır. Bu nedenle “sanat toplum içindir” sözü, sanatın yalnızca propaganda üretmesi gerektiği anlamına gelmez; sanatçının yaşadığı toplumdan, onun acılarından, çelişkilerinden ve adalet arayışından bağımsız olamayacağını hatırlatır. Toplumun sessizleştirilmeye çalışıldığı dönemlerde sanatın görevi de yalnızca eğlendirmek değil, söylenemeyeni söylemek ve görünmeyeni görünür kılmaktır.

Bu yüzden bugün verilmesi gereken asıl mücadele yalnızca Deniz Göktaş’ın değil, temsil ettiği sanat anlayışının mücadelesidir. Çünkü mesele tek bir komedyenin başına gelenler değil; sanatın hala hakikati söyleyip söyleyemeyeceği, sanatçının hala halkının yanında durup duramayacağıdır.

Deniz Göktaş’ın başardığı şey tam da bu… Uzun zamandır unutturulmaya çalışılan bir gerçeği yeniden hatırlatmak. Sanat yalnızca eğlendirmek için değil, düşündürmek; yalnızca alkış almak için değil, gerektiğinde bedel ödemek için de vardır. Bir devlet aklının sanatçılardan korkmaya başladığı yerde aslında korkulan şey sanat değil, hakikatin kendisidir.

 

 

En Yeniler

Düş Yolcusu – Mihriban Kurt

Karanlığın içinden yayılan sesini duyuyorum. Gittikçe yaklaşıyor. Eğilip yanağımdan...

Nina Kibuanda – Kelimeler

Kelimeler Kelimeler Kelimeler gökgürültüsü için Kelimeler lütuf için Kelimeler almak için Hayır, geri vermemek...

Alper Çeker’in Yeni Kitabı “Bir Deli Muhabbeti” Flu Kitap Tarafından Yayımlandı

“Size Anne Diyebilir miyim? Bir Deli Muhabbeti steril, fazla düzgün,...

Fadhil Al-Azzawi – Tren İstasyonunda Bir Film

Çeviren: Kemal Küçükgedik Kışın bir tren istasyonunda, uzun bir seyahatten...

Serdar Aydın ile Arabesk Antolojisi Kitabı Üzerine Söyleşi

“Cohen ya da Dylan’a, yazınsal anlamda Gürses ve Gencebay’dan...

Sabine Schiffner – Büyük Bir Zevkle

Çeviren: Burak Ş. Çelik annem öğretir bana nasıl konuşacağımı dilini düşün der...

Benzer İçerikler

Kadının Adı Gerçekten Yok mu? – Nehir Hilavin

Nehir Hilavin Kadının Adı Gerçekten Yok Mu? Türkiye'deki Bekaret Tartışmaları ve "Kadının Adı Yok" Romanı Hakkında  Arkadaşlarımız hep bizim bahçeye geliyor.  Kızları da erkekleri de çok seviyorum, aralarında...

76. Berlin Film Festivali’nin En Büyüğü: İlker Çatak’ın Sarı Zarflar’ı Ne Anlatıyor?

76. Berlin Film Festivali’nden o meşhur Altın Ayı ile dönen Sarı Zarflar, sadece Türk sineması için bir gurur tablosu değil, benim gibi sinemanın içinde...

Işığın Eşiğinde Bir Ev, Zamanın İçinde Bir Rüya: “Rüzgarın İlk Nefesinde”

Bazı filmleri, kitapları ya da insanları daha tanımadan seveceğini bilirsin. Sadece tek bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin ya da ışığın bir eşiğe düşüş...