Nehir Hilavin
Kadının Adı Gerçekten Yok Mu?
Türkiye’deki Bekaret Tartışmaları ve “Kadının Adı Yok” Romanı Hakkında
Arkadaşlarımız hep bizim bahçeye geliyor.
Kızları da erkekleri de çok seviyorum, aralarında hiç ayrım yapmıyorum.
Ama babam yapıyor.
-Kadının Adı Yok
“Neyle ölçerseniz ölçün bekâret aslında yoktur. Terazide tartılamaz, yeraltı mantarı ya da bir tomar kaçak kokain gibi kokusundan tanınamaz, kayıp eşya bürosundan geri alınamaz ya da gelecek nesiller için fotoğrafı çekilemez.” (Hanne Blank, Bekaretin “El Değmemiş” Tarihi, 2008)
Sanırım bu ifade, bekaret gibi “hassas” bir konuda söylenebilecek en net en keskin ifadelerden biridir. Bekaret tarihin başından beri süregelen ve erkek egemenliğini pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramayan, nesnelliği tartışmalı bir konudur. Güncel Türkçe sözlükte bekaret kelimesinin karşılığına baktığımızda “kızlık” tanımını görürüz. “Saf, temiz olma durumu”. Peki bu doğru mu? Tıp literatürüne bile işe yaramazlığıyla girmiş “kızlık” zarı gerçekten de saflığın ve temizliğin göstergesi olabilir mi?
Batı kaynaklarında bekaret uzun süre tanımlanamamış, birçokları tarafından fiziksel bir şeyden ziyade kişinin davranışlarıyla ve inancıyla ilişkilendirilmiştir. Şüphesiz bu “kişiler” her zaman kadındır. Bekaret dişil bir kavramdır.
Türkiye’de ise bekaret tartışmaları 1988’de Harita Genel Komutanlığı’nın işe alacağı bekar kadınlardan “bekaret raporu istemesi” ile gündeme gelmiştir. Ara sıra konuşulsa da 1992 yılında iki lise öğrencisinin öğretmenleri tarafından bekaret kontrolüne zorlanması ve intihar etmelerine kadar pek dikkate alınmamıştır. Ormanda erkeklerle piknik yaptığı gerekçesiyle dört kız öğrenci bekaret muayenesine zorlanmıştır. Kızlardan biri Güzide için Cumhuriyet Gazetesinde yazılan “Ölümünden sonra yapılan otopsi sonucu alınan ‘bakiredir’ raporu da adliyenin tozlu raflarının arasına yerleştirildi.” cümlesi ölümünde dahi meselenin 15 yaşındaki bir kız çocuğunun yakasından düşmediğini kanıtlar niteliktedir.
Bu olayları 1995 yılında idarecilere kız öğrencilerden bekaret muayenesi talep etme hakkı veren yönetmeliğin çıkması izlemiştir. Kadın kuruluşlarının çabası ve İzmir Barosu’ndan bir grup avukatın davasına rağmen yönetmelik yürürlükte kalmıştır. Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, eski adıyla Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı, Işılay Saygın’ın ise konuyla ilgili açıklaması “Bekaret kontrolü önemli bir önleyici konudur. Eğer bir genç kız kendisini bekaret kontrolü yüzünden öldürüyorsa, kendisini öldürmüş olur. Bu o kadar da önemli değil, sadece birkaç tane (kız). Erkeklerle böyle bir diyaloga girmelerine izin vermeyin,” olmuştur.
1999 yılında kadınların çabasıyla medyada konuya ilgi devam etmiş, Adalet Bakanlığı bir genelge yayımlayarak bekaret muayenelerinin, kadının rızası olmadan ya da kadına zarar verecek ya da işkence edecek bir biçimde disiplin cezası gerekçesi olarak kullanılamayacağını ilan etmiştir. Yani kısaca muayene sadece tecavüz, reşit olmayanlarla cinsel ilişki ve fuhuş vakalarında uygulanabilecektir. Bana bu yazıda kaynaklık eden Türkiye’de Bekaretin ‘El Değmemiş’ Tarihi isimli kitabın önsözünde Emek Ergün, kadın bedenine dayalı bütün bu suçların, kadına karşı değil de topluma ve aileye karşı işlenen suçlar olarak tanımlandığına dikkat çeker. Saygın’ın bahsettiği “önemli önleyiciliğin” neyi, nasıl önlediği sorusu havada kalmıştır.
1994’te HRW Women’s Right Project’in hazırladığı “A Matter Of Power State Control Of Women’s Virginity In Turkey” isimli raporda kadınların evlenmeden önce bekaret muayenesine götürüldükleri, doktorların çoğu zaman istekli olmasalar da raporu verdiklerinden bahseder. Aynı raporda bir doktorla yapılan görüşmede şunlar kaydedilmiştir:
1992 yazında, Çubuk Devlet Hastanesinde çalışıyordum. Bir kadın, sevgilisiyle birlikte köyünden kaçmıştı. Jandarma tarafından yakalanmış ve bölüm komutanının yazdığı bir mektupla bana bakirelik muayenesi için gönderilmişti. Onun rızasını istedim, ama muayeneyi reddetti. Ben de kadın reddettiği için muayene yapmadığımı belirten bir rapor yazdım. Otuz dakika sonra, bölüm komutanından bir telefon aldım. “Bu ne böyle? Bekaret muayenesi yapmayı reddetmeniz duyulmamış bir şey.
Saygın’ın da açıklamasından da anlayacağımız gibi bekaret patriyarkanın kadın üzerinde kurduğu baskının maşasıdır.
Peki yasalarca “sözde” rıza ve güvenlik gerekçesinin arkasına sığınan bu bekaret muayeneleri ve tek taraflı bakirelik sorunu sosyal hayata, romana nasıl yansımıştır?
1987 yılında yayımlanan “Kadının Adı Yok”, kadın olmanın, özellikle Türkiye’de kadın olmanın hikayesidir. Sadece bekaret ve cinsellik değil çalışma hayatı, ebeveynlik, evlilik, cinsiyet rolleri gibi birçok konu hakkında filtresiz bir okuma imkânı sağlar. Ben bu yazıda bekaret hakkındaki birkaç örnekle sınırlı kalacağım.
Anlatıcı küçük bir kız çocuğudur ve babasının onun erkek arkadaşlarından neden nefret ettiğini anlayamaz. Oğlanların babasından korkmasına anlam veremez. Anne ve baba arasında şöyle bir diyalog okuruz:
Bir gün annem babama dedi ki:
“Kızların çok üstüne düşüyorsun, bahçedeki çocukları korkutuyorsun, daha küçücük çocuk onlar.”
Babam da anneme dedi ki:
“Küçücük müçücük, çükleri yok mu onların?”
Çok şaşırdım, o dediği şeyin ne olduğunu biliyor gibiyim ama bu yüzden onlara kızacağını hiç ummazdım. Hem o şeyden babamın da var, neden onlara kızıyor hiç anlayamıyorum.
Daha küçük yaştan anlatıcı ve erkekler arasına duvar örülmeye başlanmıştır. Kızlar ve erkekler farklıdır, erkekler tehlikelidir ama nedenini anlayamaz. İlerleyen kısımlarda oğlanlar onu donunu indirmeye ikna etmeye çalışır. Anlatıcı onlardan kaçar, erkek bir bebeğin altı değiştirilirken merakla bakar ve “Evet bir şey var, minik bir şey. Bu muymuş?” diye sorar.
Duygu Asena, cinsellik kavramını oturtturamayan bir kız çocuğunun kendinde olmayan bir organdan korkmayı öğrenmesini okuyucuya anlatır. Bu bana Gilbert ve Gubar’ın “The Mad Woman in the Attic” kitabında yer verdiği “pen-penis” benzetmesini anımsattı. Gilber ve Gubar yazmanın eril tahakkümümün kalemin bir penis işlevi görmesinden geldiği ve erkeğin var etmesinin yani “doğurmasının” bir şekli olduğunu açıklarlar. Güç, iktidar ve aitlik sembolüdür.
Anlatıcı için tüm bunlar çok anlamsızdır o ve erkek arkadaşlarının farklı cinsel organları var diye babasının kızması beraber oynayamamaları çok saçmadır. Kitap boyunca, özellikle çocukluğunda, anlatıcı sorgulayan taraftadır. Erkeklere sünnet düğünü yapılırken ona neden regl olduğu için hediye alınmadığını sorar. Neden kimseye söylememesi gerektiğini sorar. Annesinin regl olduğunu öğrendiğinde “Erkekler de baba oluyor, onların altlarından kan geliyor mu?” diye sorar. Annesinin neden çalışmadığını, annesinin göğüsleri var babasının yok diye mi çalışmadığını sorar. Tüm bu sorular çocukça görünen ama temelinde fiziksel farklılıklara dikkat çeken, anlatıcının “bir sorun var” güdüsüyle sorduğu sorulardır.
Başta gerçek hayattan örneklerle açıkladığım bekaret baskısı en net anlatıcının lise arkadaşı Fügen ve erkek arkadaşı Atıf’la yaşadıklarını anlatırken okunur. Fügen ve Atıf “o işi yapmamıştır” fakat yakınlaşmışlardır. Bunu arkadaşlarına anlatır onlar da evlenip evlenmeyeceklerini sorarlar. Günseli ona “sakın kimseye anlatma sana orospu derler” diye nasihat eder. Bunun üstüne Fügen “Ben size bir şey söyleyeyim mi ister yatın ister yatmayın, hepiniz için söylenebilir bu söz, yolda yürüdüğünüz için söylenebilir, mektuplaştığınız için söylenebilir, âşık olduğunuz için söylenebilir, arabalarına bindiğiniz için…” der. Kızlar neden Atıf’a değil de Fügen’e orospu dendiğini düşünmeye başlarlar. Cevap gelir; “Çünkü Atıf’ın zarı yok da ondan.”
Cinsellik oradadır deneyimlenir, istenir fakat konuşulamaz. Anlatıcı için yeni bir soru, yeni bir problem açılır: “İçimizden biri çıkıp da ‘Şu efsane gibi duyduğunuz zar denen şey ne ola ki, nasıl bir şeydir?’ dese, kalakalacağız. Hiç ama hiçbir şey bilmiyoruz, isimlerinden ve önemlerinden başka.”
Varlığının hiçbir tıbbi önemi olmayan bu zar o kadar önemlidir ki Fügen bastıra bastıra “hala kız olduğunu” söyler. Ne olduğunu bilmedikleri, kimsenin de yokluğunun felaket olacağından başka bir şey açıklamadığı zar anlatıcı ve arkadaşlarını hayatları boyunca kovalayacaktır. Hayatları boyunca hem erkekler onları sevsin diye istediklerini vermeye çalışacak hem de korkacaklardır.
Regl olmadığı için hamile olduğundan korkan Fügen Atıf’la konuşur. Aldığı cevap ise “Annene söyle, seni doktora o götürsün, ama gitmeden önce, tadına vara vara yapalım gel şu işi” olur. Olan olmuştur, Fügen artık “değersizleşmiş”, “kadın” olmuştur.
Üç arkadaş korkuyla arkadaşlarına yardım edecek doktor ararlar. İlk gittikleri yer onlara bakmaz, diğer yerdeki doktor muayeneyi ve sonrasında gerçekleşecek olan muhtemel kürtajı kabul eder ama Fügan gerçekten de bakiredir.
Bakirelik mi yoksa bakire olmamak mı sorundur? Bu soru kitap boyunca sık sık okuyucuya sorgulatılır. Anlatıcı “namusunu koruyarak” evliliği beklerken erkek arkadaşı Erhan “Ben artık bir kadınla birlikte olmak istiyorum.” der. Bu nokta romana o kadar olağan bir şekilde yerleştirilmiştir ki erkeğin söyledikleri tepki bile yaratmaz, anlatıcı sorunu “Ben kadın değil miyim?” diyerek kendinde arar. Erkek için cinsellik gerekliliktir. Birlikte olacağı kadın sadece amaca hizmet eden bir araçtır, ona karşı bir şey hissetmez değer vermez. Kadın içinse hayatı boyunca kurallarla yasaklarla çevrilidir.
Bekaret kavramının ortaya çıkışının mülkiyetle ilişkisi ise bilinen bir şeydir. Bekaret bir aitlik, mülkiyet belirtir. Anlatıcının çok beklediği gün geldiğinde ise “İşte birazdan benimsin” diyen kocasına ne diyeceğini bilemez, vereceği bütün yanıtlar ya toplumsal olarak ya da bireysel olarak kusurludur. Paradokslar içerir. Kocasının “sahip” konumuna gelmesi onu düşündürür.
Kadının adı yoktur çünkü; kadın, bekaret muayenesine zorlanan Güzide’dir. “Namus” adı altında kontrol edinilen, baskılanan hatta öldürülen kadınlardır. Kadının o kadar çok adı vardır ki Duygu Asena ona tek bir isim koymak istememiştir.