BASIN BÜLTENİ
Yeliz Dövücü’nün Kaleminden
Bölünen Dikkatin ve Çoğalan Yalnızlığın Hikâyesi:
“Dijital Şizofreni”
“Kitap, bugünün hızını anlamak için geçmişin daha yavaş zamanlarına da bakar.”
Sabah artık bir başlangıç değil, bir devam hâlidir. Gece boyunca susmayan dünyanın bıraktığı yerden devralınan bir akışın içine uyanırız. Telefon titrer. Ekran yanar. Parmak aşağı kayar. Henüz düşüncelerimiz yerini bulmadan, başkalarının sözleri zihnimize yerleşir. Gün başlar. Bu başlangıç, çağımızın en görünmez ama en belirleyici eşiklerinden biridir. Yeliz Dövücü’nün Dijital Şizofreni adlı kitabı, tam da bu eşikte durur. Ne yalnızca teknolojiyi anlatır ne de yalnızca insanı. Bu eser, dijital çağın içinde yaşayan bireyin dikkatle, zamanla ve en önemlisi kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin nasıl dönüştüğünü görünür kılan güçlü bir tanıklık metni olarak öne çıkar.
Dijital Şizofreni, iletişim araçlarının gelişimini kronolojik bir düzlemde inceleyen teknik bir çalışma değildir. Bu kitap, iletişimin kesintisiz hâle geldiği bir çağda insanın iç dünyasında meydana gelen sessiz ama köklü dönüşümü anlatır. Bildirimlerin, mesajların, ekranların ve hiç durmadan akan içeriklerin ortasında yaşayan bireyin yalnızca dünyayla değil, kendisiyle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ortaya koyar. Çünkü mesele ekranın varlığı değil, ekranın sürekliliğidir. Mesele bağlantının mümkün olması değil, bağlantının kaçınılmaz hâle gelmesidir. Dövücü, bu kaçınılmazlığın insanın dikkatini, algısını ve içsel bütünlüğünü nasıl dönüştürdüğünü, gündelik hayatın içinden süzülen sahici gözlemlerle anlatır.
Kitabın merkezinde yer alan “dijital şizofreni” kavramı, çağımız insanının yaşadığı bölünmüş varoluş hâlinin güçlü bir ifadesidir. Bu kavram, bir tıbbi tanımlama değil; modern bireyin aynı anda birden fazla gerçeklik içinde yaşamak zorunda kalmasının yarattığı içsel çoğalmayı ve parçalanmayı anlatır. Günümüz insanı, farklı platformlarda farklı benliklerle görünür olur. Bir mesajlaşma uygulamasında hızlı ve filtresiz, sosyal medyada seçilmiş ve düzenlenmiş, profesyonel ortamlarda ölçülü ve kontrollü, gündelik hayatın içinde ise daha kırılgan ve daha sahici bir benlikle varlığını sürdürür. Bu benlikler birbirinden kopuk değildir; ancak bu süreklilik, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin bütünlüğünü zorlayan yeni bir iç gerilim yaratır. İnsan artık tek bir benlik içinde değil, çoğalan benliklerin sürekliliği içinde yaşamaktadır.
Yeliz Dövücü’nün anlatımındaki en güçlü yönlerden biri, metnin tanıklık gücüdür. Anlatıcı, okurun karşısına bir otorite olarak değil, aynı çağın içinde yaşayan bir birey olarak çıkar. Hüküm vermez, çözüm dayatmaz, kesin cevaplar sunmaz. Bunun yerine, çağdaş insanın dikkatinin nasıl parçalandığını, zaman algısının nasıl değiştiğini ve içsel sessizliğin nasıl giderek geri çekildiğini görünür kılar. Bu yaklaşım, metni yalnızca bir eleştiri metni olmaktan çıkarır ve onu çağımızın insanına ait bir iç konuşmaya dönüştürür. Okur, bu metni okurken yalnızca bir düşünceyle değil, kendi hayatına dair bir farkındalıkla karşılaşır. Çünkü anlatılan şey uzak bir teori değil; yaşanan bir gerçektir.
Kitap, bugünün hızını anlamak için geçmişin daha yavaş zamanlarına da bakar. Kontörlü telefonların olduğu, konuşmanın planlandığı, beklemenin iletişimin doğal bir parçası olduğu dönemleri hatırlatır. O zamanlar iletişim, bir niyetin ve bir yönelişin sonucuydu. Bir karşılığı, bir değeri ve bir ağırlığı vardı. Bugün ise iletişim kesintisizdir. Her an mümkündür. Her an gerçekleşebilir. Bu nedenle çoğu zaman anlamını yitirir. Söz, kalıcı olmak için değil, görünür olmak için var olur. Dövücü, bu dönüşümü nostaljik bir özlemle değil, berrak bir farkındalıkla ele alır. Çünkü bu değişim yalnızca iletişim biçimlerini değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden tanımlamaktadır.
Kitapta yer alan kişisel anlatılar, dijital çağın insan üzerindeki etkilerini somutlaştırır. Aynı mekânda bulunmasına rağmen farklı ekranlara odaklanan bireyler, fiziksel olarak yakın ama zihinsel olarak uzak kalan temaslar, dijital ortamda başlayan ve dijital ortamda sona eren ilişkiler… Bu anlatılar, çağımızın en temel çelişkisini ortaya koyar: Bağlantı artarken temas azalır. İnsan her zamankinden daha erişilebilir hâle gelir; ancak aynı ölçüde içsel olarak daha yalnız bir varoluş alanına çekilir. Bu yalnızlık, fiziksel değil; dikkat ve varlık düzeyinde yaşanan bir uzaklıktır.
Algoritmalar ve dijital sistemler, bu yeni varoluş biçiminin görünmez belirleyicileri hâline gelmiştir. İnsan yalnızca kendi seçtiği içeriklerle değil, kendisi için seçilen içeriklerle de şekillenir. Zamanla bu içerikler, bireyin yalnızca düşünme biçimini değil, dünyayı algılama ve kendisini konumlandırma biçimini de etkiler. Dövücü, bu süreci bir gelecek tasviri olarak değil, bugünün yaşanan gerçeği olarak ele alır. Çünkü bu dönüşüm, büyük kopuşlarla değil; küçük, sürekli ve çoğu zaman fark edilmeyen değişimlerle gerçekleşmektedir.
Dijital Şizofreni, dijital çağın insanın iç dünyasında yarattığı bölünmüşlüğü, yorgunluğu ve dikkat dağınıklığını görünür kılan güçlü bir anlatıdır. Bu kitap, dijital dünyaya karşı bir reddiye değildir. Aynı şekilde, dijital dünyayı yücelten bir metin de değildir. Bu eser, dijital çağın içinde yaşayan bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin dönüşümünü anlamaya yönelik bir farkındalık alanı açar.
Kitap sona erdiğinde okur, elini istemsizce telefona uzanırken bulur. Ancak bu kez bu hareket yalnızca bir alışkanlık değildir. Bu hareket, fark edilen bir harekettir. Çünkü Dijital Şizofreni, okura yalnızca dijital dünyayı anlatmaz; okura kendisini anlatır. Onun dikkatini, onun bölünmüşlüğünü, onun sürekliliğini ve onun içsel sessizliğini görünür kılar.
Yeliz Dövücü’nün Dijital Şizofreni adlı eseri, dijital çağda insan olmanın ne anlama geldiğini anlamak isteyen herkes için güçlü ve kalıcı bir anlatı sunmaktadır. Bu eser, çağımızın hızına kapılmış bireyin iç dünyasını görünür kılarken, okurunu bu hızın ortasında kendisiyle yeniden karşılaşmaya davet eder.
Çünkü bu çağda asıl mesele bağlantı kurmak değildir.
Asıl mesele, bu kadar bağlantının içinde kendisini kaybetmeden var olabilmektir.
Ve bazen, bunun için yapılması gereken tek şey, ekranın ışığından bir anlığına uzaklaşıp, kendi iç sesini yeniden duyabilmektir.