Üçüncü Perşembeler – İlda Sorel

Doktor bana bunun “küçük bir prosedür” olduğunu söylediğinde, yüzündeki ifade sanki kelimeleri değil de başka birinin hayatını anlatıyordu. Masanın üzerindeki dosyaya bakarken konuşuyor, gözleri benimle aynı cümlede buluşmayı reddediyordu. “Bunu ayda bir yapacağız,” dedi. “Sadece takip.” Takip edilen şeyin ben olup olmadığımı o an anlamadım.

İlk kez ameliyathaneye benzeyen o beyaz odada uyandığımda, tavandaki ışıklar birer açılmış yara gibi parlıyordu. Yanımda duran hemşire ismini söylemişti ama zihnimde tutamadım. İsimler artık insanlara değil, hareketlere aitti: iğne, bant, steril örtü, geri çekilme. Sırtımda ince bir sızı vardı. Sanki biri içimdeki bir şeyi ödünç almış da geri koymayı unutmuş gibiydi. Sonra bana küçük bir şişe gösterdiler. İçinde berrak bir sıvı. “Beyin omurilik sıvın,” dedi doktor. Bunu söylerken gurur duyulacak bir şey anlatıyormuş gibi değil de doğal bir süreçten bahsediyormuş gibiydi. Sıvıya baktım. Kendime baktım. Hangisi bendim, bilmiyordum. Her ayın üçüncü perşembesi aynı şey oluyor. Artık günleri takvimden değil, sırtımdaki bekleyişten anlıyorum. O gün geldiğinde midemde ince bir boşluk açılıyor. Ne açlık ne korku; ikisinin arasında bir yer. Adı olmayan bir hissin vücut bulmuş hali. Hemşire odama girdiğinde hep aynı cümleyi kuruyor: “Hazır mısın?”

Hiçbir zaman hazır olmuyorum ama her seferinde başımı sallıyorum. Hazır olmak, burada sadece teslimiyetin daha düzgün söylenmiş hali. Beni yan çeviriyorlar. Sırtım açıkta kalıyor. Soğuk antiseptik pamuk derime değdiğinde, sanki bedenim kendini hatırlıyor ve hafifçe geri çekiliyor. Sonra o iğne. Her seferinde aynı noktaya değil ama hep aynı hatıraya. Bir şey çekiliyor benden.

Bu sefer farklı olan, sıvının berraklığıydı. Doktor, “iyi görünüyor,” dedi. “Temiz.” Temiz kelimesi bana hiç güven vermedi. Temiz olan şeyler genelde bir şey saklar. O gün eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım. İnsanların yüzleri vardı ama hepsi biraz silikti. Sanki dünyaya biraz fazla steril bakılmıştı. Elimi cebime attığımda küçük bir etiket buldum. Şişelerden birine ait olan o ince plastik etiket. Üzerinde ismim yazıyordu. Demek ki bir parçam yine unutulmuştu. O geceden sonra kokuları fark etmeye başladım. Önce suyun kokusu değişti. Duş alırken, suyun içinden hafif tatlı bir koku yükseliyordu. Metalik değil, daha çok… sıcak. Sanki bir şey çözülüyordu. Banyo aynasında kendime baktığımda gözlerim biraz daha parlak görünüyordu. Ya da ben artık onları daha iyi görüyordum.

Sonra rüyalar başladı. Bir odadayım. Beyaz değil, sonsuz bir mutfak gibi. İnsanlar tezgâhların arkasında çalışıyor. Hepsinin üzerinde aynı önlük. Benim sıvım, büyük cam kaplara boşaltılıyor. Karıştırılıyor. Tadına bakılıyor. Birisi “mükemmel,” diyor. Ama ben nerede olduğumu anlamıyorum. Bir gece uyandığımda sırtımda hafif bir nem vardı. Aynaya baktım. Derimde çok küçük, neredeyse görünmeyen bir çizgi. Yeni değil ama ilk kez fark edilmiş gibi. Parmağımı üzerine koyduğumda, içimden çok hafif bir titreşim geçti. Sanki içimde bir şey, dışarıyla iletişim kurmayı öğreniyordu.

Ertesi ay kontrol randevusuna gittiğimde doktor dosyaya uzun süre baktı. Normalden daha uzun. Sonra başını kaldırdı. “İlginç,” dedi. İlginç kelimesi de “temiz” kadar rahatsız ediciydi. “Ne oldu?” diye sordum. “Hiçbir şey,” dedi. “Sadece… veriler çok stabil.” Veriler. Ben artık bir veri olmuştum.

Hemşire bana gülümsedi. Onun gülümsemesi her zaman yarım kalmış bir hareket gibi duruyordu. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyordu ama neden orada olduğunu unutmuştu. İşlem sırasında bu kez sıvı daha hızlı aktı. Daha sıcak. Ya da ben öyle hissettim. Sırtımdan çekilen şey sadece sıvı değildi bu kez. Bir tür hafıza gibi. Bir tür ağırlık. Sonrasında eve döndüğümde yemek yiyemedim. Ama aç da değildim. O gece mutfakta otururken buzdolabının içinden gelen ışığa baktım. İçerideki şeyler bana aitmiş gibi görünmüyordu. Paketlenmiş gıdalar, şeffaf kaplar, etiketler… Her şey bir tür geçicilikle mühürlenmişti. Ben de öyleydim artık. Sadece daha büyük bir kapta. Bir süre sonra telefonuma bir mesaj geldi. Hastaneden değil. Numara yoktu. “Takip devam ediyor.” O an anladım ki takip edilen şey sadece bedenim değildi.

Bir hafta sonra, sırtımdaki çizgi büyüdü. Çok değil. Ama bir şeyin kapandığı yerden tekrar açılması gibi. Duşta su o çizginin üzerinden geçerken, kısa bir an için suyun akışı değişiyor gibi oldu. Sanki su beni tanıyordu. O gece evin içinde dolaştım. Işıkları açmadım. Aynada kendime baktım. Ve ilk kez sırtımı görmek istedim. Eğildim. Ve orada, çok hafif bir buğu gibi, derimin altında bir hareket vardı. Sanki içimde bir şey nefes alıyordu. Ertesi randevuda bunu söylemeye karar verdim. Ama söyleyemedim. Çünkü doktorun yanında başka bir doktor daha vardı. Sonra bir hemşire daha. Sonra bir resepsiyonist. Hepsi bana bakıyordu ama kimse gerçekten beni görmüyordu. “Devam edebiliriz,” dedi doktor. “Ne devam ediyor?” diye sordum. Cevap vermedi.

İşlem sırasında bu kez gözlerimi kapatmadım. Sıvı çekilirken, içimde bir boşluk değil de bir açıklık oluştu. Sanki bir kapı değil ama bir çağrı. Ve o çağrıya cevap veren yalnız ben değildim. Bir an için, odadaki ışıkların ritmi değişti. Ya da ben öyle sandım. Sonrasında bana her zamanki gibi su verdiler. Bir şeker verdiler. Bir “iyi misin?” sordular. Hepsine otomatik cevaplar verdim. Çünkü artık cevaplar benim değil, prosedürün bir parçasıydı. Eve dönerken otobüste uyuyakalmışım. Rüyamda sırtımdan akan şey artık sıvı değildi. Bir nehirdi. Ve insanlar o nehirden içiyordu. Benden. Ama acıtmıyordu. Aksine, herkes biraz daha canlı görünüyordu. Uyandığımda otobüs son duraktaydı. Şoför bana baktı ama bir şey demedi. Eve yürürken güneşin ışığı farklıydı. Daha sıcak değil. Daha yakın. Aynaya baktığımda sırtımdaki çizgi artık yoktu. Onun yerine, çok ince bir nabız gibi atan bir iz vardı.

Ve ilk kez, bunun benden alındığından emin değildim. Belki de bir şey verilmişti. Telefonum tekrar titredi. Bu kez mesaj daha kısaydı: “Devam.” Ve ben, ilk kez, randevuyu beklemek yerine günleri saymaya başladım.

 

En Yeniler

Kirazın Tadı: Israr Etme Kardeşim Öldüm De Geldim!

Galaksinin en güzel kirazını sabahın beşinde ağzına atıp merdivenin...

Buluntu’nun Temmuz-Ağustos, 11. Sayısı Çıktı

Basın Bülteninden: Buluntu’nun Temmuz-Ağustos 2026 sayısını okurlarla buluşturduk. Yolculuğumuzun temelinde...

Fawziyya Abu Khalid – Annenin Mirası

Anne Bana düğün için gerdanlıklardan oluşan bir miras değil, darağacına baş...

Hükümet.exe v2.0 – Azimet Avcu

Bu hükümet Kavuklunun yanında Pişekâra sahne vermiyor, Onu anladık. Nasrettin Hoca'ya Kayyum atıyor, Onu da...

“Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli” Belgeselinin Afişi Ve Fragmanı Yayımlandı

Sanat tarihimizin önemli figürlerinden Mehmet Güreli'yi anlatan “Sıcak Bir...

Baltasar Lopes da Silva – Oğlum

Nicholas, oğlum, içeri gel. Neredeydin Nicholas, neden ölü oyuncağını sürükleyip duruyorsun? Nicholas,...

Benzer İçerikler

Bir Ornitoloğun Kuşlara İhtimam Çağrısı: Nihat Özdal’ın “Ornitolog”u* – Anita Sezgener

“O yaz ilk defa, bazı pencerelerin içeri değil dışarı da açılabildiğini öğrendim.” Tünekler Birinci tünek: Bir pencere dışarı açılırsa. Biz dışarıda mı kalanız? Kuşların işitmediğini mi sandık? Bizim işitmediğimizi...

Bekar Kızın Falında Çıkan Çita – Zeynep Karaca

ben bir Çita’yım bazı özelliklerim hakkında uzun uzun konuşmak isteyen dünyanın en hızlı kara hayvanıyım sadece üç saniyede saatte 112 kilometreden fazla koşabilirim Afrika’nın nesli en çok tehlike...

Düş Yolcusu – Mihriban Kurt

Karanlığın içinden yayılan sesini duyuyorum. Gittikçe yaklaşıyor. Eğilip yanağımdan öpüyor ve kulağıma fısıldıyor. “Bir düşü gerçek kılmaya…” Uyanıyorum, yanımda uyuyor. Bu da bir rüya olabilir,...