
Sercan Kerinç’in ilk şiir kitabı “Aradalıklar”ı okuduğumda, kitabın adının şiirlerdeki geçişleri, hareketi ve bir şeyin ortasında bulunma hâlini taşıdığını düşündüm. İlk sayfada yer alan, Deleuze’e ait “Hep bir yolun ortasındayız, bir şeyin ortasındayız” sözü de kitabın düşünsel atmosferini baştan kuruyor. Çokluk, oluş ve kaçış çizgisi gibi kavramlarla birlikte düşünüldüğünde, şiirlerin yalnızca belirli bir yere varmayı değil, hareket hâlindeki bir deneyimi izlediği görülüyor.
Bu hareket, kitabın doğa ve bedenle kurduğu ilişkide de belirginleşiyor. Şiirlerin başındaki desenler, özellikle ağaçları ve dalları çağrıştıran çizgiler, tamamlanmış bir görüntüden çok sürmekte olan bir devinim duygusu yaratıyor. Şiirlerdeki nehir, ağaç, meyve, otlar, su, gökyüzü ve hışırtı da sabit bir manzaranın parçaları olarak değil, birbirine dokunan ve anlamı dönüştüren unsurlar olarak beliriyor.
“Aralıktan Bir Çağrı“da geçen “bir bilgi / hayatı açmaya yeter mi” sorusu, bu bütünün içinde ayrıca yankılanıyor. Aradalıkları okurken bende kalan duygu, şiirlerin kesin bir sonuca ulaşmaktan çok, okuru sürekli bir geçişin ve dönüşümün içinde tuttuğu yönünde oldu. Sorularımı da bu hareket alanından yola çıkarak sormak istiyorum.
1. Aradalıkların ilk şiirinde “Aradalıktan Bir Çağrı”da “bir kayıt”, “bir fragman”, “bir bilgi”, “çalılığın kımıldaması”, “nehrin toprağa savrulması” ve “pencere önünden durmadan geçen uçaklar” gibi görüntüler bir araya geliyor. Şiirin sonunda da “yerleşik bir taşınma” gibi oldukça güçlü bir karşıtlıkla karşılaşıyoruz. Bütün bunları düşündüğümüzde, şiirdeki aralık ve hareket hâli sizin için neyi anlatıyor? “Bir bilgi hayatı açmaya yeter mi?” sorusuyla başlayan bu şiir, Aradalıklar’ın geri kalanını anlamak için nasıl bir kapı açıyor?
Biz ruhsal varlıklarız, gördüklerimizi bir devingenlik içinde kaydediyoruz. Temas kuruyoruz. Dünya bizim gözümüzün içine bakıyor, biz de onun gözünün içine bakıyoruz.
Merleau-Ponty’nin “Göz ve Tin”i Cezanne’dan bir alıntıyla açılıyor: “Size anlatmak istediğim daha gizemlidir, varlığın köklerine, duyuların ele gelmeyen kaynağına karışmıştır.”
Merleau-Ponty’ye göre, insan dünyaya dışarıdan bakmaz; dünyayı bedeninin içinden deneyimler. Gören ile görülen, beden ile dünya ve duyum ile anlam, birbirinden bütünüyle kopuk değildir. Aradalık kavramı, bu ilişkinin nasıl kurulduğunu anlamamıza yardımcı olur. İki ayrı şeyin arasında duran boşluktan çok, onların birbirleriyle ilişki kurduğu ve anlam kazandığı alanı düşünmemizi sağlar. Bir manzaraya baktığını düşün. Sen, gören kişisin. Manzara, görülen şeydir. Fakat görme, yalnızca senin içinde gerçekleşen bir olay değildir; manzaranın sana görünmesiyle senin onu algılamanın buluştuğu bir ilişkidir. Gören ile görülenin birbirleriyle ilişkiye girdiği ortak alandır. Merleau-Ponty’nin düşüncesinde beden, dünyayı algılama, deneyimleme ve anlamlandırma biçimimizdir. Bu bağlamda aradalık, insan ile dünya, gören ile görülen ve beden ile düşünce arasında oluşan ilişki alanı olarak yorumlanabilir. Bu düşüncelerle ilerlersem, resim de bir ilişkisellik ve hareket alanı. Her şeyin birbirleriyle temasını görmeyi getiriyor. Kelimelerin bir görüntüsü var bende, görülenin şiire girmesi var. Boşlukların şiire girmesi.
Bir ressam olarak rengin oluşumuna temas etmeye çalışıyorum. Renkler şiirlerin içinde de geçiyor, bir telin rengi mesela, nesnelerin değişen renkleri. Sabitlik yok. Hareketi seziyoruz. Sezgiler, etkilenme alanları ve duygu geçişleri yaratıyor, boşluklara ihtiyaç artıyor.
“Yerleşik bir taşınma” için ise büyük bir hareket sarf ettim. Bir yaşantıyı, bir deneyimi bir hareket olarak da algılayabiliriz. Bu kitaptaki şiirler bir anlamda bu hareketi ve geçişi de barındırıyor.
“Bir bilgi hayatı açmaya yeter mi?”
Bir bilgiye sahipsen bu bilgiyi nasıl kullanacaksın, bir bilgiyi harekete nasıl koyacaksın?Bilginin seni sabitlemesine izin vermeyerek belki. Bir bilgiyle dünyaya açılamayabiliyorsun, ama uçaklarla, çalıların kımıldamasıyla açabiliyorsun, sabitlenmiş, söylenmiş, içe yer etmiş bilgilerle değil sezgilerle ilerliyorsun, doğa ve nesneler de giriyor, dünyaya koyabiliyorsun kendini.
Anlamda bir hareket var, bilgi, yaşantıya dönüşmediği sürece kuru kalıyor. Günümüzde dezenformasyon var, yalnızlık, aşırı güvencesizlik var. Sanata ulaşmak da çok zor. Sanat çok merkeziyetçi, periferi hep dışarıda ve ulaşamaz kalıyor.
İktidarların kuşattığı, denetlediği mekanizmalara, işleyişlere ses çıkarmak, direnmek, direnerek açılmak, sokakta olmak gerekli geliyor bana. Şu an süregiden Fransa’daki öğrenci eylemlerinde bir dövize rastladım: “Rêver, c’est aussi résister” (Hayal kurmak da direniştir). İçim kıpırdadı, çünkü hayallerimizi kimse çalamaz; şiir de resim de buna karşı çıkar. Burada Foucault’yu anarsak, 1968 Fransa öğrenci hareketlerini onun düşüncelerine bağlantılandırarak tarihî bir örnek verebiliriz. Foucault’nun en önemli önermelerinden biri, iktidar ilişkilerinin bulunduğu yerde direniş imkânlarının da bulunmasıdır. Direniş yalnızca iktidarın yerine başka bir iktidar koymak değildir; insanların kendilerine dayatılan kimlikleri reddederek farklı öğrenme ve yaşama biçimleri aramalarıdır. Bu da otoriteyi (disiplin, normalleştirme, hiyerarşi) ve bilgi-iktidar ilişkilerini sorgulamayı, gündelik hayatın da bir mücadeleye dönüşmesini hayata sokar.
2. Aradalıklar’da şiirlere eşlik eden desenlerde, özellikle ağaçtan kopmuş bir dalın geride bıraktığı yer, hareket etmiş ya da hareket etmek isteyen ama bir yerde kalmış bir dal duygusu dikkat çekiyor. Şiirlerde de benzer bir hareket ve doğayla temas hâli var. Örneğin “taş gövdelerde suyun bolluğu / sallanan otların yumuşaklığında / ellerini yıkar” dizeleriyle, “hafif aşağı koşuyorum / belirsiz bir ağaç dibi / koştuğum yerler meyve ağacı / karanlıkta bir gökyüzü / elmanın seyri dipleri çökmüş / çukurlar dolmamış su ile / ve hışırtıdan başka hiçbir şey” dizelerinde doğa yalnızca bir görüntü olarak değil, hareketin ve duyumsamanın kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Bir ressam olarak yaptığınız desenlerle şiirleriniz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz; çizgideki hareket ile dizedeki hareket birbirini nasıl besliyor?
Zeynep Sayın, “çizginin boşluğu” kitabında düş gören çizgilerden bahsediyor. Şiir de “düş gören bir çizgi” midir? Bunu soruyorum kendime, “rüya haritaları”ndan okunabilir mi şiirler diye. Bir hafızanın derininden. Su ile dolmamış çukurlarda eşlik bir hışırtıyla. “Ağaçtan kopmuş bir dal”ın hışırtısıyla. Bir çizginin hareketiyle bir dizenin hareketinin yani harflerin kımıldamasının örtüştüğü bir yüz. Ağaçtan kopmuş bir dalın geride bıraktığı yer, iz, bir kayıp. Bazen bir dalın, bir ağacın kaybı bizim kaybımıza benzeyebilir.
Şiirlerdeki hareket sizin de dile getirdiğiniz gibi doğayla temas içinde. Resimde gördüğümü ve deneyimlediğimi şiirde de yapmaya çalışıyorum, şiirdekini de resimde. Ve bazen bütün bunları anlamanın ve anlamlandırmanın yolu, bir yerden bir yere hareket, gördüğümüz şeyin biraz uzağına gidebilmek, açılıp ona o açıklıktan bakmak. Mesafe ihtimam getirebiliyor. Mesafe derken, farklı açılardan bakmayı, bir köşeden başka bir köşeye geçmeyi demek istiyorum. Algıyı açma pratiği belki de. “Çizginin boşluğu”ndan devam edersem, “uzaktan bakınca yüksek olarak algılanan bir dağ, zirvesine ulaşınca artık dağ olarak algılanmazdı.”
Bir yandan kitabın bir coğrafyası var. Dersim coğrafyası şiirlere çıkış noktası oldu, köklendi şiirler ve resimler. Geyikler girdi şiire, Munzur girdi. İnsanı çağırır kökleri.
3. Aradalıklar’ın ilk sayfasında yer alan alıntılarda “Hep bir yolun ortasındayız, bir şeyin ortasındayız”, “Kaçış çizgisi üzerinde tek bir şey var olabilir, o da yaşam deneyimi” ve Deleuze’ün çokluk üzerine düşüncesiyle karşılaşıyoruz. Bu alıntılar daha kitabın başında okuru bir düşünce alanına yerleştiriyor. Kitabın şiirlerinden önce bu sözleri koyarak okura nasıl bir okuma alanı açmak istediniz? Bu alıntılar sizin şiirinizin kaynağını mı gösteriyor, yoksa şiirlerle birlikte başka bir anlama dönüşen birer eşik mi oluşturuyor?
Derrida’ya göre, bir alıntı hem eski bir sözün izini taşır hem de yeni bir anlamın kapısını açar. Buradan hareketle alıntılarla açılmasını istedim kitabın yeryüzüne. Alıntılar bir kitaba ortadan başlanabileceğinin de, kitabın giriş ve çıkışları olduğunu da hatırlatmak için de biraz. Bu bir ‘çokluk’u da çağırsın, hem de bir konukseverlik yaratsın arzum vardı. Yaşam deneyimi bir hareketin içine girmekti. Bir oluşa girmeye hep hazır olmak. Deleuze’den seçmemin nedeni ise, çokluk’un onun deyişiyle kendi iç ilişkileri, boyutları ve dönüşüm imkânlarıyla bir oluş alanı olmasıydı. Örnek vermek gerekirse, orman yalnızca ağaçların toplamı değil, bir orman ışık, nem, toprak, mantar, kökler, hayvanlar, iklim gibi bir sürü şeyin arasındaki ilişkilerden oluşur, aradalıklarda, arasındalıklarda.
Varlığı yalnızca ne olduğu üzerinden değil, hangi farklılaşma süreçlerinden geçtiği üzerinden düşünmek gibi. Deleuze’ün önerdiği rizome modeli de merkezsiz bağlantıları, farklı noktalardan yeni ilişkilenmeleri, yatay yayılma ve çoğalmayı, kesilme, yeniden bağlanma ve dönüşümü içerir. Bu yüzden bir kitaba ortadan başlanabilir olur. Deleuze ve Guattari kaçış çizgisi derken, mevcut bir düzenin, sistemin içinden çıkarak yeni ilişkiler, yaşam biçimleri ve oluş olanakları yaratmaya açılan bir çizgiyi söylerler; bu henüz var olmayan bir şeyi de mümkün kılabilir. Üretiyor olmak bizi, okuru ve izleyiciyi böyle bir imkâna ve mümkünlüğe açabilir arzusundayım.
Bir eşikten birlikte, bir arada geçmek aslında, tekil bir hareket değil, çoğullaşan bir hareketle.
Bir de Spinoza’yı anarak, bir beden neler yapabilir sorusu var, nasıl tekrar kendimizle temas kurabileceğimiz, boşlukla, ışıkla, bir renkle nasıl temas kuracağımız. Bize ne çarpıyor, bir şiir bize nasıl temas ediyor?
Canlıyız, kırılganlıklarımız var. Duygu geçişlerini yazmak çoğunca arabeske dönüştürülüyor, oysa yeterince arabesk var, düşündürecek bir şey yazmak önemli geliyor bana.
Kalıcı değil hiçbir şey, bir duygudan başka duyguya, ışıktan ışığa geçiyoruz. Işık bizi dünyaya açıyor, gözün ışıkla açılması gibi.
4. Aradalıklarda dil oldukça sade; ancak bu sadeliğin altında yoğun bir düşünsel katman var. Dizeler çoğu zaman gündelik ve somut görüntülerden yola çıkarken —bir ağaç, su, taş, uçak, pencere, çalılık gibi— bir anda daha felsefi bir alana açılıyor. Şiirin dilini kurarken bu sadelik ve düşünsel yoğunluk arasındaki dengeyi nasıl gözetiyorsunuz? Sözcükleri azaltmak, şiirde anlamı çoğaltan bilinçli bir tercih mi?
Bence sadeliğin kendisi bazen düşüncenin en yoğun hâli olabiliyor. Sadelik düşüncenin yokluğu değil. Bir cümle, bir çizgi, boş bir mekân, tek bir nesne, gündelik hayatın içinde, görünürde çok yalın durup derinliğinde sonsuz yorum olasılığı da taşıyabilir. Mesela, Maleviç’in “Siyah Kare”si. Siyah bir kare ilk bakışta neredeyse bize hiçbir şey söylemez fakat biçim, nesne, renk, teslim ve anlam üzerine tüm alışkanlıklarımızı sorgulamamıza yol açabilir. Sadelik çoğu zaman uzun bir düşünme, yoğun çalışma, disiplin, birikim ve bir eleme sürecinin sonucu olabilir. Sözcükleri azaltmak şiirde anlamı çoğalttığı gibi anlamı bütünüyle sunmak yerine, onun ortaya çıkabileceği alanı da yaratabilir. Bir yandan da okura da devinebileceği bir boşluk ve alan sağlayabilir diye düşünüyorum.
5. Bir ressam olarak çizgi, biçim, boşluk ve hareket üzerinden düşündükten sonra Aradalıklarla birlikte bu düşüncenin şiir alanına da taşındığını görüyoruz. Şiir sizin hayatınıza nasıl girdi; resimle kurduğunuz ilişkinin içinden mi doğdu, yoksa başka bir ihtiyaçtan mı ortaya çıktı? Aradalıkların yazılma süreci nasıl gelişti ve kitabın bugünkü hâline gelmesini sağlayan belirleyici bir dönem ya da kırılma oldu mu?
Yine Merleau-Ponty’ye dönersem, resim ve şiir bedenin dünyayla kurduğu algısal ilişkinin farklı ifade biçimleri olarak düşünülebilir. Her ikisi de dünyayı görme ve duyumsama biçimimizi dönüştürüyor. Her ikisi de bir deneyim alanı. Çizgi bir hareket. İzi olan ve hafızayı da kat eden bir hareket. Bir hareketin içinde algın canlanıyor. Henüz görünmeyen ve doğrudan ifade edilemeyen anlamlar boşlukla açılıyor. Boşluk sahiden bir açılma.
Şiir hayatıma Anita ile ortak kitabımız “conatus’un cebi”ni yaparken girdi, o dönemde şiire yakınlaştım. Resimden gelen tüm görme deneyimi ve birikim şiire el verdi sanıyorum, ikisi arasındaki geçişlilik ve geçirgenliği duyumsadım. Resim yaparken de şiir yazıyor olduğumu fark ettim, şiir belki de hep oradaydı.
Aradalıklar bir deneyimin içinden geçerken yazıldı ve bir sıkışmayı açtı, bir karar verme sürecini keskin bir karara bağladı. Sanki bir yaşantının tanığı oldu.
Bu anlamda, ne tam bir şairim ne tam bir ressamım, yaşayan bir insanım, canlıyım.
6. Aradalıklar ismi, kitabın şiirlerindeki hareket, geçiş, bekleme ve bir yere tam olarak yerleşememe hâlleriyle güçlü bir ilişki kuruyor. Bu ismi kitabı yazmaya başlamadan önce mi düşündünüz, yoksa şiirler biriktikçe mi ortaya çıktı? “Aradalıklar” sizin için tam olarak neyi adlandırıyor?
Algı sabit değil, bedenin hareketinde dünya farklı biçimlerde görünüyor, geçip gittiğimiz bir su yolu. Geçiş, bir deneyimin içinde yürümek gibi, bu değişen deneyimin ifadesi olarak düşünülebilir.
Beklemek edilgen bir şey değil, beklemek hareketsizlik değil, öznel bir zaman deneyimi.
Italo Calvino’nun “ince kentler”inde beklenir, su kenarlarında beklenir, beklerken dünya bize kendini açabilir.
İnsan bir yere yerleştiğinde çevre zamanla tanıdıklaşır, temaslar oluşur, bir anlam ağı oluşur, alışkanlıklar ve anılar zemin bulur. Bir yere yerleşememe durumunda ise hep bir eşik hali hissedilir. Sanki asıl hayat başka bir yerde veya gelecekte başlayacaktır. Şiir tam da böyle bir aralıkta doğabilir: İnsanın bulunduğu yer ile ait olmak istediği yer arasındaki mesafede. Aradalıklar böyle bir mesafeden hareket ediyor gibime geliyor.
7. Kitapta alışılmış anlamda bir özgeçmişle karşılaşmıyoruz; şairin hayatına, eğitimine, geçmişine ya da kişisel hikâyesine dair bilgiler geri planda tutulmuş. Bu tercihin şiirle nasıl bir ilişkisi var? Şairin kendisini metnin dışına çekmesi, okurun şiirle karşılaşma biçimini değiştirsin istediğiniz bir şey miydi?
Ben kimim? Hangi ilişkilerden ve hangi karşılaşmalardan oluşuyorum? Özgeçmişte yaşanan olaylar bir sıraya dizilir, bu anlatı bizi bütün deneyimlerin ardında değişmeden kalan tek bir özne fikrine sabitler.
Oysa kişiselliğin geri çekilmesi, çoklukları ortaya çıkartır. Deleuze’ün çokluk kavramından ilerlersek, bu tek bir merkeze indirgenemeyen ilişkiler düzeninden düşünmemizi sağlar. Özne hazır bulunan, değişmez ve kapalı bir merkez değildir; ilişkiler, karşılaşmalar, arzular, toplumsal düzenlemeler, oluşlar içinde kurulur.
Şiir bu anlamda bence, özgeçmişin sabitlediği kimliği çözebilen bir deneyim alanı.
Duygu böylelikle yalnızca bireysel bir iç dünyanın mülkü olmaktan çıkar, bir karşılaşma deneyimine açılır.
8. Söyleşinin başında sözünü ettiğim desenlere ve şiirlerle kurdukları ilişkiye yeniden dönersek; kitabın başındaki o çizgilerle karşılaştığımız andan şiirlerin sonuna kadar, resimle şiir arasında bir hareketin sürdüğünü hissediyoruz. Bundan sonra bu ilişkinin nasıl devam edeceğini merak ediyorum. Yeni çalışmalarınızda desen ve şiir yine birbirinin alanına girecek mi, yoksa her birinin kendi yolunda ilerlemesine mi izin vereceksiniz?
Şu an üzerine çalıştığım bir şiir dosyam var, “yakın boşluk”, resimle şiir bir arada gidecek diye düşünüyorum şu anlık. Resim ve şiir bir araya geldiğinde bir bütünlenme duygusu getiriyor. Birikimler, oluşlar, duruşlar sanki birbirine bağlanıyor, ilmekleniyor.
Yakın boşluk’tan bir şiirle bitirmek isterim.
Taş organından tanır sesleri.
Sarı trenleri
salıverir ufkun çizgisine.
Tasarlar bir havanın ısısını
gelmeden önce bir seyre.
Yosunlar yüzeye iner
biçim tutmamışken.
Belirginleştikçe gün,
ağaçlar kabuğundan çıkar.
Zorunda olmanın kipleri:
kesik bir ağaç.
Bu söyleşiye davetin ve anlamlı soruların için çok teşekkür ederim.
Kaynaklar:
Aradalıklar, Sercan Kerinç, Plüton, 2026
Göz ve Tin, Maurice Merleau-Ponty, Metis, 2024, çeviren Ahmet Soysal
Çizginin Boşluğu, Zeynep Sayın, Norgunk, 2025
Bin yayla (Kapitalizm ve Şizofreni 2) Gilles Deleuze ve Félix Guattari,
Norgunk, 2024, çeviren: Emre Sünter
Görünmez Kentler, Italo Calvino, YKY, 2002, çeviren: Işıl Saatçıoğlu