Dalganın çakıllardan çekilmesini ve
kumsalı ezen adımları duyuyordu
Görenler bir sessizliği diliyor sanırdı
Sökülen günde
iri ufak sözcüklerle esiyordu rüzgar
önce kulaklarının içine uğultuyla dolarak
Anlıyor muydu, seçiliyor muydu sözcükler,
bildiği bir dil miydi kuşların şakıdığı?
Oturmuş bir anı parçalarına ayırıyordu
Damlanın kızgın taşta çatlamasını,
ağustos böceklerini,
“Bu nasıl iş” diyordu annesi
“anlamıyorum”
sevgilisini,
koltuk altından dirseğine süzülen teri duyuyordu
Bir vişneyi eziyordu kırlangıçlar gökte
Saçılıyordu kızıl hareler ve
bulaşıyordu mavinin gün görmedik yerlerine
Güneş damlaları parlıyordu kuru kurak alnında
Tuzundan yanıyor olmalıydı dudaklarının çatlağı
Oysa öptüğü kehribar yontuyordu ağzını
Dere yataklarına dolan bir çavlan gibi
Sokulup, öptüm dudaklarını.
Görenler bir sessizliği diliyor sanırdı
Martıların uzaklığı muştulayan çığlıklarında
bileyliyordu ufuk kendini
Kaya oyuklarındaki yankıyı dinliyordu
içine dolan deniz çınlarken
Ağaç kabukları çatlıyor
kozalaklar
kökler
otlar
Bir avuç suya kavuşmak içindi zahterin burcusu
Bir avuç,
parmak dipleri nasırlı,
tırnakları düzensiz,
boğumları incelikli
Ayasını kumsala saplamış
Filizlerini bekliyordu
Sinekler
kara sinekler
arılar ve devrilir gibi dönen meyve sinekleri
çiziyordu göğü
Elinden emziği düşüyordu bir çocuk vurulunca
Dağlar ağrıyarak çöküyordu toprağın göğsüne
Guğurdayan kumru biliyordu,
Kızgın taşta mırlanan kedi,
Kendini çiçekleyen zeytin,
Bir akşamsefası açılıyor usulca
Bir çift göz yumuluyordu.
Görenler bir sessizliği diliyor sanırdı
Yengeçler çekiliyor gölgeli taş boşluklarına tıkırdayarak
İşçiler birer tahta kurusu,
deşiyordu yeryüzünün kılcal damarlarını
Bir döşek ve süt parası için lazımdı bu.