
Merhaba sevgili Zeynep Karaca. Açık konuşayım, “Vizöre Tutulmak”ı elime alınca karşıma klasik anlamda bir sinema kitabı çıkmadı. Daha çok yıllardır filmlerin içinde yaşayan birinin hafızası çıktı karşıma. Bir sayfada Tarkovski dolaşıyor, öbür tarafta Ömer Kavur’un gecesi beliriyor, sonra bir anda Kieslowski’ye, Bergman’a, Zeki Demirkubuz’a geçiyoruz. Ama bütün bunların arasında hep aynı şey hissediliyor: Sinemaya uzaktan bakan biri değil, onun içinde yaşayan biri konuşuyor. O yüzden şuradan başlamak istiyorum; şiirle sinema arasında nasıl bir ilişki var sence? Şair dediğimiz insan biraz da görüntüyle düşünen biri midir? Sana “şair sinemacı” desek kulağına nasıl gelir?
Bana “şair sinemacı” desen kulağa nasıl gelir bilmiyorum. Ben sadece film izlemeyi ve filmlerle düşünmeyi seviyorum. Görüntünün gücünden elbette besleniyorum. Ama şiirlerime konu olan filmler sınırlı sayıdadır. Fabrikanızın Keyfi Yerinde mi?’de birkaç sinema bahsi var. Bunun dışında sırf bir filmden etkilenerek yazdığım birkaç şiirim daha var ama bunlar kitaplarda yok. Sinemayla şiir arasındaki ilişkide ilk ben yokum. Ahmet Haşim sinema üzerine yazıyor. Sonra Nazım Hikmet’in düzyazılarında sinema üzerine yazdığı bir sürü yazı var. Ayrıca filmle sadece teorik olarak değil, pratik olarak da Rusya’da ilgilendiğini biliyoruz. Nazım bu konuda iyi ve temel bir örnek. Bunun dışında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sinema yazıları var. İkinci Yeni’de Edip Cansever’in çok film izlediğini biliyoruz. Sezai Karakoç hem izliyor hem teorisiyle ilgileniyor. Ayrıca bu konuyla ilgili Turgay Anar’ın Sonsuzluğun Yüzleri: İkinci Yeni Şiirinde Görsel Sanatlar kitabına bakılabilir.
Yazılarında dikkatimi çeken başka bir şey de şu oldu: Sen filmleri anlatırken sadece hikâyeyi konuşmuyorsun. Kameranın durduğu yere, oyuncunun bakışına, hatta bazen bir koridorun uzunluğuna kadar gidiyorsun. Bir Wong Kar-wai filmindeki kaybolmuşluk hissiyle Nuri Bilge’nin taşrasını aynı yerden okuyabiliyorsun mesela. Bu bakışın kaynağı ne? Çok film izlemek mi, çok düşünmek mi, yoksa hayatın kendisine biraz film izler gibi bakmak mı?
Bakışın kaynağını belirleyen şey elbette filmler üzerine düşünürken okumalar yapmak. Çok film izlemek de etkili belki ama kendi adıma son yıllarda haftada bir ya da iki film izliyorum. Bir sinefil sayılmam. Belki belli başlı iyi filmleri izlemek ve meselesi olan yapımları çok yönlü okumaya tabi kılmak, bakışın kaynağı olabilir. Bir de tabii filmi mümkün olduğunca yönetmenin bize göstermeyi seçtiği araçlar üzerinden görmeye çalışmak. Elma var ama elma neden dakikalarca yuvarlanıyor, biz onu takip ediyoruz? İşte biraz da çok soru sormak denebilir. Ama temelde çok katmanlı bir düşünceyle filmin bize kendini açtığını varsaymak doğru olur.
Biraz senin sinemayla ilk temasını da merak ediyorum açıkçası. Hani bazı filmler vardır, izleyip geçmezsin; film bittikten sonra da devam eder içinde. Eve yürüyüşün değişir, sokağa bakışın değişir. Senin için o kırılma hangi filmle oldu? İlk kez hangi film seni gerçekten çarptı? “Ben galiba sinemayı başka türlü izliyorum.” dediğin anı hatırlıyor musun?
Anadolu’da doğmuş ve ortaokul yıllarını orada geçirmiş bir çocuk olarak sinemayı ilk gördüğüm yer, lise çağı İstanbul’udur. Öncesindeki deneyimim televizyon ve Yeşilçam filmleri. Lise biter bitmez Taksim’de bir akademiye gitmiştim. Orada gazetecilik eğitimi aldım ama aynı akademide sinema bölümü de vardı. Oradan arkadaşlarım oldu. Onlarla yeni çıkan filmler, kült filmler etrafında izleme ve düşünme pratiği yaptık. Tabii aynı yıllarda bir kısa film çektik. Yıl sanırım 2008 falan. Bu akademi pratiği, benim filmlere başka gözle bakmama vesile oldu. Akademide ders veren hocalar arasında Halit Refiğ gibi isimler de vardı. Buranın tecrübesiyle filmlerin teorik dünyasına da giriş yaptım. Her sinema üzerine düşünen insanı etkilediği gibi Bergman’ın Sessizlik Üçlemesi de bende yeni bir boyut açmıştı. Ama çok eski yıllar olduğu için detaylarına şu an vakıf değilim.
Yerli sinema tarafı da çok ilgimi çekti bu arada. Çünkü ne eski Yeşilçam nostaljisine saplanıyorsun ne de bugünü küçümsüyorsun. Yılmaz Güney’den Zeki Demirkubuz’a, Reha Erdem’den Derviş Zaim’e uzanan başka bir okuma var kitapta. Sence Türk sineması gerçekten kendi dilini kurabildi mi? Yoksa hâlâ başka sinemaların etkisinden tam çıkamadık mı?
Bu sorunun cevabını bütün olarak verebilecek yetkinlikte değilim ama şöyle bir gözlemim var: Bizim sinemamız Batı’da olduğu gibi çeşitli akımlardan ya da olaylardan beslenerek gelişen bir sinema değil. Daha çok bireysel çabayla oluşmuş, bir yönetmen etrafında gelişen işler var. O yüzden yönetmenlerin adlarını anabiliriz. Bazıları dönemin politik atmosferine tepki olarak ortaya çıkmış, bazıları tamamen Türkiye ruhu diyeceğimiz deneyimlerden doğmuş ama temelde bir Türk düşünce geleneğinden beslenip ortaya çıkan kişiler değil. Ağırlıklı olarak bireysel çaba ve dönem ruhu görüyoruz yönetmenlerde.
“Vizöre Tutulmak” ismine ayrıca takıldım ben. Çünkü o isimde biraz şu duygu var: Sen filme bakıyorsun ama film de sana bakıyor. Bu kitabı yazarken temel derdin neydi? Bir sinema hafızası mı oluşturmak istedin, yoksa bugünkü hızlı tüketilen film yorumlarının karşısına başka bir şey mi koymak istedin? Çünkü artık herkes film hakkında konuşuyor ama sanki çok az kişi gerçekten film görüyor gibi geliyor bana.
“Vizöre Tutulmak” isminin şiir kitabı çağrışımı olduğunu söyleyen birkaç kişi oldu. “Sanki şiir kitabı adı gibi.” dediler. İsim üzerine düşündüm tabii, sonunda bunda karar kıldım. Çünkü heyecanımı yansıtan bir ifadeydi. Aslında bu yazılar, yıllar önce blogumda hobi amaçlı yazmaya başlamamın ardından gelişti. Bir iddiası olan iş değildi. Zamanla farklı bir yöne evrildi. İlk yazdığım zamanlarda çevremde soruyordum, “Nasıl yazılar?” diye. Sonra “Devam et.” gibi olumlu tepkiler aldım. Bu yorumlardan gelen güçle yazmaya devam ettim. Kitapta ağırlıklı olarak güncel filmler var. Güncel sinemaya dair bir hafıza tutmaya çalışıyorum tabii ama bu benim hafızam. Başkası başka türlü bir yorumda bulunmak isterse yoruma açık.
Kitaptaki Sezai Karakoç yazısına da ayrıca değinmek istiyorum. Açık söyleyeyim, kitapta beni en çok durduran yazılardan biriydi o. Çünkü sadece bir şair anlatmıyorsun orada; neredeyse bir dünya kuruyorsun. Sezai Karakoç’un şiiriyle sinema arasında nasıl bir bağ var sence? Onun dünyasını düşününce aklına hangi yönetmenler geliyor? Tarkovski mi mesela, Bresson mu, yoksa bizim sinemamızdan başka biri mi?
Sezai Karakoç’un film izlediğini biliyoruz. Hatta meşhur bir şiirinin adı da Liliyar, bu bir filmden uyarlama. Ama Sezai Karakoç’ta ilginç olan, sinema teorisi üzerine de düşünmesi ve yazması. Kitaplarına baktığınız zaman birçok yerde sinema yazılarına denk gelmeniz mümkün. Bu yazılarda İslami camiada birçok kişiyi etkileyen “rüya sineması” kavramı ilk kez 1960’ta Sezai Karakoç tarafından ortaya atılıyor. Sonra bunun üzerine Sadık Yalsızuçanlar’dan Ayşe Şasa’ya kadar birçok isim yazıyor. Sinemayla ilgili başka görüşleri de var ama yazının sürprizini bozmamak için burada anmak istemiyorum. Sadece bir tahminim var: Fransızcası olduğu için Fransız Yeni Dalgası’ndan haberdardı ve teorik tartışmalarına vakıftı.
Bunun dışında kişisel bir anımı anlatabilirim. Bir gün Yücel Çakmaklı, Sezai Bey’i ziyarete gelmiş, film çekmek istediğini söylemiş ve “Ne tavsiye edersiniz?” diye sormuş. Sezai Bey de “Meşhur sanatsal yapımlar üzerine, meşhur olmayan oyuncularla çek.” demiş. Tabii Yücel Çakmaklı bunu yapmamış. “Bizi anlamamıştı.” demişti.
Bir şair olarak görüntüyle ilişkin de çok merak uyandırıyor. Şiir yazarken zihninde bazen sahneler oluşuyor mu? Mesela bir Theo Angelopoulos sahnesi ya da Nuri Bilge’nin bozkırı sende doğrudan bir şiire dönüşüyor mu? Hiç “Bu sahne aslında yazıya dökülse şiir olurdu.” dediğin filmler oldu mu?
Saydığın isimlerin ve daha çoğunun filmlerinden şiir olacak temaları bulmak mümkün ama şiirde işimiz kelime, filmde görüntü. Hayatı da görüntülerle yaşıyoruz. Gözümüz sürekli kayıtta. Artık cep telefonlarıyla da her an kayıttayız. Kendi dünyamızın yönetmenleriyiz hatta, sadece adı sanı duyulmamış yönetmenleriz. Görüntüyle bu kadar iç içe olmak elbette şiiri etkiliyor. “Elmanın yürüyüşü bir arzuydu.” dersem niyetimi çok açık ettiğim gibi elmayı da hareketli hâle getirebilirim senin zihninde. Ama bana bir kamera verseydin bunu yansıtmak için elmayı birkaç açıdan çekebilirdim. Bunun gibi şeyler. Sinemada da beni en çok besleyen anlatılar, şiir noktasında sürreal işler. İmgelerin bölünmesi, çarpışması, iç içe geçmesi ve yok olması… Bu tarz filmlerde şiire yaklaştığımı hissediyorum.
Bugünün sinemasıyla aran nasıl peki? Dijital platformlarla birlikte artık herkes sürekli bir şey izliyor ama sanki filmler biraz daha hızlı tüketiliyor. Eskiden insanlar bir Tarkovski filmini bulmak için festival kovalıyordu, şimdi her şey birkaç tık ötede. Ama bu kolaylık sinemayla kurduğumuz ilişkiyi değiştirdi mi sence? Çok izleyip az mı düşünüyoruz artık?
Dijital, hayatın her alanını esir almış durumda; sadece sinemada değil bu. Ama artık bazı meşhur platformlar aracılığıyla filmlere ulaşmak, film izleme deneyimini de değiştirdi. Sinema salonlarının bir büyüsü var. Hem sokağa açılması kapısının sosyalleşmek anlamında hem de filme bir salonda ve geniş ekranda maruz kalma duygusu çok başka bir tecrübe. Hem fiziksel hem zihinsel emek. Artık bu, genç kuşakla birlikte nostaljiye dönüşüyor. Ama belki elli yıl sonra sinema hâlâ eski gücünde olursa tabii, insanlar yeniden sinema salonlarına dönmek isteyebilir.
Evde yaşadığınız deneyim hiç sağlıklı değil. Bilgisayarın başında açtığınız bir filmi yarım saat sonra bırakıp sigara, kahve içebilirsiniz ve sosyal medyada bir şeyler izleyebilirsiniz ama bu bütünlük duygunuzu zedeler. Gerçi artık insanlar uzun süre bir şeye de odaklanamıyor. Yani bence artık filmler deneyimlenen bir olgu olmaktan çıkıyor, sadece bir eğlence aracına dönüşüyor. Bu iyi mi kötü mü, zaman gösterecek gibi.
