Manrico Murzi İle Dünya Edebiyatı Üzerine Uzun Bir Söyleşi

1. Sizi İtalya’da Poeta Giramondo, yani “dünyayı dolaşan şair” olarak çağırıyorlar. Mısır’dan Yunanistan’a, Rusya’dan Ortadoğu’ya, Hindistan’dan Amerika’ya geniş bir coğrafyada seyahatler yaptınız. Roma Sapienza Üniversitesi’nde Giuseppe Ungaretti’nin asistanıyken akademik kariyerinizi yarıda bırakıp dünyayı gezmeye karar vermişsiniz. Sizi bu yolculuğa çıkaran ilk itki ve sebebi hatırlıyor musunuz? Ungaretti’nin bu kararda bir etkisi oldu mu?

Her şeyden önce, benim edebî etkinliğim ve kişiliğime dönük ilginiz için size teşekkür ederim. “Dünyayı Gezen Şair” unvanı bana 1964 yılında, “Gökyüzü Düştü” isimli şiirlerimi kapsayan kitabım çıktığında bir şiir eleştirmeni tarafından verildi. 1958’den itibaren Akdeniz’de, antik uygarlıkların bulunduğu; Arapça, Sırpça, Türkçe ve Hırvatça konuşulan ülkelere olan yolculuklarıma başlamıştım. Benim için bunlar bir çeşit hac ziyaretleri gibiydi. Önemli arkeolojik kazı yerlerini geziyor, yöresel yemeklerden yiyip içkilerinden içiyordum.

Roma Üniversitesi’nde Ungaretti’nin yanında yer almak bana bir çeşit gezgin kişi olmayı öğretmişti. İskenderiye’deki “Zamanın Ruhu” şairi, bir özgürlük hocasıydı ve töresel karşıtlığın ender örneklerindendi. Mısır’ın İskenderiye’sinde, Lucca’lı bir fırıncının oğlu olan Ungaretti benim için özel bir sevgi simgesiydi; çünkü benim de babam bir fırıncıydı. II. Dünya Savaşı döneminde çekilen bazı acılardan dolayı saçlarım yeterince aklaşmıştı; ama o, babamın fırıncılığına işaret ederek benim yalnızca una bulandığımı söylerdi.

Elbe Adası’nda doğdum ve Marciana Marina’da büyüdüm. Küçük bir deniz kasabasıydı; taşlı bir sahili vardı. Büyüdüğüm o sahilde, içimde gelişen merak duygusuyla yüklü ve farklılıkları benimseyen, engin ufuklara doğru gitme eğilimimi çok erken fark ettim.Bir yazımda bunu şöyle belirtmiştim: “Yalnızca sevmek ya da, daha kötüsü, üstün gelmek için değil; tanımak ve anlamak için, fazla ya da az düşüncesinden öte, eksi ya da artısını gözetmeden, asıl anlamı ‘insanlık’ olan karmaşık kumaşın vazgeçilmez parçalarını tanımak…”

1958 Mayıs’ının sonunda Ungaretti emekli olmuştu. Benim için de Roma Üniversitesi’nde boş kadro yoktu ve kim bilir bu durumda beni nereye göndereceklerdi? Hristiyan Demokrat veya Komünist değildim; fakat Sosyalisttim ve bu da yeterli değildi. Bu benim için iyi bir fırsat oldu: dünya turuna çıkmak ve havalanmak için tam bir fırsat. Önceleri Adriyatik Deniz Yolları’nın gemilerinde baş yönetici olarak çalıştım; sonra da gazetecilik ve yazarlık yaptım. Benim küçük kasabam, ışıklı bir çarkın kopmuş bir parçası olarak orada duruyordu ve ondan çıkan ışınlar beni ona sıkı sıkıya bağlı tutuyordu. O benim güvenli limanımdı: kalkışta da, varışta da.

Ungaretti akademi için yaratılmamıştı ve onu sevmiyordu. Araştırma ve çalışma aşkıma rağmen ben de sevmiyordum. Hocam benim akademi için uygun olmadığımı anlamıştı. Kütüphane için de uygun değildim; benim için kitaplar doğaydı, kaldırımlardı ve alışkanlıklarıyla, giysileriyle şehirlerin sakinleriydi. O emekli olduktan sonra benim de ayrıldığımı duyunca — öğrencilerimle olan hoca-öğrenci iletişimimi takdir etse bile — çok sevindi. Daha altı yaşındayken öğrenmeye başladığım Fransızca, İngilizce, Almanca… ve daha sonraları İskenderiye’de Arapça, İstanbul’da çağdaş Yunanca… Bunların hepsi doğuştan sahip olduğum çok kültürlülük eğilimini tatmin etmek için yaptığım dil çalışmalarına yardımcı oldu. Karım Ivy; heykeltıraş, ressam ve seramikçidir ve New York’lu bir Yahudidir. Hunter Üniversitesi’nden Beşerî Doktrinler diploması sahibidir. Üç kızım var: Simonetta, Valdo mezhebine mensup biriyle; Lauranna bir Yahudiyle; Giuliana ise bir Katolikle evlidir.

Dünyayı dolaşırken yemekleri, kıyafetleri ve çeşitli dilleri çeşitli renkler gibi bir arada harmanladım. 20. yüzyılın politik ve kültürel kumaşını dokumuş olan bazı kişilerle sağlam dostluklar ve ilişkiler kurdum: Marguerite Yourcenar, Golda Meir, Necip Mahfuz, Tito, Amin Maalouf, Ernest Hemingway, Adonis, Cavafis, 23. Giovanni, Paljetak ve Kıbrıs’tan Makarios.


2. Gelelim Roma’daki Sapienza Üniversitesi’ndeki yıllarınıza. Ungaretti nasıl bir hocaydı? Derslerinde nelere önem verirdi, nasıl prensipleri vardı? Onunla çalışırken “ben olsaydım şöyle yapardım” diye düşündüğünüz konular olur muydu? Üniversiteden ayrılma kararınıza nasıl tepki gösterdi?

Onu kişisel olarak tanımamış, onunla birlikte bulunmamış birine Ungaretti’yi anlatmak zordur. Ungaretti derslerinde ve sınavlarda, sınavın sorusu olan şiir metninin tek bir sözcüğünü kültürel bir gezi rehberiymiş gibi ele alır, sonsuz yolculuklara çıkardı. Arada bir elinde tebeşir ayağa kalkar, tahtaya yaklaşır; ama genelde yalnızca bir nokta koyardı. Çok seyrek yazı yazardı. Ders sonunda kara tahta yıldızlı bir gökyüzüne dönüşürdü. Öğrenciler hayranlıkla bakakalırlar, kolayca öğrenir ve unutmazlardı. Kitaplara bağlı kalmazdı. Önceden kararlaştırılmış ders şemalarını izlemezdi. Yalnızca şiir okurken hecelerdi.

Gece ve gündüz göklerini kaplayan, İskenderiye’nin minarelerinden taşan müezzinlerin şarkılarıyla eğitilmişti. Saatlerin matematiğine saygı duymazdı. Düşünceler açısından konu dışına çıksa bile onu izlemek hiç zor değildi.

İkimizin arasında kendiliğinden bir anlaşma, doğal bir birliktelik vardı. Özgürlük hocasıydı. Onun öğretisi özgür bir beyin içindi. Düşüncelerin açıklanmasına izin verir ve yalnızca dinlerdi. Engellemeler yapmazdı.

Çelişkiler mi? Sınavlarda not verirken az tartışmazdı. Bazen az çalışmış bir genç kızı yüreklendirmek için bağırırdı:
“Ama güzel bir kızsınız!”


3. Ungaretti’yi okul dışında nasıl bir insan olarak hatırlıyorsunuz? Neler paylaşırdınız? Sizde yer eden, unutamadığınız bir anınız var mı onunla ilgili?

Akademinin dışında, akvaryumda değil de engin sularda salınan iki balık gibi dolaşırdık. Herhangi bir merdiven basamağına oturur, çoğu zaman sessizce dururduk. Fakat hocam bazen, farkında olmaksızın boğazını temizleyerek; zaman zaman dişlerini — onları un ufak etmek istermiş gibi — gıcırdatarak; hafıza rüzgârına yol vermek istermiş gibi burun deliklerini vızıldatarak, yeni bir şiirinin dizesini yüksek sesle tekrarlar ve üstünde çalışırdı. Bir iç denizin vuruşlarıyla…

Bazen de evine gitmek ve bir ders hazırlamak için şehrin yarısını yürüyerek geçtikten sonra kapıyı açar ve şöyle derdi: “Bugün çalışmıyoruz. Kedim yazı masamı işgal etmiş.” Kedisine olan aşkı sınırsızdı.

Termini istasyonuna kadar olan gezintilerimizi anımsıyorum. Oradaki bir lokantanın muhteşem bir Macar gulaşı vardı. Polonyalı bir aşçı tarafından yapılırdı ve biz büyük bir açgözlülükle yerdik. Aslında Ungaretti bunu yapmamalıydı; çünkü angina pektoris’i vardı. (Ona trinitrin tabletlerini koyması için küçük bir gümüş kutu armağan etmiştim.) Macar gulaşını büyük bir iştahla yedikten sonra bana şöyle bağırırdı: “Karıma söyleme!”

Unutulmaz bir anım vardır. 1959’un Ekim ayında, öğrencilerle birlikte hocanın evinde — bir yıldır duldu — Ungaretti’nin de aday olduğu Nobel ödüllerinin açıklanmasını bekliyorduk. Salvatore Quasimodo kazanmış, Ungaretti kaybetmişti. Hepimiz nasıl tepki vereceğini merak ediyor, büyük bir öfke patlamasından korkuyorduk. O ise biraz sonra gözlerini kocaman açarak neşeyle haykırdı: “Nobel’i Quasimodo Salvatore’ye verdiler ama Ungaretti seksen yıldır hâlâ aşkla çalışıyor!”

Ardından kahkahalara boğuldu.

Ungaretti Nobel alamadı; çok hak ettiği hâlde. La Spezia Basımevi tarafından basılmış olan Il Porto Sepolto (“Batık Liman”) kitabına 1923’te Mussolini tarafından yazılmış yalnızca dört satırlık bir sunum yüzünden.


4. Ungaretti’nin Bruna Bianco ile olan aşkını, birbirlerine yazdıkları “Dialogo” şiirlerini biliyorsunuz şüphesiz. Hiç üçünüz bir araya geldiniz mi? Bu ilişkiden size bahseder miydi?

Bruna Bianco’yla hiç karşılaşmadım; hocamla da onun hakkında konuşma fırsatı elde etmedim. Yalnızca “Dialogo” şiirlerini okudum ve canlılıklarına, yeniliklerine hayran kaldım. Kendisiyle ilgili bilgim, konferans için 1966’da yaptığı Brezilya gezisinden geliyordu. Hayır,  bu konudan hiçbir zaman bahsetmedi.


5. Ungaretti, T. S. Eliot ve Ezra Pound’la tanışıp arkadaşlık kurmuş muydu?

Ungaretti’nin T. S. Eliot’la olan ilişkisi, aynen Ezra Pound’la olduğu gibi — aksine ben onlarla tanışmıştım — yalnızca edebiyat alanındaydı. Hiç tanışmadılar. 1967’de Verona’daki “Le Rame (Kökler)” yayınevi, Saint-John Perse’in Anabase adlı kitabıyla çıkış yapmıştı; bunu T. S. Eliot’ın ve Ungaretti’nin çevirileri izledi. Her ikisi de 1888 doğumluydu. Dante’yi okumuş ve İtalyancaya son derece hâkim olan Eliot, kuşağının kendini ispatlamış çok az sayıda şairlerinden biri olarak kabul ettiği ve İtalyan şiirinin gerçek temsilcisi saydığı Ungaretti’nin şiirlerine çok değer verirdi.

Ungaretti’nin, Pound’un ve Elitis’in — seksen yaşın bile engelleyemediği — şiir yazma yeteneğini takdir eden; onların bir ustanın bilgeliğine sahip, antik Yunan lirikleriyle özdeşleşen şiirler yazdıklarına tanıklık eden birçok şair sayabilirim.


6. O zaman sizin T. S. Eliot ve Ezra Pound’la tanışmanıza gelmek istiyorum. Ne zaman ve nasıl oldu, neler paylaştınız kısaca?

Akademi’den ayrıldıktan sonra, oldukça özgür olduğumdan, kendimi yolculuklara adadım. 1960’ın ilkbaharında, II. Dünya Savaşı’nın getirdiği Nazi baskısı sırasında meydana gelen korkunç olayların etkisiyle yarım bıraktığım ve reddettiğim Almanca dil çalışmalarıma yeniden başlamak üzere Bavyera’ya gittim. Çünkü şiire ve felsefeye olan sevgim beni Rilke’yi ve Kant’ı kendi ana dillerinde okumaya yöneltmişti. 1961 ilkbaharında ise T. S. Eliot tarafından hazırlanan bir dizi konferansı izlemek üzere Londra’ya gittim. Roma Üniversitesi’nde olduğum sıralarda, derslerine özel olarak da devam ettiğim İngiliz Dili ve Edebiyatı doçentim Mario Praz idi. Oturduğum yere iki adım uzakta, Monte di Pietà Sarayı’nın Sisto Köprüsü’ne yakın, Giulia Caddesi’nde melankolik bir müze-evde oturuyordu. Praz, Büyük Britanya’da bulunduğu yıllarda — 1920’lerde — T. S. Eliot’la olan yakın ilişkisinden sıkça bahsederdi. Praz’ın T. S. Eliot’un şiiri üzerine olan dersleri çok aydınlatıcıydı. (1961’de T. S. Eliot, kendi şiirlerini de yayımladığı Faber & Faber yayınevini yönetiyordu.) Ben de yalnızca onu, o centilmen ve yüksek kültürlü adamı dinlemek için İtalya’dan kalkıp gelmiştim.

İnanılmaz bir şeydi; İtalyanca konuşuyorduk. Ezra Pound’dan, Ungaretti’den, sanat ve bilim alanlarındaki İtalyan devlerinden ve yaratıcılık yönünden çok zengin olan 16. yüzyıldan bahsediyorduk. Roma tarihini derinden biliyor ve büyük hayranlık duyuyordu. 1962’de Ezra Pound’u ziyarete gittim. Pound, Rapallo’daydı ve karısı Olga Rudge’le beraber bir dizi konser ve kültürel toplantı düzenlemekle meşguldü. Diğer yandan onunla — aynen Venedik’te olduğu gibi — bir otelin kafesinde de karşılaşabiliyordum. Tabii ki Ungaretti’nin bir öğrencisinin kendisine olan ilgisinden memnundu ve kendini cezalandırmak gibi gördüğü tempus tacendi (susmak zamanı) kuralını uyguladığından az konuşurdu. Ama Londra’da T. S. Eliot’u gördüğümden ve Hemingway’le yolculuğumdan bahsettiğimde hemen canlanırdı.

Çok iyi hatırlarım: 1957’de, 1954 Nobel’inin başat adaylarından bir grup entelektüel, onu hapsedilmiş olduğu St. Elizabeth Hastanesi’nden kurtarmak için bu durumu kullanmaya kalkışmışlardı. Şiirden; eleştiri yeteneği ve yenilikçi anlayışı nedeniyle yakınlık duyduğu şairlerden konuşmaktan zevk alırdı. Son derece kibardı ve yüzünden belirgin bir acı duygusu yansırdı. Ama uzaklara dalan bakışlarında büyük bir gurur ve saygınlık göze çarpardı.

Onunla hiç siyaset konuşmadım.


7. Yeri gelmişken Hemingway’le yolculuğunuzdan bahsettiniz; tanışmanız nasıl oldu peki?

Hemingway’le karşılaşmam, tanışmam ve yolculuğum 1961 Mayıs’ında, Venedik’ten Bari, Pire ve Limasol’a uğrayarak Hayfa’ya giden bir gemide oldu. Evet, edebiyattan konuşulmuştu; ama daha çok hayattan, yöresel yemeklerin tadıldığı, bolca şarap içilen sofralardan, ziyaret edilen yerlerden ve oralarda yaşayan halkla nasıl ilişki kurulabileceğinin olanaklarından bahsetmiştik.

Beni çok etkileyen bir başka anısı da İhtiyar Adam ve Deniz öyküsüyle kazandığı 1954 Nobel’i ona faşizmin lideriyle yapılan bir röportajı çağrıştırmasıydı. Bu söyleşi “Mussolini, Avrupa’nın en büyük blöfü” adıyla yayımlanmıştı. Ondan yetersiz biri diye bahsetmiş ve “zayıf, bu yüzden sürekli kaş çatmaya mecbur” demişti. Bu karşılaşma ve tanışmadan, bu sonbaharda yeni bir basımı çıkacak olan kitabım Denizin Bir Adımı / Di Mare un Cammino’da bahsettim.

Ernest’in hayat felsefesi oldukça basitti:
“Yaptıkların kendini iyi hissettiriyorsa ahlaklıdır; aksi takdirde ahlak dışıdır.”


8. Tekrar size gelelim. “Denizin Bir Adımı” (Di mare un cammino) kitabınızda diyorsunuz ki: Dublin’de ya da San Fransisco’da kendimi bir İtalyan gibi hissediyordum ama İskenderiye’de evimde gibiydim! “Ungaretti, Konstantin Kavafis, Tevfik el-Hakim İskenderiye ruhunu taşıyan yazarlar…” sözü de size ait. Bunların yanına Necip Mahfuz ve sizin de adınızı ekleyerek sormak istiyorum: Neydi sizi bu kadar İskenderiyeli yapan şey? Peki ya Ungaretti’nin İskenderiye’liliği?

Aile ismim İtalyancalaştırılmıştır; aslında Arapçadır: Murzi (Mursî). Mursî, İspanya’nın güneyindeki özerk Marcia bölgesinden Müslüman bir aşiret ismidir. Bir sûfi büyüğünün de gömülü olduğu İskenderiye’deki en büyük cami bu ismi taşır. Evet, ben kendimi İtalyan hissediyorum. Yine de nereye gidersem gideyim kendimi oranın yurttaşı gibi hissettiğim yerler de var: İskenderiye, İstanbul, Beyrut, Iraklion (Heraklion — Girit Adası’nın başkenti)…

İskenderiye ruhu!.. Ungaretti zaten İskenderiyeli bir ruhtu; Tevfik el-Hakim ve Kavafis gibi! Bu ruhlar karşılıklı iletişime, eski zamanların seslerinin, dillerinin ve kıyafetlerinin karışımına alabildiğine açıktılar. Ve yalnızca antik anıtlarıyla Bizans’ı hatırlatan İstanbul değil; beni Türk toprağına bağlayan, aynı zamanda çok sevdiğim bir şair vardır: O şair Nâzım Hikmet’tir. O benim yüreğimde, halk olarak Türklere karşı bir aşkı tutuşturmuştur. Bu, neredeyse kutsallığa erişmiş olan şiirinden ve insan olarak kendisinin de büyük saygıya layık olmasındandır. Çoğu kez içimde o meşhur “Üsküdar” şarkısının notaları çınlar.

Ungaretti ile İskenderiye’den çok bahsederdik. Derin bir sıla özlemiyle Mısır’dan ayrılışını anımsardı. Sonra doğum yerim gibi hissettiğim, 1976 Eylül’üne kadar Beyrut… Ama çoktan parçalandı… Ve Iraklion limanı, sokakları ve tavernaları; ama özellikle yöresel kıyafetleri içinde nargile içen, dakikalarca kahveyi sıcak tutan fincanlarda Bizans kahvesi içen dağlıların ve çiftçilerin oturduğu kahvehaneleriyle çarşısı… Ve bin bir zahmetle topraktan elde edilen güzel ürünleri. Çalışan, çoban ya da denizci bilgeliğine sahip olan halkın arasında bulunmak insana iyi gelirdi.


9. Cenova yakınlarındaki Elba Adası’nda dünyaya geldiniz. Cenova’nın İstanbul tarihinde özel bir yeri var. Bir zamanlar Galata semti eski bir Ceneviz kolonisiydi ve kulesi Cenovalılar tarafından yeniden inşa edildi. Bugün de bu izler hâlâ canlı ve ayakta. İstanbul’a geldiğinizde bu izleri sürdünüz mü? İstanbul’da nasıl hissettiğinizden ve İstanbul anılarınızdan biraz bahseder misiniz? Bu arada Kavafis İstanbul’a elbette gelmişti; peki ya Ungaretti ve Yourcenar hiç İstanbul’a gelmişler miydi?

Kavafis, 1885’te yalnızca birkaç ay Konstantinopoli’de bulunmuştu. Atina’ya yapılmış bir iki yolculuğun dışında tüm hayatı boyunca İskenderiye’de (Al Iskandaria) yaşadı. 1872’den 1879’a kadar Büyük Britanya’da (Liverpool ve Londra) bulundu. Ölümünden önce, boğazından bir ameliyat için Atina’da bulunduğu sırada onu ziyarete gelenler, Yunancayı İngiliz aksanıyla konuştuğunu görünce oldukça şaşırmışlardı. Ungaretti İskenderiye’de doğdu ve yirmi dört yaşının sonuna kadar bu Mısır kentinde yaşadı. Arapça bilmezdi; İtalyanca ve Fransızca konuşurdu. Bana gelince: Benim adam Cenova’ya bakar, onunla karşı karşıyadır. Evet, Cenova’nın İstanbul’da önemli bir yeri vardır. Bir Cenevizli olan Gattilusio, Bizans imparatorunun kızıyla evlenmişti; dolayısıyla imparatorluğun Cenova’yla çok sıkı ticari ilişkileri vardı. Doğal olarak Kavafis, İstanbul’daki birkaç aylık kısa süreli bulunuşunu anımsamıyordu. Buna karşın Bizans’ı; şehir ve devlet açısından tarihini, kıyafetlerini ve özellikle birkaç şiirsel eserinde görüldüğü gibi dini ve sosyal hayatını derinlemesine biliyordu. Ona yeterli bir miras bırakan babasının ölümünden sonra, 1929’da Yourcenar; Paris, Brüksel, Lozan, Atina, birkaç Yunan adası ve İstanbul’u kapsayan çeşitli yerlere yolculuk yaptı.

İstanbul’da Bizans’ı ve onun ardında bıraktığı, bugün bile yaşayan izleri düşünerek uzunca bir zaman kaldı. Türk yönetmen Ferzan Özpetek, “Karşıt Satürn” filminde Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları kitabından birkaç bölümü kullanmıştır. Bir keresinde bana “gevrek simit”i anımsatmıştı; hani küçük tahta çubuklara sıralanmış, susam tohumlarıyla kaplı, sokak sokak satılan küçük taçlar… Ungaretti ise 1959’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kaybettikten sonra, onu Beyrut’a, Hong Kong’a ve Japonya’ya götüren bir dünya gezisi sırasında İstanbul’da bulundu.


10. Beyrut’un sizde ayrı bir önemi var biliyorum. Beyrut’a giderken geminin kafeteryasında biriyle tanıştınız ve size bir şiir dergisi getirdi. Bu dergide okuduğunuz bir şiiri çok beğendiniz ve bu şiiri yazan kişiyle Beyrut’ta daha sonraki günlerde karşılaştınız ve dostluk kurdunuz. Bu kişi ünlü şair Adonis idi. Onu kitabınızda bir sûfi, bir peygamber şair gibi tanımlıyorsunuz. O günlerde Adonis’le şiir üzerine neler konuşuyordunuz? Beyrut o dönemde oldukça karışıktı, insanlar öldürülüyordu…

Beyrut şehrinin harabeye dönmüş hâlini düşündükçe yüreğim ağlıyor. Hamra Sokağı (Ahmar), hayat dolu; kafeteryalarda aşk, iş güç, kültür ve eğlence hakkında yapılan gevezeliklerle çınlayan, Roma’nın ya da Paris’in herhangi bir sokağı gibiydi. Siz 1976’nın Eylül’ünden bahsediyorsunuz; sokaklarda ateş ve ölümün kol gezdiği zamanlardan… Yoksa benim, Adonis ve diğer şair ve yazarlarla Kızıl Caddesi’nde, tam Hamra Sokağı’nda bir masada konuşarak vakit geçirdiğimiz zamanlardan değil. Adonis’te ben, tanrısala olan atılıma hep hayran olmuşumdur. Görünmeyenin varlığının görünebilirden, görünebilirden de görünmeyenin varlığının çıkarımına inanırım. Gizem bizi sarar ve ruhsal bir dünyaya dalmış oluruz; benim yeni kitabım Tommaso’lu Vangelo’nun Mektupları’nda işaret ettiğim gibi… Sûfi şair… Ah… Eğer bazı İslamcılar sûfilerin düşünce sistematiğini ve ekolünü izlemiş olabilselerdi!

Adonis bir peygamber gibiydi. Doğrudur. Eylül 1976’da — tekrar ediyorum — cehennemin kapıları açıldı ve ben İtalya’ya giden bir gemiye binebilmem için limana sağ salim ulaşmamı sağlayan silahlı korumalar eşliğinde, bir arabanın içinde büzülmüş olarak Beyrut’u terk etmek zorunda kaldım. Geminin güvertesinde Amin Maalouf ve eşi Andrée de vardı. Bir daha Beyrut’a hiç dönmedim.


11. Esas sizin için önemi çok büyük olan başka büyük bir yazara gelmek istiyorum: Nobelli Necip Mahfuz’a. Crete adasında bir İtalyan arkadaşınızın onun bir kitabından bahsetmesinin ardından İskenderiye’ye gidip kitabın tefrikasını gazetelerden okumanızın ardından Necip Mahfuz’la Mısır’da karşılaştınız. Nasıl oldu? Daha sonra onun dostu Tewfik-Al Hakim’imle de yakınlaştınız. Bu iki yazarla paylaştığınız ortak ya da ayrı düştüğünüz noktalarınız nelerdi?

Mahfuz, tatlı arkadaş, büyük ruh, olağanüstü ve gerçek bir yazar. 1988 yılıydı. Iraklion’dan geçerken İsveç konsolosu olan arkadaşım Finn Stahl’ı görmeye gitmiştim. O bana neden Nobel’in o yıl Mısırlı Mahfuz’a verildiğini açıkladı: Yasak bir eser yazmıştı, “Avlad Haretina”. Meraklandım. İskenderiye’ye gidip yazarla tanışmak için arkadaşlarımı aradım ve onlardan bu konuda yardım istedim. Birkaç gün sonra, sabahın erken bir saatinde, Kahire’de Tahrir Meydanı’ndaki Ali Baba kahvesinde Mahfuz’u tanıdım. O’na, El Ezher Üniversitesi hocalarının yasakladığı kitabını çevirmek istediğimi söyledim. Onayını aldıktan sonra ve Mahfuz’un eserlerini düzenleyip hazırlayan Kahire Amerikan Üniversitesi’nin denetimi altında, El Ahram (Piramitler) günlük gazetesinde tefrika hâlinde çıkan kitabın 114 bölümünü çevirdim. Birkaç aylık zor bir çalışmaydı. Kitap “Il Rione dei Ragazzi” olan İtalyanca isim altında çıktı. Aslında gerçek ismi “Ragazzi della stessa discendenza” (Aynı soyun çocukları) anlamına geliyordu.

Bu kitabı herkesin okuması gerekir; çünkü üç tek tanrılı dinin aralarındaki birlikteliğini gösterme adına yapılan bir çalışmadır. Eski zamanlarda bazı ünlü kahvelerde saz şairlerinin yaptığı gibi, ünlü ve halk tarafından sevilen kahramanların hayatlarını anlatır: Adem, Musa, İsa ve Muhammet’in; modern bilginin ve en sonunda saklı kitabı bulacak olan cücenin… Harikadır. Kitapta Muhammet’in hayatının anlatılış biçimini koyu İslamcılar asla kabul etmemişlerdi.

Tevfik El Hakim!.. Athineos kahvesindeki karşılaşmalarımızda bana Mahfuz’dan bahsederdi ve Mahfuz ona “Hocam” diye hitap ederdi. Üçümüz hiçbir araya gelmedik. Mahfuz yazlarını İskenderiye’de geçirirdi ama El Hakim, Mısırlı yazar Nobel’ini aldığında öleli bir yıl olmuştu. Dolayısıyla hiçbir zaman bir arada olamadık. Mahfuz’la, polis gözetimine girmeden önce, San Stefano Oteli’nin kafesinde karşılaşırdım. Bizi korumak için diğer yazar ve şairler de yanımızda olurdu. Mahfuz ve ben, ikimiz de aynı düşünceleri paylaşıyorduk. O sağırdı ve işitme aleti zaman zaman rahatsız edici, gizemli gürültüler çıkarırdı; ama özellikle ondan romanın bazı yerleri için açıklamalar istediğimde birbirimizle anlaşmayı başarırdık.


12. Bir de şu Mahfuz çevirisi yüzünden aldığınız bir ölüm cezası var, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Yasaklamalardan nefret ediyorum ve bu başyapıt — sessiz beş sessizlik yılının yorgunluğu, bu derin eser, bu Avrupa kültüründen ve kutsal yazılardan derlenmiş araştırmalar bütünü — yasaklandı. Buna tahammül edemezdim. Hüküm, ölüm cezası? Kitabın mesajı benim kişiliğimden çok daha değerlidir; Mahfuz’un aynı cezaya hüküm giydiğinde söylediği gibi… Ama aynı zamanda haykırıyordu: “Hiç yazmamış olmayı isterdim.” 1994’ün Ekim’inde bıçaklandı ama ne mutlu ki yaşadı. Bana: “İnsan kendi kafesine kendini kendi eliyle kapatır” demişti. Pirandello’nun “La Giara” isimli öyküsünü okuduğumu hatırlardım… Bilir misiniz onu?


13. Necip Mahfuz ve Tewfik-Al Hakim sanat anlayışınızı nasıl etkiledi sizce?

Etkilenmekten daha çok, şimdilerde giderek yok olan çok kültürlü ve birçok değişik kökenli insanı barındıran bir İskenderiye eğitimiyle yoğrulmuş bu iki yazar, benim hayat ve gelecekle ilgili sahip olduğum kavram ve düşüncelerimin doğruluğunu kanıtlamıştır diyebiliriz.


14. Kavafis ve Tevfik El Hakim’le Ungaretti tanışmış olmalılar? Yeri gelmişken ya Ungaretti’nin bu bağlamda sizdeki etkisi?

Ungaretti beni biçimlendirdi; kendi iç sesimi özenle dinlemeyi ve böylece şair olmayı öğretti. Zamanın duygusunu taşıyan şair, Tevfik El Hakim’i tanımış olabilirdi, bilmiyorum; ama Kavafis’i tabii ki tanıdı.

İskenderiye’de, en güzel yoğurdu yiyebileceğiniz At Ram süt evine gidişlerinde, orada bir grup edebiyatçının, edebî bir dergi olan “Grammata”nın yeni sayılarını hazırlamaya çalıştıkları bir masada…


15. Bir başka büyük yazarla olan dostluğunuza gelmek istiyorum. Yanılmıyorsam onunla Venedik’ten Akdeniz yolculuğuna çıkan bir gemide tanıştınız: Marguerite Yourcenar. Ve sizinle onu birbirinize bağlayan pek çok ortak noktanız oldu. İkinizin de çok sevdiği şair Elitis bunlardan biri. Yanılmıyorsam Kavafis’i İngilizceye de çevirmişti? Yunanistan’da siz Elitis ile de bir araya geldiniz. Birlikteyken Elitis ile şiir üzerine neler konuştunuz? Şunu merak ediyorum: Neden Elitis’i İtalyancaya siz çevirmediniz?

Yourcenar’la, Brindisi, Patras, Pire ve Iraklion’a uğrayarak Mısır’a giden bir geminin güvertesinde tanıştım. Beraberce Mısır’ı ve Yunanistan’ı dolaştık. Bizi bağlayan birçok şey vardı; özellikle Roma tarihi ve edebiyatına olan sevgimiz kadar Yunan tarihi ve edebiyatına da büyük ilgi ve sevgi duyuyorduk.

Şair Elitis’i ikimiz de çok seviyorduk ama ne o ne ben ondan hiç çeviri yapmamıştık. Yourcenar Elitis’le hiç tanışmamıştı; oysa ben evet. Bir kere Iraklion’da — hatta o zaman Elitis bana geleneksel Girit giysilerinin bir benzeri siyah yünlü bir takım armağan etmişti — ve iki kez de Atina’da… O da bir gezgindi ama yakınlık kurmak zordu; çekingen ve sıkılgandı. Yourcenar, bir Yunanca dil uzmanı yardımıyla “Kavafis’in Eleştirel Sunumu” isimli bir kitapla Kavafis’in şiirlerini çevirdi. Kitaptan bir kopyayı İskenderiye Kavafis Müzesi’ne vermiştim. Palatin Antolojisi’nde bulunan Yunan lirik şairlerini seviyordu. Elitis şiirlerden değil de genel olarak şiir sanatı hakkında konuşurdu.

Her ikimizin de çok sevdiği eser olan Homeros’un İlyada’sından çok konuştuk. Elitis’in şiirini İtalyancaya çevirmedim; çünkü 1979 Nobel ödülünün ardından pek çok kayda değer çevirisi bulunuyordu ve benim pek zamanım olmadı. Ama yapsaydım çok mutlu olurdum.


16. Daha sonraki yıllarda Yourcenar’la dostluğunuz devam etti; onun şiirlerini İtalyancaya da çevirdiniz, Amerika’da evinde de kaldınız…

Yourcenar’la arkadaşlığımız çok derindi ve sık sık yazışıyorduk. Bompiani Yayınevi tarafından basılan “Alcippe’nin Armağanları” isimli şiir kitabını çevirdim; çünkü Kuzeydoğu Harbor’da ona misafir olduğum sırada benden güçlü dil birikimi olan bir İtalyan’ın şiirlerini çevirmesini istediğini belirtmişti. Benim çevirilerimi beğeniyordu.


17. Rusya’nın Soci limanında Soljenitsin ile karşılaştınız. Bu karşılaşmayla ilgili bize ne söylemek istersiniz? Kısa bir görüşme miydi? Tesadüfen mi oldu? Neler konuştunuz?

Tanışıklığım Rus yazarın çile çektiği dönemlere rastlar. O sıralar ben ona ithaf ettiğim bir şiir yazmıştım ve bu şiir İtalya’da sosyalist bir dergide yayınlanmıştı. Odessa’da bir gemideydim ve polis kontrolü sırasında bir asker ondan bahsetmemi istemişti benden. Soljenitsin hakkında neler yazdığımı bildiğini söyledi. Bu söylemden anladığım, tek başına karaya çıkamayacak olmamdı. Buna izin yoktu ve yine tek başına şehri gezmem de mümkün değildi. Polis denetiminde gitmeye zorunluydum. Öyle de yaptım.

Fakat sonra bana eşlik eden polis, eğer istersem, bir defaya mahsus olmak üzere Soci limanında yazarı görmem için beni ona götürebileceğini belirtti. Yazar, yazı geçirmek için şehirden fazla uzak olmayan, orman içinde Dacia’da tatildeydi. Tenteleri kapalı siyah bir Mercedes’le, kütüphaneye dönüştürülmüş Ortodoks stilinde bir kiliseye, Soljenitsin’i görmeye götürüldüm.

Kısa bir görüşme oldu. Birlikte çay içerken üstüme biraz çay dökmüştüm ve ceketimi kurutmak için hizmetliye vermem gerekmişti. Hemen, üzerinde herhangi bir alıcı var mı diye kontrol etmişlerdi. Rus yazar, benim o sıralar henüz çıkmış olan toplu şiirlerimi kapsayan kitabım “Havada Şekiller”in bir kopyasını kendisine göndermemi istemişti. Gönderdim; fakat kopya bana geri döndüğünde üstündeki yazıyı hâlâ saklarım: “Rus Yazarlar Birliği’nden değildir.”


18. Amin Maulof’la da yakın dost oldunuz…

Amin Maalouf’la İtalya’da çoğu kez karşılaştım; Cenova’da ve daha sonra Pordenone’de de. Yakın dost olduk. Avrupa kültürü almış, sevimli bir kişilikti.


19. Size, şiir sanatınıza dönmek istiyorum. Şiirleriniz Akdenizli, yalınkat ve derin imgelerle örülü sade bir dilin yansıması olan bir insanlık senfonisi gibi; gerisinde yer yer deniz, doğa, inanç, felsefe, aşk ile iç içe örülü, hayatla uyumlu bir orkestra misali güzel dostluklar kurarak insana ait bütün başat duyguları anın içinde yüceltiyorlar… Başlangıcından bugüne siz kendi şiirinizin serüvenini nasıl görüyorsunuz? Bu bağlamda kendi şiirlerinizde ön plana çıkan temel unsurlar nedir ve bu şiir nereye, hangi yeni limanlara açılıyor?

Yaşıyorum ve sürekli yalnızca şiir yazmayı düşünmeden de dolu dolu yaşadım. Ama ara sıra ruhum bir çocuk masumiyetine bürünür ve bilinmez bir iç sesin bana fısıldadığı o haritaya, o sesin müziğine sadık kalmaya dikkat ederek içimde gelişen sözleri kâğıda kondurma gerekliliğini duyarım. Aynen bir ağacın kendi organik varlığından olmayan bir kuş yuvasının içinde saklanan ve cıvıldaşan kuşların, sonra şarkılar söyleyerek kanat açıp havalanmaları gibi… Böyledir benim şiirlerim. Doğal olarak içlerinde benim yaşanmışlıklarım yer alır; o yaşanmışlıklar ki duyarlı, ince bir adamla ortak yanları olan, kolayca gözleri nemlenen, öfkelenen, acı çeken, kehânetlerde bulunan şiirlerdir.

Başka limanlar?… Yazmıştım: “Önemli olan yolculuktur, varış değil…” Yaşım ilerlemiş olsa da Ada’mın kıyısına çıkmak için kayığımın çıpasını atmadan ulaşmak istediğim amaçlarım var. Bu bağlamda hep ezberimde tutuyorum ve derinden duyuyorum anlamını Kavafis’in “Itaca” şiirinin.


20. Hindistan’dan Ortadoğu’ya, Amerika’dan Yakındoğu’ya bu kadar yolculuktan sonra, hem içsel hem coğrafi olarak dünyalı bir şair olarak bu çok kültürlülük kavşağından yazdığınız şiire baktığınızda nasıl bir farklılık ve farkındalık gördünüz? Bu bakış şiirinizi nasıl zenginleştirdi?

Yourcenar, “L’opera al Nero” (Kara Eser)’de şöyle yazar:
“Kim, daha çok kendini eksik hissedebilir ki kendi hapishanesini bile daha gezmeden?.. Ben gerçekten bir misyonerim. Yol uzun ama ben gencim.”

Ben de kendimi genç hissediyorum. Her defasında yeni bir yere gittiğimde farklılıklar beni hâlâ heyecanlandırıyor ve onları incelemek beni zenginleştiriyor. Her zaman bana benzeyen bir parça buluyor ve yeniden tanıyorum. Böylece yalnızca kendimin değil, diğerlerinin de yardımıyla parçaları bir araya getirerek kendimi yeniden inşa ediyorum ve kendimi yeniden tanıyorum. Bunların ötesine gitmemem gerektiğini, sınırlarımı öğreniyorum.


21. Peki bugünkü şiir hakkında kısaca ne düşünüyorsunuz?

Çokları artık şiirin anlamını bilmiyorlar ve şairin yarattığı müziğin, sözcüklerin belleklere unutulmaz olarak iletilmesi için yapıldığını anımsamıyorlar; sanki kalemler, harita ya da yazı gereçleri hiç var olmamış gibi.

Şiir için size özgürlük gerekir. Dinlenir ve yüksek sesle ezbere okunur; ağızdan kulaklara aktarılır. Belleğin idmanı, Yunanca sözcük **“alitia”**nın öğrettiği gibi şiirin gerçeği “non oblio”, yani unutmamaktır.

Ekliyorum… Gerçek şairler çok azdır; çoğu tanınmamış ve şiirleri basılmamıştır.


22. Size son sorum şu: Bugün yeniden bir yolculuğa çıksanız ilk nereye gitmek ve kimlerle birlikte olmak isterdiniz? Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: O yolculuğa çıkın ya da çıkmayın, siz onu zaten içinizde yaşıyorsunuz; çünkü sizi anlayan herkes yol arkadaşınız ve bu yol arkadaşları, dostları hiç de azımsanmayacak çoklukta. Değerli vaktinizi bana ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Kaçı bu hayatta beni arkada bırakıp gittiler ve ben şimdi bellek dünyasında, Latince Studium’da, yani aşk dünyasındayım. Ölmüşlerimizin mezarları yaşayanların kalbindedir. İçimde yolculukları yeniden yaşıyor; Ungaretti ve Yourcenar’la, Mahfuz ve Elitis’le karşılaşıyorum. Ama aynı zamanda birçok dostumla, sevmiş olduğum ve beni sevmiş olan kadınlarla… Gerçekte, eğer mümkün olsaydı Ateş Ülkesi’ne bir yolculuk yapıp oradan Paskalya Adası’na geçmek isterdim; yirmili yaşlarımda yaptığım gibi. Ya da yalnızca yaya olarak İstanbul’a, yüzerek Mısır’ın İskenderiyesi’ne gitmek… Ve o zamanların dostlarını, o ortamı bulabilmek… Açık bir gözle veya uykuda çok rüya gördüm. Bunlar benim hayat öykümü yazmak isteyenin dikkate alması gerekenlerdir. Düşler, uyanır uyanmaz kaybolan, çok değerli ve çok önemli anlamları olan yaşanmış hayatlarımızdır. Yeni olanla tanışmak ve öğrenmeye meraklı gençlere bir şeyler aktarabilmek… Ne kadar yapabilirsem… Ve içimizden gelen, bizi görünmeyene ve tanrısal olana bağlayan şeyleri dile getirmek ve müziğini ortaya koymak…

Bizi ölümsüzlükle bağdaştıran ya da ölümsüzlükle avutan, sanatta ürettiklerimizdir.

William Butler Yeats’in “Sailing to Byzantium” (Bizans’a Yelken Açmak) şiirini bilir misiniz? Bir dizesinde şöyle der:
“Sonsuzluğun ustalığı beni içinde yoğuruyor…”

Erkut Tokman, İstanbul, 28 Mart 2015 – Cenova, 20 Mayıs 2015.
İtalyanca’dan Çeviren: Hale Oyal.

En Yeniler

Sürekli Tahribat – Emrullah Şekerci

mülk görünümü olan çehresiz maskelerde bir benzemezin gümbürtüsü ıpıssız huu eşikte...

Levent Karataş’ın Yeni Kitabı “Melez Peri” Eksik Harf Yayınları Tarafından Yayınlandı

Şair ve yazar Levent Karataş’ın yeni kitabı “Melez Peri”,...

Gökçe Kasacı ile Müzik Hayatı ve Yeni Dönem Üretimleri Üzerine Söyleşi

1. Aslen biyomedikal mühendisisin; bir süredir de Hamburg'dasın. Akademik...

Altın Defne Genç Şiir Ödülü 2025 Sonuçları Açıklandı

Altın Defne Genç Şiir Ödülü 2025 yılı sonuçları açıklanmıştır....

Eksik Hareket – Kenan Osmanoğlu

sizi, hiç su değmemiş bölgelerden çıkardım nereden ve nasıl doğduğunuzu...

Yeliz Dövücü’nün Deneme Kitabı “Dijital Şizofreni” Fabrik Kitap’tan Yayımlandı

BASIN BÜLTENİ   Yeliz Dövücü’nün Kaleminden Bölünen Dikkatin ve Çoğalan Yalnızlığın Hikâyesi: “Dijital...

Benzer İçerikler

Bir İlk Roman Başarısı: Vahşi Evler ve Barrett’in Uzun Anlatı Denemesi

Colin Barrett’in ilk romanı Wild Houses (Türkçede Vahşi Evler), İthaki Yayınları tarafından yayımlandığından beri merak ettiğim kitaplardan biriydi. Barrett’i daha önce öyküleriyle tanıyordum; bu...

Masumiyet Müzesi’nde Aşk Söylemleri: Kemal Basmacı

Orhan Pamuk’un 2008’de yayınlanan romanı Masumiyet Müzesi, Türk edebiyatının en tartışmalı aşık karakterini bizimle tanıştırır. Romanın ana karakteri Kemal Basmacı, dinamikleri farklı iki ilişki...

Gökhan Yılmaz ile “Tüm Müdahalelere Rağmen” ve Yazmak Üzerine

İstanbul doğumlu Gökhan Yılmaz, MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. “kitap-lık”, “Varlık”, “Notos”, “Dergâh”, “Hece”, “Natama”, “Post Öykü” ve “Olağan Hikâye”nin aralarında bulunduğu dergilerde...