Octavio Paz, imge için sözcüğün içindeki birincil, ikincil ve bütün anlamlarıyla birlikte tüm değerlerin hepsini alıp yücelttiğini söyler. İmge, algılama anını yeniden üretir ve okuru bir zamanlar algıladığı nesneyi kendisine davet etmek zorunda bırakır. Bizim yaşadığımız gerçeği yeniden yaşar ve yeniden yaratır. Şiirin en temel unsuru olan imgenin, şaire bu yönüyle sonsuz olasılıkta bir olanaklar sarmalı sağladığını belirtmeliyim. Bu sebeple her şair ve şiiri biriciktir. Bu yazıda da ilk taşı atarak aşkınlığını gösteren bir şairin, Burak Demirtaş’ın ilk kitabı İçdeniz Yanılgıları’nı tartışacağım.
Kitapta bulunan 22 şiirin Türk Şiirindeki yerini konumlandıracak olursak, 2020’ler şiirinin deneysel izlerini (senaryo tekniği vb.) bünyesinde çokça taşıyan bununla birlikte modern dizeli Türk şiirinin klasik ögelerinden, ses ve ritimden asla vazgeçmeyen, yer yer narrative(hikayeci) şiir tekniğini de bazı şiirlerinde baskın bir öge olarak gördüğümüz bir kompozisyon oluşturur.
Bazı şiirlerini içerik bakımından kategorize etmek gerekirse Galata’nın Balıklı Ağzı, İstanbul, Sır, İllüzyon ve Sonrasız Bir Akşam’ı bir İstanbul-metropol panaroması olarak değerlendirebiliriz. Kimülatif Acılar Topluluğu kısmen panaromik, Salon Kaplanı -böyle bir şey varsa-işitsel-panaromik, Yere Düşmenin Ortak Sesi ise Paris, Madrid, Marakeş, Varşova gibi dünyanın farklı yerlerinden bazı şehir görüntüleri sunmasıyla evrensel-panaromik bir içeriğe sahip. Böylece bu altı şiire bakarak şairin mekanlarla kurduğu ilişkinin büyük bir alan kapladığını tespit edebiliriz. Müracaat ve Yenibosna Dreamin’de neoepik ögeler, Aşk, Bir Zorunlu Başarısızlık ve Çapraşık Aşklar Ülkesi’nde lirik ögeler baskın. Karanlık Vals ve Vivre Sa Vie şiirlerine senaryo tekniği-anlatımcı tarz hakim. Vagonda Fiesta, Jane Maryam şiirlerinde de bariz bir şekilde hikayeci teknik görüyoruz.
İstanbul, Sır, İllüzyon
Kitapta okuru karşılayan ilk şiirdir. Şiirin genelinde bir özneye hitap var. İlk bölümde hakim olan en güçlü tema unsurunun bir İstanbul panaroması olduğunu görüyoruz. İkinci bölümün giriş dizesiyle seslenilen özne daha belirgin hale geliyor: “herkes, kendi devrinin ezberiyle hizalanıyor canım”. Bu bölümde, ilk bölümde de hissettirilen çağın iletişim tekniklerinin getirdiği sahte ve çeşitli personalar ile hakiki benliklerin değil, imaj ve etiketlerin insan ilişkilerinde başat rol oynadığı duygusu kesin şekilde veriliyor: “oysa bütün gömlekler biraz dar” ve “etiketlerimiz konuşuyor bizim devrimizde”.
İlk bölümde “ben, fiyakalara kanacağım eşiğini çoktan geçtim hayatımın. günlerimin boş, yüzümdeki ifadenin kurmaca olduğunu biliyorum” diyerek çağın gerekliliklerinin doğal bir neticesi olan -asgari düzeyde de olsa- sahtekar bir kimlik edinimini şair, önce kendinden başlayarak eleştiriyor. Bununla beraber şairin, kendi deyimiyle hayatının fiyakalara kanacak evresini çoktan geçtiği söyleminin, onun genç ve dinamik kimyasını dışavuran, aynı zamanda keskin bir dize olduğunu görüyorum. 21. Yy’ın, klişe ifadeyle “genç” şairleri olarak bu hissi deneyimliyor olsak da yaşamımızın ilerleyen aşamalarında da farklı düzlemlerde her an fiyakasına ve kışkırtıcılığına kanacağımız bir dünyanın olanaklarına uyanacağımızı öngörüyorum.
Şiirin üçüncü ve son kısmında, ilk olarak “kiraz bahçelerini, moritz’in ıslık sesini” dizesinde kişisel imgelerle şairin şahsi dünyasından bir manzaraya şahit oluyor ve ilk iki bölümdeki tüm bu karmaşadan arınmayı dileyen tavırla, şairin “hatırla” diyerek nostalji ögesinin baskınlığını ve belki İsmet Özel’in “eve dön, şarkıya dön, kalbine dön” uyarısına benzer bir duyguyu imliyoruz.
Ece Ayhan, İzzet Yasar Ve Diğerleri
Kitaptaki şiirlerin en göze çarpan niteliklerinden biri, neredeyse tümünde çok geniş bir skalada değerlendirilebilecek çeşitli referanslar-isimler-imgeler olmasıdır. Bu referanslar, evrensel ve zamansız bir çapta edebiyattan resme, müzikten sinemaya, mitik ve kadim ögelerden mimari ögelere kadar yerli-yabancı isim ve nesneleri kapsar. Bu durum şüphesiz, şairin entelektüel birikimini üretimine cesurca yansıttığını ve üretimindeki esin kaynaklarını da açık bir şekilde okurla paylaştığını gösterir. Şair çoğunlukla açıktan isim zikretse de şiir isimlerinde ve bazı dizelerde örtük biçimde farklı şairlere göndermeler ve üslup benzetmeleri de yapar. Hem doğrudan hem imgesel referansların çoğulluğunu görüyoruz. Bunun bir cihetiyle 21.yy Türkiyesi’ndeki bir şairin zaman ve mekan olarak epey uzakta duran bu sanatçılara geriye dönük bir hürmeti olduğunu sezinliyorum. Son olarak, bir okur olarak bundan ne kadar zevk alsam da metinde biraz fazla kullanılan bir enstrüman olduğunu belirtmem lazım.
Salon’da Anders Zorn
Salon Kaplanı’nda Marquez, Neruda, Anders Zorn, Proust’un madlen metaforu ve delta blues müzik türü ile Gencebay’dan söz ediliyor. Şiirin isminin Pablo Neruda’nın Kaplan şiirinden mülhem olduğunu görüyorum: “kucağımda minik bir salon kaplanı oturuyor -marquez ya da neruda?-“.
“Madeleine de Proust” bir tür koku hafızası betimlemesidir. Bir kokunun kişiyi geçmişe götürmesini ifade eder. “çünkü sabaha karşı güneş bizim madlen’imiz oluyor” dizesiyle şair, göğsündeki hırıltının bir otomobil egzozunu hatırlatması üzerinden madlen kurabiyesi metaforunu anlatır.
Ressamlara ayrıcalık tanıdığım için bu şiirde beni en mutlu eden isim Anders Zorn oldu. “elimin altındaki sehpada anders zorn’un yansıması duruyor/ yaz ortası danslarını adet edinenleri de unutmuyorum böylelikle”. Suyu ve yansımaları kendine has üslubuyla tasvir ettiği resimleriyle ünlü bir 19.yy ressamı Zorn’un en ünlü eserlerinden, Midsommar (Yaz Ortası Dansı)’dan söz ediyor şair. Sanatçının geleneksel isveç dansının dinamizmini yarattığı bu resimde, şair de kendi dinamizminden bir imge kuruyor.
Aşk, Bir Zorunlu Başarısızlık şiirinde güzellik-kutsiyet atfedilen kadın mitolojik karakterlerden beatrice ve venüs sevgili/maşuk imgesine dönüşüyor. Nim Sofyan, Bob Dylan ve Hektör’den söz edilirken yine bence göze en çarpan kişi Şadi Çalık oluyor: “mesela galatasaray meydanı’nda göğe doğru borular/ şadi çalık’ın önemli bir eseriymiş aslında”. Minimalist- non figüratif çağdaş heykel sanatının önemli isimlerinden Şadi Çalık’ın cumhuriyetimizin ellinci yılı için yaptığı çalışmadan bahsediliyor. İkincil bir katman olarak da bu dizelerde, kökü 1995’lere dayanan, kayıp yakınlarının Galatasaray Meydanı’nda toplanarak hak arayışına girdikleri sürece dair izleri görüyoruz. Buna çok benzer bir söyleme Vivre Sa Vie şiirinde “dış. akşam. galatasaray’da bir annesiz cumartesi” dizelerinde rastlıyoruz. Bu bağlamda şairin güncel politik olaylara karşı duyarlılığından da söz etmek mümkün.
Kimülatif Acılar Topluluğu’nda Aristoteles’in siyaset felsefesinin temel kavramı olan “zoon politikon”la karşı karşıya geliyoruz. Böylece politik bir hayvana dönüşüyor ve masada kendi yerimizi tayin ediyoruz. İlk kitaplarda gördüğümüz kaçınılmaz bir İsmet Özel etkisiyle ilk karşılaşmamız olan bu dize, zaten bilinçli ve doğrudan bir gönderme içeriyor: “6.45’te metrobüs ve işbaşı erken saatlerde”. Özel’in Tahrik şiirindeki “altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde” dizesine bir nazire olan bu dize, toplum hayatı dinamiklerindeki değişimi ve modern hayatı sembolize ediyor.
Özel etkisine örnek olan bir dizeye Galata’nın Balıklı Ağzı’nda da rastlıyoruz: “demek ki benim kaypak/ tedirgin bir yatışım var dünyanın koynuna”. Bu dize ses, biçim ve kelime olarak tipik bir Özel dizesini andırır. Empresyonizmin öncülerinden Fransız ressam Renoir’nın sevgilinin yüzüne Fransız kalışı ile Ece Ayhan ve Edip Cansever’in sevgilinin yüzünde yeni tanımlar geliştirememiş olması, şairin mübalağa sanatıyla nesne olan sevgili imgesini ve dolayısıyla övgünün sahibi ve özne olan kendisini yücelttiği görülür.
Paralel Kederler’de şairin yine doğrudan bir naziresi var: “durup ince şeyleri anlamıyorum sanmayın”. Gülten Akın’ın İlkyaz şiirinin meşhur dizelerine bir cevap niteliğindedir: “ah, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya”.
Acının Kurucu İmgesi’nde Shakespeare, Herakleitos, Edith Piaf, Boticelli ve Dante ile yine zengin bir referans kadrosu bulunuyor. Bu şiirde Boticelli ve Dante rastgele değil, önceki şiirlerdeki Venüs, Boticelli’nin Venüs’ü. Beatrice de Dante’nin Beatrice’i.
Münacaat’a Müracaat
Müracaat, başta ismiyle bir nazire yapan neoepik şiir. Özel’in Münacaat şiirini getiriyor akla. Elbette şairin yapmayı sevdiğini anladığımız bir şey bu. Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler’inden izler taşıyarak başlayan pasaj; Ahmet Erhan’ın gözbebeği ve ülkesi olan Akdeniz’e nazire yaparak bitiyor:
“akbabalar, söylev meraklıları, kanun koyucular
gucci giyenler, hoyrat müdürler, eyyamcı hakemler
ve yaşasaydı Ahmet Erhan’dan
akdeniz’i sakınacak beach club sakinleri için…”
Turgut Uyar’ın dizelerini de hatırlayalım:
“…ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar…”
Teoride Marx’ı, pratikte Alex’i seven şair, neoepik şiirini sonlara doğru yine bir neoepik şiire nazire yaparak tamamlıyor: “amerika sen busun, orospu çocuğusun”. İsmail Kılıçarslan’ın şiirini görüyoruz burada da. Başlığından itibaren bazen açık, bazen kapalı-imgesel ya da biçimsel şekilde bütünlüklü bir şairler grubunu görmek mümkün. Bu, şiirini zenginleştiren en güçlü unsur.
Çok Huysuzum (Çok) şiirinin giriş dizeleri ses-ritim olarak bariz bir Özel etkisi uyandırıyor: “mermerden yüzleri ve pürüzsüz tenleriyle kadınlar/ önce icat sonra ithal edilmiş adamlar o ışıklı caddelerde”. Bunu Özel’den bir ses örüntüsü ile örneklendireyim: “tomarla muştuyu omuzlayarak genç adamlar/polisin sevmediği genç adamlar sokaklarda”. Hemen akabinde şairin bu durumu kendine-okura itiraf eden dizeleri takip ediyor: “yüzyılın armağanı bozuk Türkçeler şarkılarda/ aynı seslerin daimi tekrarı…”. İkinci bendin son dizesini de Orhan Veli’ye bir nazire yaparak tamamlıyor: “gülüyordum. her şey birdenbire oldu(birdenbire)”.
Şiirlere sırasıyla devam ediyoruz. Jane Maryam, isminden de anlaşıldığı gibi dişi bir tanrısal figürü yansıtıyor. Hikayeci teknikle yazılan bu metinde anlatılan Maryam, şair için genel bir kadın-maşuk-kutsal imgesini sembolize ediyor: “tanrısal bir figür, mitik bir kurban/mantığa sığmayan dişi bir uysallıkla duruyor”.
En başta evrensel-panoramik olarak nitelendirdiğimiz Yere Düşmenin Ortak Sesi’nde Baudelaire’den Francisco Franco’ya, Riff Cohen’den Rozewicz’e uzanan isimlerle şairin ortak bir paydadan dünyaya bakma arzusunu sezinliyoruz.
Vivre Sa Vie, senaryo tekniğinin çok güçlü ve başarılı bir biçimde kullanıldığı, içerik ve biçim olarak kitaptaki en iyi şiirlerden biri.
Ürkek Babaların Çocukları İçin Şiirler’de Özel etkili dizelere rastlıyoruz: “çarkların gırtlağımızda tınlayan uğultusundan başka”. “kaçış yok, karar kesin: hayatımı mahvedeceksin”. Burada yine bilinçli bir efekt görüyoruz: “yargı kesin: acı duymak ruhun fiyakasıdır”. Özel’in Esenlik Bildirisi’ne bir selam gönderilmiş.
Dickens’ı dünyanın en sıkıcı insanı, Kemal Tahir’i de bir müfredat kurbanı olarak niteleyen şair, İzzet Yasar’ın şiirinde İkinci Yeni’nin, özellikle de Ece Ayhan’ın büyük bir etkisi olduğunu belirtmek üzere şöyle demiştir: “İzzet Yasar, Ece Ayhan’ın paltosunda/ nefes alacağı bir delik açmıştır.”
Neuropoetica’da Paul Thomas Anderson ve Martin Scorsese’e, oradan da Sadri Alışık’a atıf yapılarak sinemadan söz ediliyor. Bu şiirde sinema ögeleri hakim.
Son olarak Çapraşık Aşklar Ülkesi’nde ve Kahraman Öldü Mixtape’de Özel etkili dizeler görmek mümkün: “senin engebeli karnından sancılı bir doğuma varılıyor”.
“bir konvoy gürültüyle geçerdi, haber vermek için” dizesinde saklı bir “konvoylar geçiyor meşelikler arasından” dizesi fark ediyoruz. “senin alacaklı koynuna geri dönerdim” dizesinden de “savaş bitmiş ben bunu koynumun boşluğuyla anlıyorum” dizesi çıkarabiliyoruz. “benim saatim, rüyaların zamanına ayarlıdır” dizesiyle de Özel’in “neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı” dizesine adeta cevap vererek nazire yaptığını görürüz. Böylece son iki şiirde de yer yer İsmet Özel tınısı duyuyoruz.
Kurtulmak Nedir şiirini, diğer şiirler arasında içerik-biçim-imge bakımından en çelimsiz olanı şeklinde değerlendirebilirim.
Çapraşık Aşklar Ülkesi’nde aşkın doğasına dair cesur sorgulamalar yapan şair, “aşkımızda mesiyanik bir güdü dolaşır” diyerek kişinin kendini mesih ve bir kurtarıcı ruh addederek iç ülkemizde yabani bir hayvanı beslediğimize dikkat çeker.
İçerik ve biçim açısından yorumladığım İçdeniz Yanılgıları güncel Türk Şiiri içinde kendine çok önemli bir yer buluyor. Demirtaş’ın şehrin hayaletlerine ve Beyoğlu sokaklarına ithaf ettiği şiirler, İstanbul’dan, Karaköy-Galata bölgesinden, metropol hayatı ve insanından sunduğu görüntüler dizisiyle şehirle olan ilişkimin derinliğine yeni bir katman kattı. Okuru evrensel ve zamansız bir gezintiye davet eden bu şiirler, güçlü imgeleriyle bizi, dünyaya olan aidiyetimizle ilgili de birtakım sorgulamalara davet ediyor.
“şarkıyı kesmemeye uzayan ağzın
yine de fırlıyor kaldırım çiçekleri gibi”