Arefe – Muhammed Sinan Yılmaz

“Dünyayı kendi gözünden görmen, ne büyük acı oğlum.”
Hulefa-i Raşidin, Halife Harun Raşit

Saklamana gerek yok. İnsanlar da sözlükler gibi, onlara attığın kavramları kendi indekslerinde arıyorlar. Sen sussan, zaten senin için onu yaparlar. Herkes, kendini tanıdığı en uç, en ‘deli’ kişi olarak konumlayabileceği bir dünya arzuluyor. Arza cevap versen yeter. Sağlıklı taklidi yapmana gerek yok. Ne Dünya koca bir sahne ne de bu bir izlence. Ve zaman, elimizden kayıp da kırılmış bir kavanoza sıkıştırabildiğimiz kadar kumdan evler ve yazlıklar dikmeye çalıştığımız bir oyun değil. Dünya, Sahne, İzlence, Oyun, Zaman— hepsi, öteki her şey gibi, herhangi bir sözlüğün birkaç satırını bayağıca işgal eden birer kavram.

İlkin sözlüğü eline alıyorsun. Önce kapağını kaldır ve önsözünü atla. Hızlıca “A,” “B,” “C,” ve “D!” D, Da, De, Dü; Dün, Dünbal, Dünbe, Dünkü, Dünür, Dünürcü, Dünürleşmek, Dünürlük, Dünürşü, Dünüş- Dünya! Dünya: Güneş sistemine bağlı gezegenlerden biri olan yer yuvarlağı, küre-i arz. Ardından devam ediyoruz. Kitabı kapat. Ters çevir. Sonunda girebiliriz konuya. Sözlüğü tersinden açıyorsun. Orada birtakım matbaacıların uydurduğu kurallar karşılıyor seni. Geç onu. Bize “Zaman” lazım. “Z”desin ve “Zaman”ı arıyorsun. Başında olması lazım, harfin başında, Z, hepimiz zamanı arıyoruz. Açtın! Sözlüğün fontundan “Z” harfi de biraz kum saatine çalıyor. Tane tane elimizden, son gücümüzle sıktığımız sağ avcumuzdan damlarken, Z! bu sefer başında -kitabın sonunda, kendinin başında: Z, Za, Zakir, Zalim, Zalum, Zam, Zaman- Zaman! Ve işte bu kadar, hepsi, bir sözlüğün alelade satırlarını nazlanmadan işgal eden birer kavram, hepsi bu.

O zaman, tabii ki, bir kadın kalçası çizerek başlayalım. Ancak, baştan anlaşalım. Bu öyle sıradan hikayeler gibi bir hikaye değildir. Gerçi bunu da söylemiş olarak hikayeyi yarış atı belleyerek kıyas yapmak istemiyorum ama; bu hikaye çok sesliliğin tahakkümü altındadır. Bu hikayede alkış susar, jokey konuşur; jokey susar, hakem konuşur. Hakem susar, kural susar; ay konuşur. Ay susar, uzay konuşur. Hikaye susar, at konuşur. Ben bu hikayenin yazarı gibi onlardan değilim. Bunu da açık açık söylerim. Oysa onlar; bir kuşun uçuşundaki yağmurlara, kitapların yandığı gözyaşlarına, içki satmayan barların sessizliğine, içi ağzına kadar kar dolu sıcak hava balonlarının patladıklarında çıkardıkları bir bebeğin ilk ağlamasının babasında yarattığı şokla söndürülen sigara izmaritinee benzeyen son kıvılcımlarına aşık olmuşlar. Onlar, ölen maşuğunun kucağında, diş etlerinden akan kanla intiharını bulutlara bağıran aşığa; dokunmadan hayvan öldürebilen sevişmelere, bulutlardan doğan ve soğuk günleri aralayan sıcak hava balonlarına methiyeler yazmışlardır. Çünkü onlar aşkı, var olmanın aciziyeti karşısında zamanın kırbacına direnmek için bulunabilecek tek uyuşturucu sanmışlardır. Ancak, ben, onlardan değilim; ben, bu hikayenin de yazarı gibi, yolunu kaybetmiş gümrahlardan değilim. Ben Reşat, bu arada. Memnun oldum.

Hadi hayal edelim. Bir kadın kalçası; ama nasıl bir kalça… Sarkmasa da, götün bittiği noktada gölgeden muazzam bir çizgi oluşturuyor. Hiç tıraş olmasına ihtiyaç duymayacak kadar asgari, adeta bir şefin yemeğine yapacağı son dokunuşu kadar zarif, parlak, şeftalimsi kıllarla kaplı yüzeyi. O, kasaba kadınının yahut varoşların doğurgan kıçından uzak; o, aristokrasinin veya bugünlerde kendini aristokrasi gibi görünmeye adamışların çocuklukta zorla gittiği bale kurslarından çıkma sıkılıkta değil; dolgun, güzel, meleklerin yahut peygamberlerin taşıyacağı, ya da ancak hayal gücüyle kendine dayatılmış doktrini kıran bir avuç aklın kavrayabileceği mükemmellikte bir kadın kalçası. Uğrunda ne çok şeyin işlendiğinden haberdar ve asilâne umursamazlık tavrı içersinde bir çift zarafet cümbüşü, izlence karnavalı, allahın şahâne sofrası. Bir ısırık için kaç can yandı, kaç gönül çürüdü, ya da, onun gazeliyle çirkinleşmiş akıllar kaç kadın öldürdü? O da, aynı fakirhanesinin önünden akan ırmağa açılıp ağını fırlatan balıkçı gibi; sanki ağını fırlatmamış, sanki, tuzağını kurmamış da sadece intizârı kalmamış, sanki kayığıyla hiç açılmamış hatta hiç umursamıyormuş gibi açılıyor, tuzağını kurup ağını fırlatıyor ve bekliyor ve bekliyor ve bekliyor. Aynı çöldeki vaha gibi bekliyor. Çünkü O mükemmel olan. O bizden olmayan. O öteki. O arzu nesnesi, o eylem mefûlü, o aciz ve masum olan. Bir vaha gibi, ceylana tuzak kuran, bekliyor ve çöl tilkisi de şans eseri bak sen şu işe orada, vah yazık ceylancağıza. Bir ısırık, yalnız, bir ısırık. O ısırık kalçasını kavrayacak dişlerinin arasında ve parçalayacak. Parçalarına, liflerine, teflonlarına, sicimlerine ayıracak. Bir ısırık, sıkıştırıp kıvratacak. Azgın bir keçinin bulduğu ilk dişiyi siktiği veya ölen bir şairin, ki mutasavvıf, Cenab-ı Hakk’a okuduğu gibi bir kuvvetle. O orada, kendi içinde; kendini kendi içine sıkıştırırken; çirkinleşmiş akılların tanım kisvesi altından sırıtıp doğallığımızı siktiği gibi bir ısırık işte. Ama insanlar anlamazlar. Hep yanlış yerlere takılıyorlar. Yukarıdakileri okuyup bambaşka yerlere takılacak. Galiba haklısın amca, sadece kendi kodeksleri için iplik üretilmiş gibi dünyada; şimdi GÜNEŞ görseydi bu yazdıklarımı, aşağıdakilerden hangisini söylerdi?

A) Oğlum, napıyorsun. Reşat, oğlum, yine mi, ama kaç kere konuştuk. Kaç kere konuştuk bunu- hadi oğlum biraz ara ver istersen, mutfağa gel bi çay içelim, ha? Bir hadi müsaitsen mutfağa, gel konuşalım.

B) Sana hep anlatıyorum oğlum. Sana hep diyorum; oğlum, ben sana yazma demiyorum ki hatta bence yazmalısın. Yazıyor olman çok değerli. Hiç bırakma yazmayı. Sakın.

C) Ben sadece, diyorum. Bunları biliyorsun zaten sıkmayayım ama biliyorsun oğlum. Hayat geçiyor. ve gidiyor.

D) İki avcunun arasına alıp sımsıkı tuttuğun bir kavanoz. Tabii ki yaz oğlum. Nasıl bunları yazdıysan ve devam ediyorsan hala yazmaya. Ancak o kavanoz. Boşken bütün renkleri görünen ve sımsıkı tuttuğun. Onu. İstersen önce birkaç kayayla doldurursun. Kalan boşluklara daha küçük taşlar ve sonra çakıl taşları sığar. En sonundaysa kumlarla sıkıştırırsın. Hiçbir boşluk kalmayıncaya ve artık taşıyamadığından elinden kayıp da kırılıncaya kadar o kavanoz. Bu kavanozdan ne öteki ne beri… hayat, geçip gidiyor. Sen bir yarış atı değilsin oğlum. Üzerine kuponlar oynamadık. İstersen biraz ara ver ha oğlum, zaten birazdan amcan gelecek. Önemli olan da bazen hayatta,

E) Hiçbiri yorulduğun bir günün ardından sevmediğin birinin de yanındayken kalkıp da demli bir çay ile tüpsüz sigara içmek. Biraz ara ver istersen oğlum, Çay içmek ister misin? DOĞRU

CEVAP: Hiç sormayacaksın sandım!

Ki bu hikayenin temeli çaydır. Bunu da hiç gocunmam açık açık söylerim. Elimi daldırırken çaya, soğuk Fildişi Çayına ve sıcak kalan tek elimle birleştiriyorken kağıda akan damlaları; bir ve tek ereğim çaydır. O çay ki kendini aşkta kaybetmiş ve varlığından ayrılmıştır. Şimdi, siz bunları okuyorken, yani ben çoktan Hakk’a kavuşmuşken, Fildişi Çayı zannediyorum ki hala akıyor olacak. Ancak benim -ki bir ben var isem- sözlükteki bütün kelimeleri kullansam da anlatabileceğimden pek bir farklı olacaktır. O ki zaten, tutulamazdır. Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. Ve her şey suların altındaydı. Soğuk. Ardından, O’na eşlik etmesi için Kırlangıç yarattı. Bu Tuna acizliğinden yoruldu ve tevazu ile yalvarınca, suya dalması ve toprak çıkarması arz edildi. Bu Kavanoz ağzınaca toprağı yuttuğu kadar çıkartınca, ilk günah doğdu: kibir. Karga’nın kibriyle kaynayan su püskürmeye ve büyük ve küçük tepelerle dalğaları ve volkanları var etmeye başladı. O’ndan, bütün cezasından doğan sıcakların ve yanardağların karanlığında, bir daha tevazu ile af dileyince, Baykuş’a yaşam bulundu ve sıcaklar Güneş ile ışığa sıkıştırıldı. Ve ben, -ki ben var isem- Sıcak ile Soğuğun edebi deviniminde yanan toprağın arasına sıkışmış, bu son soğuk su Fildişi Çayının başında, O’na katılacağım günü bekliyorum. Benim sizin gibi yüce anlamlarım yoktur. Bir ben vardır bilir beni, bir de ben beni… Ve Güneş’in girdiğini görüp susmuş. Güneş, tam muhabbetin ortasında çay ikram ederek, yemeğini bitirmiş müşterileri yavaştan kovmak isteyen garson gibi, ya da, maşuğunun ne parıltısız birisi olduğunu görenin o eski ve her şeyin yani kavuşmanın yaşandığı andan öncesine, henüz hikayenin bozulmadığı ana dönmek istemesi gibi odaya girip Reşat ile Raşit’i pek bir sohbet halinde bulup boş bardakları alarak odadan çıkmış.

Çay, aslında, bu hikayenin temeli. Bunu da gocunmadan yazarım. Bu hikaye, öyle, yeni mezun bir sözlükçünün yarım akılla tanımlayabileceği bir hikaye değildir. Her şey bir ereğe bağlandı artık. Bir çorabın, ayakkabıdan ayağı koruması yahut sevgiliyi azdırması gibi anlamları vardır, veya, sabah metroya-yakın evinden çıkıp Starbucks’ta Stanley’sine kahve koydurtan adamın kahveden zevk almak veya her gün bu bayağı ve bayağı niche zevkine harcayabileceği parası olduğunu kanıtlamaktan öte anlamları vardır. Ancak, benim, ve benim yazdığım bu hikayemin sizin gibi yüce anlamları yoktur. Umarım bu yazdıklarımı, ya da en azından bu kısımlarını, basit bir deneme yazısı olarak tanımlamazsın. Sadece ve aslında ve sadece ve sadece sözlükten ve sözlükçülükten nefret ediyorum.

Bir defasında bir adam tanımıştım. İşin aslı; onunla gözgöze geldik. Benim işim bakışlardadır. Gözler hiç susmadan anlatırken bunca şeyi, neden okuma-yazma öğrenerek eyliyoruz onları. En değerli organlarımızı. Bu adam da tam aksine aşkından kör olmuş bir dervişti. Evvelinden sunulan bir arzuhal doğrultusunda, Cafer ile tebdili kıyafet sokaklara vurmuştuk kendimizi. Bir dergahın şeyhi aleyhinde sözlerdi bunlar. Ama ben, Şeyh Anıl Hakkı Hoca’yı okuduğum için aleyhindeki ithamlara inanamıyordum. Hakikiler’in tekkesine vardığımızda, o koca vadinin girişinde bir adam gördüm. Zaten yerini bildiğim camiiyi yine de adamın ağzından laf koparabilir miyiz diye sormak istedim. Adam -ki Rami diye geçermiş cemaatte- burasının şüphesiz aradığımız yer olduğunu lakin, vadiden geçen ve belli ki vadinin eteğine kurulduğu iki dağ arasında köprü gibi uzanarak vadiyi bölen bu çayın başından maalesef ayrılamayacağını ve misafirlere yol gösteremeyeceğini söyledi. Biz de misafirliğimiz gereğince duyduk ve itaat ettik. Cafer ile adım adım kadrajımıza kurulmuş cami ile saat kulesini büyütürken ne zaman merakıma yenik düşüp arkama dönsem Rami olarak geçen adamın bir elini suya bir elini de defterine soktuğunu görüyordum. Buraya asıl geliş amacımız siyasi olsa da -zira Cafer’in babası, yapılan baskılar altında dayanamayıp meseleyi huzuruma arz etmişti- Hakikiler’in yollarını kaybettiği ve şirke bulaştıkları, göz ardı edilemeyecek ithamlardı.

Ve Güneş’in odayı terkedişiyle Raşit Amca devam etmiş… Pek çok kez güneşini kaybeder insan. Geceyi de var eden uyanacağına inandığı rüyadır. Sözlükçü edasıyla bir vadi tanımlıyorum. Vadi: Arkasında bıraktığı kampüs giderek kadrajında küçülüyor. Ve bu bir kaçış. Bacağındaki çift kırmızı delik, karda bıraktığı izlerine damladığı bu vadide tek kurtuluş mahyanın ışığından ve saat kulesinden kaçmak. Ezan, vadiyi dağlıyor. Vadiye “Allahuekber!”ini bekleyen cemaat açlığı hakim. Harun adım adım kampüsten ve onun bütün suallerinden uzaklaşırken Şeyh’in gölgesinde karartılar havalanıyor. Gel, seninle kadrajı kuralım: Vadi, iki dağın arasında. Burada bir masal yazıyor olsak Kafdağı diye betimleyeceğim iki dağın arasına serili bir vadi ve iki en yüksek noktadan geçen Fildişi Çayı. Şeyh Anıl Hakkı Efendinin (Kuddise Sırruh) ocağı tütüyor. REŞAT Ben de (radıyallahu anh) karantina zamanı kaybettiğim müdürümü hatırlarım. RAŞİT (Mekanları cennet olsun.) Ölüler de hayatta kalmış olanlar her gün helva yer sanır. Bir tek Rami yok saflarda. REŞAT Çünkü o kadrajımızda olmakla meşgul. RAŞİT Harun, Rami’nin defterine hikmet damlattığı çaya ilerliyor. Kadrajımızda hemen seçilen tek detay, pişmanlık içinde saat kulesiyle minarelerden mahyanın ışığını çalan karartılar. Rami, izini bırakmış. Harun’un adımlarının, kanıyla birleşerek vadiye adım adım şiir çizmesini seyrediyor. Âmâ burnu bir köpeğinki gibi. “Hepsi, hepsi senin suçun! Senin yüzünden! Bir anlamı mı kaldı? Bir anlamı var mı artık!” Hadi Reşat, annen çağırdı seni mutfağa oğlum. Bekletme onu. Annen seni suçüstü yakaladı. Artık bıyıkaltına kaçamazsın. Evet, kağıtüstünde özgürdük oysa; ama o kadar. Annen seni, kıskıvrak yakaladı. Foyan artık ortada oğlum. Hiç inanmadığın özürler dilemek ile susmak arasına sıkıştın. Öyle, geri dönemezsin. Her şeyin hiçbir şey olduğu ve anlamı kağıtüstünde hayal ettiğin rüyalarından uyandın ve donun ıslak. Basıldın oğlum, kaçarın yok. Her şeyin soğuk olduğu ve nefesinle sigaracılık oynadığın günler artık yalnızca hafızanda kaldı.

Geringen satta kırılgan nefesler. Haaaahh… şişiyor posterler ve tükenen hevesler. Kim asılmadı o duvarlara? Mahir Gezmiş, Che Guavera, Can Bonomo, Tanrıça Athena… Bir anlık azadında uyanıyorsun. Kalbin huzur içinde, kafan susuyor. Ilık! sonunda. Göğsündeki sıkışma durmuş. Gözlerin kör, karanlık. Yok. Işık yok, varlık yok, vücud yok, toprak yok, ısı yok, hiçlik yok. Sonunda! Huzurdasın. Bir anlık azadında uyandın rüyadan. Hepsi birer rüyaymış meğer. Mutfağa gittiğin, çay demlediğin, ilk demi geri içine döküp azdığın… Sıkıştığın. Ölümü hiç olmadığı kadar arzuladığın… hepsi… kocaman… bir… r… ü… y… a!.. Rüya: Azad olma hâli.

Ve hatırladın şimdi. Maalesef. Özür dilerim, benim de yapabileceğim bir şey yok. Kuralları ben koymadım. Sadece basit bir yazıcıyım, hepsi bu. Ancak bana soracak olursan, basit bir kışırtı olarak tanımlamazdım. Daha çok, rüzgarın çimende özgürce dolandığı gibi bir hışş sesi. Göğsünde hissediyorsun. Alttan ikinci kaburga, kalbin tarafındaki. Genişleyen göğüs kafesinin çıkardığı kıranç sesleri bunlar. Göğüs kafesin, onu saran etle beraber genleşiyor, esniyor, şekil değiştiriyor.

Dayanılmaz hâl denilebilecek o zamanı uyandığın anda geride bıraktın. Artık sadece kemiğin kemiğe sürtünme sesi ve hiç susmayan diş gıcırtısı. Büyüyorsun. Şekil değiştiriyorsun. Farklısın. Artık eskisi gibi değilsin. Ve bir daha hiçbir zaman, her şeyin eskisi gibi olduğuna, o andan öncesine dönemeyeceksin. Bu gerçeği hazmetmek için yutkunmak geliyor içinden. Boğazında sakso çeksen nefesini tıkayacak o şeye benzer, sürekli kusmak istediğin kocaman bir tortu var. Omuzların birer nokta olarak adem elmanı takip ediyor ve ellerin de onları ve diz kapakların ve çenen ve gözlerin ve kasıkların ve ayak parmakların ve… Az evvel, okulda kalbini kırdığın aşkını düşünerek uyumadan önce yere çıkardığın üniforman ile pantolonunun tortusu üzerine kıskıvrak uzanmış, şimdi, alışamadığın bir travma etkisiyle büyüyen bedeninle küçücük kalan odanda sıkışmış durumdasın.

Önce ellerini boğazını sıkmaya başlamış tişörtün yakasına atıyorsun. Sadece dokunduklarına zarar vermene ve mastürbasyona yarayan ellerin bir kez olsun nefes almana olanak sağlıyor. Camın karşısında kalan duvara değmeye başlayan ayaklarını karnına çekiyorsun. Biraz daha böyle kalırsan sıkışmak fiilinin kendini senin nezdinde yeniden tanımlayacağını fark ediyorsun. Az önce, ilk kez bir işine yarayan ellerini bu sefer de cama atıyorsun. Bir kürdan gibi kalmış kulbu kırman için çaba harcamana gerek kalmıyor. Kıvrandığın odada son bir raks ederek, karnına çektiğin dizlerini uzatmaya ve ayaklarda olan gücüyle duvarı itmeye çalışıyorsun. Annenler yan odada. Çaktırma. Eğer sağ sağlim bu krizi atlatabilirsen belki sonunda her şeyin eskisi gibi olduğu zamanlara ve on iki yıldır oynadığın öğrenci rolüne geri dönebilirsin. Bu ülkede evleri de insanlar gibi ucuzdan yaptıkları için Karadenizlilere şükrediyorsun. Bir kaşırtı sesiyle, pencere, bağlı olduğu duvardan, duvar odadan, oda evden, sen dünyadan ve dünya gerçeklikten kopuyor. Öğrenciler, yakalılar, katiller, maktüller- hepsi; metrolara, metrobüslere, tramvaylara, marmaraylara binip güneşle buluşmaya gidiyor. Bir ikisi de binanın ortasından nefes almak için sarkan kafanla, düşmemek için karşı binayı tuttuğun kolunu fark ediyor gibi olsa da onların bizden yüce anlamları var. Kafatasın bir an için organlarından hızlı büyüyor ve içinde cücük gibi kalan gözlerinle beynin, okuma-yazmaya kadar her şeyi unuttukları saniyeler geçiriyorlar. Ardından, yeni bedenini dolduran gözlerinle, az evvel, göz çukurlarına girmiş hava dışarı çıkıyor ve yeni ağaran ışığı bütün reseptörlerinde hissediyorsun. Tan yerinden doğan karartılar allahtan güneşini kapıyorlar ki görmeni kaybetmiyorsun. Daha okunacak çok billboard’umuz var. İsmi ne demiştin, diyor Reşat. Ben ne bileyim. Sen, bu adamı gördüğünde selam vermiyor musun, bu adam selamını almıyor mu amca, adını nasıl bilmezsin, diye soruyor Reşat. Anneni de sürekli görüyorum. Bir gün ufukta belirecekler, diyor ayakkabıcı, o Kapadokya’da uçurduklarından. Bir gün ufukta belirecekler, önce tek tük seçilecekler, ardından bütün bir güneşi kaplayacaklar. Ve o gün yalnız ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır, söylüyor ayakkabıcı. Ben şimdi bu adama iki yüz versem, günde on kişi ayakkabısını temizletir değil mi, günde ondan iki yüz, iki bin lira yapsa, geldikleri gün istikbalimiz kumlar altında kalacak, haftasonu tatil desek, haftada beş günden ayda yirmi, kırk bin yapar. Böyle tezgahta vergi de vermezsin, hadi ortalama filan desen ayda otuz bin filan, iyi para. Bakma, senden benden iyi kazanıyor. Sen zaten ne iş yaparsın ki, diyor GÜNEŞ içeriden. Takılacak yer buldu ya o da, şaşmaz. Bir gün tan yerinden ağaracaklar ansızın, sıcak rüzgarlar taşıyacak sıcak hava balonlarını. Üzerimize kayboluşumuzu yağdıracaklar. Bir asrın, bütün ölüleri, kaybolmuşları, şehitleri ve çocukları kalkacak, uyanacak ve Boğaz’ın çarşafının altında bir anlık kurtuluş arayacaklar. İşte o gün sadece ter, gözyaşı ve diş gıcırtısı olacaktır. İşte çölün kumları altında kaldığımız gün yakındır… Vücudunun her bir kıvrımında, derisinden ayrılan bütün kıl köklerinde ve kainatta ikamet ettiği tüm varlığında sıkıltılama hissetti. Ansızın basan o kırıştırılma ve dirensizlik hissine karşı koyamadı, masadan kalktı. Topuklarında sadece mazoşist bir ızdırap arzusu hâkimdi. Tek istediği adım atmak; gitmek, uzaklaşmak, yakınlaşmak, ölmek, sürünmek dirilmek belki ölmekti. Bütün müşterilerin ânlık bir panik vesilesi paralarını çekmek istemesi sonucu bankaların iflasının tetiklediği buhranlara benzer bir sıkışma hâkimdi Reşat’ın ruhuna. Tin; kıvrılmak, şekil değiştirmek, kırılmak büyümek istiyordu. Zıpladı. Benim, kalflarında bir kasılma, yere daha vurulan bir sert adımlamalar, askeri düzen, kaçış, gitmem, arzuhalim, lazım. Çay. Camı açabildi. Yalvarıyordu. Reşat’ı sıcaklar azartmış, artık düşünemiyordu. Atlasam rüzgar eser mi? Benim yazmam lazım. Karnında bir bir sefer korku merdiven çıkma arzusu gün doğumu, gün dağardığında gözüktü. Bak, dağa bak dedi, yazıyorum. Müsait misin? Gel sana bir şey anlatayım.

Uzak. Hayal et uzun bir yol. Bir ip gibi yalnızca un veya sevdiğin insanları kendi bacaklarından asacağın. Leblebi tanesi, çataldan fırlar gibi bir hızla atılıyor. Toprak yolda leblebi tanesi, halay çeken Kürt erkeklerinin cilvesiyle bir o tarafına bir bu tarafına yolun zıplayıp zıplayıp duruyor. Leblebi, yakınlaşarak leb olup o da beyaz bir van olarak seçilebilmeye başladığında çoktan tekerlerin kaldırdığı kumun altında kalmış oluyor iplik gibi uzanan yol. Biz nasıl duracak diye şüpheye düşüyoruz. Beyaz van, sırtındaki toz bulutuyla bir o yana bir bu yana kırıyor direksiyonu ve iplik yolun iki yanındaki sazlıklara girip çıkarak yavaşlıyor. Yavaşlamasıyla sırtının kamburunda ona yetişen kumdan bulutun altında gözden kaçıyor. Artık Burcu’dan iyice umudu kestik. İyice çölün kumları altında kaldı. Burcu bizi şaşırtıyor ve kapağında durduğumuz terk edilmiş hangarın tam önünde freni yeni sökülmüş beyaz vanıyla vıjırt diye duruyor. Tekerlerin taşıdığı kumlardan kaçınmak için gözlerimi kapıyorum ve toprak altında kalmış suratını silmek için tişörtünü kullanan Burcu’nun göğüslerini kaçırıyorum. Rami zaten başka bir görüşle kör. Ardından binlerce defa yazılmış, oynanmış, çekilmiş ve izlenmiş takas sahnesi: Terk edilmiş bir hangar, Rami; ben, Burcu; Burcu’nun elinde tuttuğu, beyaz vandan yeni sökülmüş fren ve Rami’nin koynundan çıkardığı kara defter. Birbirimizi ne denli sevdiğimizle ilgili imalar ve bacağıma uzanan espriler. Gülüyorum. Gülüyorum tabii ki. Gülmeyecek bir şey kalmadı artık. Rami defterinin anlamını kaybetti, ben fren kullanmayı çoktandır bıraktım. Bana, O’nunkinden daha güzel bir şiir lazım, Rami’ye saat kulesini durdurabileceği bir fren.

Terk edilmiş hangarın içinde ucuz düğün sandalyeleri ile plastik masa ve üstünde çay kurabiye. Işığını çoktandır kaybetmiş hangarın gölgelerinden bir zenci bize hizmet ediyor. Burcu’yla birbirimize bakıyoruz, her şey olması gerektiği gibi ve her şey ussallaştırılmış. Sanki bizler bir sözlükteki kelimelerin sadece ilk anlamlarıyla kurulan mükemmel cümleleriz. Hiç gerçeğin absürtlüğüne uymayan bir takas sahnesi. Neden her şey yolunda? Defter Rami’de, fren Burcu’da; bize hizmet eden zenci— her şey mükemel. Beyaz vanın gelirken kaldırdığı kum bulutu dağılıyor ve gölgeler, hangara sızan güneşte gölgeliklerinden kaybediyorlar. Biz; ben, Rami, Burcu anladık. Hikaye böyle bir şey değildi. Hikaye tanrıcılık oynayabileceğimiz ve her şeyini kontrol edebildiğimiz bir kum havuzu değildi. Biz sözlükçü değiliz. Anladık! Karanlığı bulandıran güneşin şefkatinde, asılında, ne denli az gölgeye ve denli çok zenciye ev sahipliği yaptığını anlıyoruz hangarın. Zenciler bir yana, biz hala takasın peşindeyiz. Fırlıyoruz. Ve defter ile fren el değiştiriyor. Anıl’ı öldürdüğümden beri Rami’nin alabileceği tek el de bu gibi. Fırlıyoruz! Beyaz van kapıda, kapıya ulaşabilirsek. Rami memnun gözüküyor. Ancak bizim kaçmamız gereken zenciler var. Gölgeler hareketleniyor. Plastik sandalyeler telaşımızda şekil değiştirerek ayaklar altında kıvrılıyorlar. Hiç Tom Cruse filmlerine yakışmayan çirkinliğimizde kapıya koşuyoruz. Defter benim elimde. Ve sırtımda devleşen gölgelerin avcundan Burcu’nun zorladığı kontağa kaçıyoruz.

Önce temizlik. İlkin iyice yıkadığından ve baştan sona temizlediğinden emin ol. Öncenin hiçbir kalıntısı kalmayıncaya dek. Ardından iki hazneyi de hakkınca doldur. Su kaynadığında, demlik de tam kıvamında -takriben altmış derece,- olacaktır. Sonrasında altını kapatıp, çayını koyarsın ve bekleyiş başlar. Bu bekleyiş doğal olarak çaya tadını veren süreç lakin beklemenin de ayrı olarak sonuçta ulaşılacak zevke katkı yapmadığını iddia edemem. Biraz, kuru çay yaprakları demliğin dibini boylayana kadar, bekliyoruz. Sonuç olarak da çayını içiyorsun. O kadar da zor değil. İlk çayı koymadan önce, bir kere fincana sadece dem koyup geri içine dökmeyi ve demliğin altını su haznesine bir kere hafif sertçe vurmayı unutma, o kadar. Sonra ister şekerle -ki yargılamam- yahut limonla vesaire içersin. Hadi, gel; bizim çay da oldu gibi oğlum.

Annen kapıyı açık bırakıp da gitti. Kendi özerk iktidarını kurduğun odanda soru çözmek yerine hikaye yazarken, bir anda, eve katıldın. Biz katılımcı bir demokrasiyiz. Tahakkümün kırıldı. Mutfağa giderken hangi rolü oynaman gerektiğiyle ilgili şüpheler duyumsuyorsun. İnanmadığın özürler dilemek ile susmak arasında sıkıştın. Şu ana kadar ne yazdığını anımsamaya çalışıyorsun. Öncelikle kendi iç dünyanı, doktora gidip yardım aramamak üzere ussallaştıracak şekilde amcanı konuşturdun. “Deliliğini saklamak zorunda değilsin.” Ardından ergenlik arzularını ve hormonlarını “farklılık” adı altında tanımladın ve bir ceylana bağlayarak bunların doğal ve tabii normal olduğunu anlatmaya çalıştın. Daha doğrusu: normal bir aykırı, hastaneye kapatılması gerekmeyen ancak nevişahsınamünhasır sayılacak kadar özel. Ve şimdi, annenin sana bütün içtenliğiyle anlattıklarını Şeyh Anıl, kağıda damlattığı noktaları birleştirerek yazdığı şiir kitabıyla Allah’ı tavlamaya çalışan Rami’ye söylüyormuş gibi kurgulayarak kendinden uzaklaştıracaksın. Ardına da tam annenin nasihatinden -yani Şeyhin tiradından- sıkıldığın noktada da geri amcana ve zenciler tarafından kovalanan o küçük beyaz yakalı vana döneceksin ve aslında ne denli haklı olduğunu okuyucuya zorla kanıtlayacaksın.

O zaman, tabii ki, bir çay içerek başlayalım. GÜNEŞ Oğlum, nolursun yanlış anlama. Ben de iyiliğini istediğimden. Ben sana yazma demiyorum. ŞEYH ANIL HAKKI Hayır! Hayır, hayır, hayır, hayır… oğlum, Rami, yanlış anlıyorsun. Sana yazma demiyorum. Hatta bilakis, eğer buysa istediğin şey; hiç durma ve yaz. GÜNEŞ Sen de biliyorsun değil mi oğlum, daima arkandayım. ŞEYH ANIL HAKKI Sadece çıkış noktanın yalnış olduğunu görüyorum ve seni uyarmak istiyorum, hepsi bu. Ha belki yanılıyorum. O da olabilir, tabii. Nihayetinde bilen de yargılayacak olan da ne benim ne de sen -sen de biliyorsun ki. Sadece şunu söylemek istiyorum oğlum: bu uğraşında “ben” var. Anlıyor musun? Yazarı öldür. Mülk, Malik’e mahsustur. Biz- Fani olanlar, isimlerimizi dahi mühletince ortak kullanırız ve… şu kıcasık yetmiş yılımız bittiğinde, eyvallah. O kadar. Bildiğini zanneden yanılır. Anlıyor musun oğlum? GÜNEŞ Ben, sana yazma demiyorum. Hasbelkader varsın ve bir sazanın rüzgarda atabileceği çığlığı kadar çıkıyor sesin. Yazı yazmak, veya bu hikayede “yazı yazmak” ile imgelenen, seni gerçekleştiren her tutku eylemin, tabii ki olabilir. Ancak bir şeyin olması, sana sahip olmamalı. Sen kim- sen nesin? Sen nesin oğlum? Sen Reşat mısın? Sen, benim oğlum musun? Öğrenci misin? Başarılı mısın? Başarısız mısın? Sen yazar mısın? Seni tanımaya çalışıyorum oğlum, cevap ver, nesin sen? Ben, sana, yazı yazma demiyorum oğlum. ŞEYH ANIL HAKKI Sadece, rehberlik etmeye çalışıyorum -cüretim el verdiğince- hepsi bu. Bu hayatta eylemler ikiye ayrılır. Dikkat et oğlum. Uğraşın ademî mi vücudî mi olduğunu teşhis ederken, dikkat et. Hayatta her daim kaçarız. Bu bazen küçüklüğümüzden olur, bazen ölümden. Bazen sıcakların elçisi Zencilerden kaçarız, bazen kendimizden tanrıya. Ancak oğlum, bu hayatta neyden kaçarsan kaç, o, ayağına takılmış bir parça iplik gibi, seninle kalır -ve seni takip eder. Çünkü eylem, sözlüklerde anlatıldığı kadar tanımlı ve biz kendimizi bulduğumuz kadar vücut içerisindeyiz. Ve bundan habersiz, dönüyoruz. Kimimiz üç kuruşluk küre-i arz etrafında tavaf ediyor, kimisi dünyadan yüz çevirerek semâ ediyor. Kimimizse hapsolmuş, ve açıkçası yolunu kaybetmiş, nasıl çıkacağını bilmeden bir hipodromda at koşturuyor. Sadece istediklerimizi yahut un serdiğimiz şu iplik, kıvrılmaya başlıyor ve dönüyor. Kafamız gibi o da kaybolmuş. Hipodromdayız. Kaçıyoruz. Ama neyden kaçıyoruz bilmiyorum açıkçası. Hepimiz bir şeylerden kaçıyoruz. Bu pis küreden yüz çeviren bir semazenin müritlerden halkayı izlemesi gibi sola sola dönerek kaçıyoruz. Oysa sol da üç kere sağ ya da tam tersi. Sözlüğümü almadığım için artık konuşamıyorum. Kelimelerin anlamları kelimeleri boğmaya ve onları kambur bırakmaya başladı. Az evvel, bir frenle takas ettiğim şiir kitabı, şimdi civarımdaki sözlüğe en yakın şey. Tanrıdan daha iyi bir kitap yazabilmek için Rami’yi intihar etmeye ikna edip de onunla kitabını takas ettiğimizden beri her insanın arzu nesnesine kavuşunca yaşadığı gibi içimde bir nefret uyanmaya başladı. Yakmak istiyorum. Arzuhalim bu kitabın yanması. Onu kıvırmak istiyorum. Fırlatmak. Bana yalvarsın istiyorum. İnsanlığını kaybetsin ve onun üzerinde kuracağım tahakküme tapınsın. Şimdi bu hipodroma sıkıştık. Hep bir şeylere sıkışıyoruz. Sıkışmaktan sıkıldım! FRENLE TAKAS ETTİĞİM ŞİİR KİTABI Hipodromdan nasıl çıkacağız? Kelimelerden nefret ediyorum. En çok da “ben”den. Ve bu hikayeyi yazarken kullandığım her bir karakterden. İnsanlardan nefret ediyorum. Var olmaktan, vücuttan ve tanrıdan. En çok da o kelimeleri bir araya toplayan sözlüklerden. FRENLE TAKAS ETTİĞİM ŞİİR KİTABI Hipodromdan nasıl çıkılır? Yetmiş yıl çok kısa! Hayattan nefret ediyorum. Ve yaşamaktan. Uyumak dışında her şey ve en kötüsü de yazı yazmak. Hipodromdan nasıl çıkacağız! “Hipodromdan nasıl çıkacağız?” bütün soru bu! Hipodromdan nasıl çıkacağız? Hipodromdan ölerek çıkacağız. Hipodromdan yaşayarak, hipodromdan ölerek çıkacağız. Bir pizza çıkaracak bizi. Yahut tanrının eli. Özür dilereyerek çıkacağız. Af dileyerek. Rüyalarla, lsd’yle, otla, alkolle, aşkla, seksle, parayla, insanla, cinayet işleyerek, çalışarak yahut ölerek veya yaşayarak. Hipodromdan pişman-lıkla çıkacağız. Maalesef. Hipodromdan unutarak çıkacağız. O pişmanlığı içimize çekti-ğimiz her saniyeyi geri üfleyerek ve geriye doğru giderek yok olarak çıkacağız. Hipodrom-dan şiirle takas ettiğimiz bir freni saat kulesine takarak çıkacağız. Hipodromdan kabulle-nerek çıkacağız. Onu yakarak, yıkarak ve yalvartarak çıkacağız. Hipodromdan çıkacağız. BEN NE BİLEYİM HİPODROMDAN NASIL ÇIKACAĞIZ. YARIŞ ATI MIYIM BEN!

Peki. Çağrıldık, gittik, demledik ve ilk demini geri içine döktük— şimdi neye içelim? Bu çayı neye içelim! Yazarın bu sorusu karşısında Reşat bir süre durmuş… Ve cevaplamış: Arafe! Arafe içelim, içine sıkıştığımız bu küre-i arza içelim, çırpınışımıza içelim, içine düştüğümüz Fildişi Çayına içelim, amansız çırpınışımıza içelim, içelim, ARAFE!

En Yeniler

76. Berlin Film Festivali’nin En Büyüğü: İlker Çatak’ın Sarı Zarflar’ı Ne Anlatıyor?

76. Berlin Film Festivali’nden o meşhur Altın Ayı ile...

İsmail Güney Yılmaz’ın “Baharın Gelişini Engelleyebilirler” Yeni Baskısıyla Epona’da

Baharın Gelişini Engelleyebilirler, İsmail Güney Yılmaz’ın şiir dünyasını bir...

Konuksever Judith – Melike Olgunsoy

Pardon! Kapıdan içeri izinsiz girmek istemezdik Judith Bugün senin erdemlerini ölçeceğiz Okunan...

Paul Éluard & André Breton – Aşk

1. Dizlerini karnına doğru çekmiş, sırtı dönük uzanıkken kadın Arkasında aynı...

Buzdokuz Şiir Teori Eleştiri dergisi yeni sayı [Nisan-Mayıs-Haziran 2026] çıktı

BUZDOKUZ ŞİİR TEORİ ELEŞTİRİ DERGİSİ 30. SAYI ÇIKTI Buzdokuz Şiir...

İstanbul’un Hafızasında Bir Ses Eksildi: Hasan Hüsrev Hatemi

Hasan Hüsrev Hatemi, 2 Nisan 2026 tarihinde 88 yaşında...

Benzer İçerikler

Senin İçin Fuckbuddylerime Yol Vermiştim – Fatih Ceyhan

  kapı önü şairiyim, anahtarının yerini biliyordum aslında ama kulbunu kırmışım gibi ötekileştirildim kilidin tarafından.   içeri alınmadım, bir hoşgeldin paspasına serildim, eşik boyumu aştı, kapı çarpıldı yüzüme, açık pencere de yoktu tırmanılacak.   kapıyı kendilerini artık bir...

Heimatlos.Heimatlust – Deniz Schwarzwald

bir yaraya saplanmış metal. kan yerine şiir fışkırıyor dilim kesinlikle bedenin çıplak acısını karşılamak için yaratışmış aynı zamanda hem uçuyor, hem düşüyorum amin! diyorum. düzelt! diyorum. evet!...

Geyikbayırı – Esra Asar

elimde mikrofon da vardı payitahttaydım da ama demedim kimseye siz birbirinizi eğlemeye devam edin ben bizim genç kızlara ‘oğlan’ kelimesini hediye ettim diye çünkü şiirlerimi ezbere bilmem çünkü ankara...