Suçluları Neden Öldürmeliyiz?: “Escape From New York” ve “No Escape”

Suçluları Neden Öldürmeliyiz? Aynanın İki Yüzü: “Escape From New York” ve “No Escape”

 

Celalettin Durak

 

Suçluların cezalandırılması, rehabilite edilmesi, toplumdan uzaklaştırılması ya da imhası insanlık tarihi boyunca tartışıldı. Faillerin akıbetine dair tartışmalarda çok çeşitli argümanlar sunuldu. Bu yazımızda size suç olgusuna yönelik çözüm önerileri sıralamayacağım. Hukuk felsefesi yahut yasalar nezdinde suç ve ceza kavramlarının ne olduğunu da anlatmayacağım. Hem böyle bir birikimim hem de amacım yok. Size, Escape From New York (1981) ve No Escape (1994) filmlerindeki distopik dünyalarda suçluların nasıl muamele gördüklerinden bahsedeceğim. Kronolojik olarak iki filmin de konularını ele alalım.

It's the Little Things: An Appreciation of the Miniatures in 'Escape from New York' - Bloody Disgusting

Escape From New York, 1981 yılında çekilmiş ve yönetmenliğini John Carpenter’ın yaptığı, bilimkurgu ve aksiyon türlerinin kesişimi distopik bir film. ABD’de suç oranları 80’lerin sonuna doğru %400 artınca ABD hükûmeti Manhattan Adası’nın etrafını 15 metrelik bir duvarla çevirmiş, köprüleri mayınlamış, sıkı güvenlik önlemleriyle Ada’yı sarmış ve bütün ağır suçluları bu izole edilmiş koca cezaevine göndermiştir. 1997’de ise ABD başkanını taşıyan Air Force One uçağı komünist teröristlerce ele geçirildiğinde ve uçak tam da bu devasa cezaevine çakıldığında acil durum ilân edilir. Güvenlik güçleri, bir kapsülün içinde kazadan sağ kurtulan başkanı tahliye etme görevinde başarısız olunca da son koz oynanır: Eski bir Özel Kuvvetler mensubu ve azılı suçlu Plissken (“The Snake”) eğer 24 saat içinde başkanı kurtarırsa tüm suçlarından ve cezadan azat olacaktır. 24 saat mühleti vardır, zira başkanın çantasında SSCB ve Çin karşısında koz olacak özel bir doküman bulunmaktadır ve bu doküman bir devletlerarası zirveye yetiştirilmelidir.

No Escape (1994)

No Escape ise 1994 yılında çekilmiş ve yönetmenliğini Martin Campbell’in üstlendiği, diğer filmimizle aynı türdeki bir distopik yapım. 2022 senesindeyiz. Dünyadaki azılı suçluların toplandığı uluslararası üst düzey bir cezaevi var. Bu cezaevinin başında da gaddar bir müdür bulunuyor. Eski “Semper Fi”cilerden, yani eski Navy Seals mensubu John Robbins de 2011 senesinde Libya, Bingazi’de kendi komutanını öldürmüş olduğu için buraya getiriliyor. (Daha sonra neden kendi üstünü öldürdüğünü açıklıyor filmin bir sahnesinde. Etkileyici. Ayrıca, ’94 yapımı bir filmin 1. Libya İç Savaşı’nı tam isabet tahmin etmesi takdire şayan.) Hapishane müdürünün ise onun için başka bir planı var. Zira uluslararası kamuoyunun haberdar olmadığı ücra bir ada (adı “Absolom”) mevcut. Bu ada bizzat hapishane müdürü tarafından kontrol ediliyor ve en saldırgan, uyumsuz mahkûmlar buraya atılıyor. Adada orman kanunları geçerli, güçlü olan zayıfı yiyor. Hem de gerçek anlamda yiyor. Burada parantez açıp şunu belirteyim: Absolom’da iki grup var. Biri, “İçeridekiler” denen ve sayıları 100’ü bulmayan, bu anarşi ortamında bir medeniyet inşa etmeye çalışan grup ve diğeri ise Dışarıdakiler” denen, Marek adlı zalim bir herif tarafından yönetilen, sayıları daha fazla olan vahşiler. John Robbins de kendini istemeden bu iki grup arasındaki savaşa katılmış buluyor. Robbins’in amacı ise gayet basit ve imkansız: Adadan kaçmak.

İki filmde de bariz benzerlikler dikkatinizi çekmiştir. İki filmde de ‘kurtarılmış bölgeler’ mevcut. Ama fark şu: Escape from New York’taki o bölge Manhattan Adası’ydı – yani metropolün içindeki bir alan; No Escape filmindeki bölge ise okyanustaki ücra bir ada. Her iki filmde de çatışan çeşitli gruplar var ama Escape from New York’taki tarafların hepsi vahşi. No Escape’te ise “İçeridekiler” denen grup medeni ve iyimser bir tablo çiziyor. İki film arasındaki bir başka benzerlik ise başkahramanlarımız eski birer Özel Kuvvetler mensubu. Escape from New York’un kahramanı Snake Plissken banka soyguncusu iken No Escape’in kahramanı John Robbins kendi komutanını öldürmüş bir isyankâr.

İki film de dönemlerinin siyasî ve toplumsal yansımalarını barındırıyor. Escape From New York’ta ABD Başkanı’nı komünist teröristlerin kaçırması buna bariz örnek. Toplumsal olarak ise artan suç oranlarıyla mücadelede nasıl bir yol izleneceğine dair iki yönetmen arasında da paralellik var: Suçluları n’için kendi hâllerine bırakmayalım ki? Suçlu suçludur ve eğer rehabilite edemiyorsak onları birbirleriyle muhatap ederiz. Böylece bizim pek bir şey yapmamıza gerek kalmaz. Yeter ki onların izole alanının sınırlarını koruyalım!

Peki suçluların perspektifinden durum nedir? Siyasî iktidar ve toplum sizi gözden çıkarıp kendiniz gibi diğer dışlanmışlarla baş başa bıraktığında ne yaparsınız? Anarşi içerisindeki izole bölgede bir düzen kurmaya, hatta bir medeniyet inşa etmeye mi çabalarsınız yoksa ‘battı balık yan gider’ diyerek suç listenize yenilerini mi eklersiniz? Hem de hayatta kalma içgüdüsüyle işleyeceğiniz potansiyel suçları…

Distopik eserler başlı başına rahatsız edici, tat kaçırıcı olsa da ütopyalara nazaran daha çok “özgürlük imkânı” sunar bize. Ütopyalarda hâlihazırda muntazam ve artık bir yeniliğe, bir değişime, bir restorasyona ve dahi itiraza ihtiyaç duymayan düzen tasavvuru mevcuttur. Distopyaların ekserisinde ise ütopyaların ‘karanlık’ muadilleri bulunmakla birlikte bir ‘başkaldırı’ da vardır. Başkaldırı ama işe yarar ama yaramaz – bu her distopik eserde farklılık gösterir fakat neticede bir başkaldırı, bir itiraz, bir ret söz konusudur. İşte özgürlüğün olduğu nokta-i nazar da budur.

Ütopya ve distopya arasında bir seçim yapsam bu şüphesiz ikincisi olurdu. Çünkü ben bir insanım ve cennetteki o noksansız düzenin yeryüzünde inşa edilemeyeceğinin farkındayım. Ben bir insanım ve başkaldırma, itiraz etme, reddetme hakkımın saklı olmasını isterim. Bilirim ki bu dünyada cennet bahçesinin en yavan köşesi bile yeşertilemezken cehennemin en dehşetli ateş çukurunun çok isabetli bir benzeri kazılabilir.

Sizlerle buluştuğum ilk yazıyı sona erdirirken okuduğunuz için teşekkür eder; hepinize dinlenebileceğiniz bir gölgelik ve dinleyebileceğiniz hikâyeler dilerim. Ave atque vale!

ESCAPE FROM NEW YORK REPLICA 1981 MOVIE POSTERNo Escape (1994) - IMDb

En Yeniler

Bir kaplumbağanın ters döndükten sonraki ilk on beş dakikası. – Hasan Ay

GİRİŞ                     (ya da değil)     Gökyüzü mavi olmasaydı hangi renk...

160. Kilometre ve Dört Ayaklı Şehir’den: Hayvanlara Şiirler

160. Kilometre Yayınları ve Dört Ayaklı Şehir: Kent, Doğa,...

179 Edebiyatçıdan T*ciz ve İstismara Karşı Ortak Açıklama

179 edebiyatçı, yayımladıkları ortak açıklamayla ifşa edilen taciz faillerini...

Sözcükler Dergisi’nin 117. Sayısı Yayınlandı

20. yılını kutlayan Sözcükler, 117. sayısıyla yine edebiyatın derinliklerine...

Gizli Sekme: Kopenhag – Gamze Altuntaş

    Uranüs <3 Ay. Camgöbeği buz devi. Bir gezegen ve onun yörüngesinde...

Zaman Aşımına Uğramamış Bir Divan: Turgut Uyar’ın ‘‘Sâlihat-ı Nisvadan Saffet Hanımefendiye’’ Şiirinin İncelenmesi

Cansu Usluy   İkinci Yeni’nin Oluşumu ve Etkisi 1950’li yıllarda Türk şiirinde...

Benzer İçerikler

Bir Şairin İzleri: Nilgün Marmara Belgeseli

Yönetmenliğini Tolga Oskar’ın üstlendiği Nilgün belgeseli izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Çekimleri İstanbul ve Bodrum’da gerçekleştirilen yapım, Nilgün Marmara’nın kısa ama derin izler bırakan yaşamını, edebiyat...

İki Şairin Filmi: Tekerleme (1984)

Leyla Bayrı 1984 yapımı Tekerleme, Merlyn Solakhan’ın Berlin Film ve Televizyon Akademisi’ndeki mezuniyet projesi olarak çektiği, senaryosunu şair İzzet Yasar’ın kaleme aldığı ve başrollerinde Ayşe...

Renk, Şiir ve İstanbul: Burhan Uygur’un Resim Dünyası

Burhan Uygur, Türkiye resim sanatında 1970–1990 döneminin en kendine özgü, nevi şahsına münhasır sanatçılarından biridir. Onu diğerlerinden ayıran yalnızca resim dili değil, yaşamı sanatıyla...