Gündünyaysa Bir Tasarım – Tarık Tekoğlu

Her şeyin başladığı sabahı düşündü. O gün güneş, odasına sızmakta pek acele etmemiş, bir bulutun arkasından ışıtmaya karar vermişti gündünya’yı. Yağmurun yağmayacağına emin olduğu vakitlerdeki gibi penceresini gece yatmadan açmış, usulca içeri girip yüzüne temas edecek esintiyi ummuştu arka belleğinde. Arka belleğine atmayı sevdiği hislerdendi bu. Yüzüstü yatarken belinden bıçaklanmayı arzulamak gibi. Acıyı asla küçümsemiyor—çünkü asla başına gelmemişti—sadece yaşanırsa peşinden gelen eylemsizlik konforunu düşünüyordu. Çünkü belki bir süre yatması gerekecek ve hükümetin onu işlemeye zorladığı eylemleri başka birisi yerine getirecekti.

Doğrulmadan önce yatağının yanındaki aynayı eline alıp gözaltlarına baktı, tam altlarında belirmiş derin çukurlarda işaret parmağını neredeyse geometrik biçimde gezdirdi ve çevresindeki insanların onun için yavaş aktığını söylediği zaman hakkında pek de yeni sayılmayacak düşüncelere daldı. Onlardan biri şuydu: Ânın kendisi durdurulamayan ya da dondurulamayan bir “şeyler içinden şey” olduğu için bu, geleceği ve geçmişi de tanımlanamaz kılıyordu. Bunu izlediği bir dizide duymuştu aslında. Şimdiki zaman nedir, diye soruyordu oradaki oyuncu, yaptığı havalı girizgâhtan sonra. Her sabah ilk iş aynaya bakardı, evet, mutlaka; kendi entropisine tanıklık etmek gibiydi bu.

Boynundan çıkardığı uyku çipinin bataryasını şarja taktı. Gün çipini yatağının altındaki ahşap kutuda sakladığı enjektörle vücudunun bu kez sağ tarafına, şah damarının hemen üstüne enjekte etti. Gece boyu dolmuş olan bataryayı da ona taktı, büyük saat pillerini andıran bu bataryalar sayesinde gün içinde yaptığı bütün eylemler denetçiler tarafından tanımlanabilecek, sınıflandırılabilecek ve gerekirse raporlanabilecekti. İşin en zor kısmı raporlama aşaması sayılırdı çünkü gerekli profili oluşturabilecek geçmişe dönük bütün veri ve kayıtlar somut dünyada arşivleniyordu. Böylece fazladan iş yükü ve maliyet de doğuyordu. Kişi bir daha denetlenemeyecek oranda eylemsizlik işlemişse yeni arşivler için inşa edilen ve sayılarını tam olarak kimsenin bilmediği taşradaki yarı hapishane yarı kütüphanelere gönderiliyordu. Gündüz hasarlı yerleri onarıyor, hava karardıktan sonra arşivleri tarayıp yeni bir sicil güncellemesi için gelecek denetçi memurlar için dosyalar hazırlıyordu.

Bir şeyler atıştırdıktan sonra salona, eylem odasına geçti. Hükümetin inşa ettiği bir tür kamu lojmanıydı yaşadığı yer. Binlercesinden biriydi. Kişi salona girip gerekli ekipmanlara kavuşuyor ve tam oradan yurttaşların düşüncesini seyrediyordu. Boyunlarındaki çipler sayesinde gün içinde oluşan elektrik sinyalleriyle gündünya’yı tanımlayabiliyor ve ona kendi ölçeklerinde şekil verebiliyorlardı. Bunun yorumlanması gerektiği kesinleşiyor ve bir program kapsamında devlet okullarına bölümler açılıp başarılı ve istekli öğrencilere burslar veriliyordu. Gündünya’nın kamu okullarında denetçilerden sonra izleyiciler geliyordu. Kendi ağlarındaki belli sayıdaki kişiyi—kıdem aldıkça bu sayı artıyor ve suç oranı daha düşük bölgelere nakil söz konusu olabiliyor—izlemek ve günlük kayıt açmak. Kişi bugün yedi kere çok sevindi ve biri yaklaşık yedi saniye sürdü gibi daha çok nicel raporlardı bunlar. Gündünya, kamusal lojmanların salonlarından izleniyor ve kütüphane-hapishanelerden yönetiliyordu.

Öncesiyle ilgili kayıt yok. Tam olarak bu cümle karşılıyordu sizi ekranlarda, o belli tarihten bir gün öncesine gitmeye kalktığınızda.

Gün içinde gerçekleşecek olanların kaderinde yeni bir kapıyı zorlayacağını ve kendisi de isterse o kapıyı kolaylıkla açabileceğini hesap etmeden geçmişti salona. Altında çalışan kurmaylarının raporlarını inceliyor, gerekli gördüğü takdirde herhangi bir yurttaşa bağlanıp duygularını kayıt altına alabiliyordu. Genelde neredeyse aynı oranda sevinç, üzüntü, öfke gibi günlük şeylere karşılık gelirdi sıradan insan beyni. Birinden yedi yüz adet varsa öbüründen on tane olmazdı. İnsan ne kadar üzgün hissederse hissetsin, üzüntüsü sevincinin yetmiş katına ulaşamazdı. Bu bir araştırma sonucuydu aslında. Herkesin öleceğini bildiğimiz gerçekliğine de yaslanıyor biraz. Ya ölümsüzlük mümkünse veya ya yetmiş katı aşarsa?

Öfke hormonları siyah renkle gösteriliyordu önündeki ekranda. Bin adet siyaha, öğlen saatlerine kadar rastlayınca önce sistemde bir arıza olduğu veya altında çalışanların yanlış yönlendirdiği bir bilgi kirliliği sandı bunu. Durumu teyit etmesine rağmen üstlerine haber vermedi. Biraz bu adamı izleyecekti, raporlanması ve hatta hemen bildirilmesi gerektiği kesindi fakat o rutinin dışına çıkmış olmanın cazibesine kapıldı ve bugünü farklı kılmak istedi. Hayretle kafasını ekrana yaklaştırıyor ve geri çekilip ellerini ensesinde birleştiriyordu. Göz bebekleri büyürken dudakları da aralanıyordu. Siyahtan başka hiçbir renk yoktu ekranda. İrili ufaklı balıkları andırıyor ve sanal havuzda alabildiğince özgürce yüzüyordu bu siyah toplar.

Adını tekrar kontrol etti, ****. Yaşadığı yerin devrim öncesi işgalden kurtarılmış yoksul kasabalardan biri olduğuna emindi fakat bir kez daha şaşıracaktı. Sistemi yöneten kurucu ailelerden birine mensuptu, tüm bildiği ****’in hayatı boyunca çalışması gerekmediğiydi.

Zaman ilerledikçe siyah toplar artmaya ve yoğunlaşmaya başladı. En hafif tabiriyle bu bir anomalidir ve kesinlikle yetkin ellerce ilgilenilmesi gerekiyordu. Bir gün içinde kişinin öfkeden başka hiçbir hisse kapılmaması en iyi ihtimalle bile sistemin güvenilirliği için tehditti. Herkes izlenmeli, herkes düşünmeliydi. Ve herkes salgıladığı her bir hormonun hesabını denetçilere vermek zorunda kalabileceğini bilerek yaşamalıydı. Hormonlar anarşiye katılmazlar. Anarşi anlaşılmazdı ve onu var edeni, var ettiğini sananı bile yolun başında yalnız bırakırdı. Ne olursa olsun, çizilmiş yolda ilerlemeli ve onun dışına çıkılmamalıydı. Ortalama bir yurttaş için hayattaki yegâne korku ya da temel motivasyon buydu. Kimse inançlarına, kültürlerine karışmıyor ve hatta onları besliyordu. Fakat orada durmalıydılar. Devrimden önce silahlanan kabilelerin liderleri işlenirdi denetçilerin okullarında. Ders kitaplarında yüzleri sansürlenir ve haklarındaki bilgiler çocuklara ezberletilirdi.

Sinyaller artınca otomatik bildiriyi devreye soktu, üstlerine giden bilgide siyah topların birkaç dakikalık dökümü, adres ve kişi bilgisi görünecekti. Koltuğunda geriye yaslandı böylece. Ne yazık ki bir işin üstesinden gelip onu geride bırakmanın verdiği huzuru bulamamıştı. Belki de hâlâ uyuşturucunun etkisindeydi. Hükümet belirli aralıklarla yurttaşlarına uygun dozda uyuşturucu yardımı yapıyordu. O ise biriktirmeyi ve hepsini tek bir sabahta—bu sabahki gibi—kullanmayı severdi. Rütbeli sayıldığı için evi aranmadan kısa bir süre önce haber alırdı. Bu sayede stokçuluğu bir bilgi olarak üstlerine ulaşmış değildi. Gözlerini yumup düşünmeye koyuldu: devrim öncesi tattığı hisleri. Aslında bunu geceleri yapardı. Gün içinde ya işten başını kaldıramaz ya da vakti olsa bile bunun aklını çelmesinden, onu yavaşlatmasından korkardı.

Birkaç dakika önce izlediği ve üstlerine raporladığı siyah toplara yoğunlaştı zihninde. Sahibiyle tanışmak istedi bir yanı. Gün içinde onlarca kez özgürce öfkelenmek neye benziyor olmalı, diye iç geçirdi. Karanlık tadı duyumsamak, yasaklanmış olanı solumak istedi. Damarlara doluşan adrenalini ve birkaç kısa an boyunca yaşanacak hafıza kaybını da ekledi zihninde kurduğu hikâyeye. Neredeyse diliyle dudaklarını yalayacaktı.

Kapının yumruklanmaya başlamasıyla kendine geldi. Göz kapaklarının örttüğü gözbebekleri yeniden büyüdü. Aniden bedenine doluşan tüm bilgi ve deneyim ayağa kalkmaya zorladı onu. Kapıya korkuyla bakıp çıkan seslerden bazı anlamlar çıkarmaya çalıştı. Bedenini itti oradan, kendi odasına ulaştı.

Devrimden bir ay kadar sonra yatağının kenarına yaptığı tasarım her gece olduğu gibi oradaydı. Masanın üzerindeki bıçağı aldı. Yumrukların şiddetlendiğini hissedebiliyordu. Bıçağı ucundaki mengeneye sıkıştırdı. Mengeneyle yatağın arasından geçerek dikkatlice uzandı. Yüzüstüydü, yastığı kenara fırlattı. Kapının kırılma sesi her nasılsa çok daha uzaktan geliyordu artık. Evde oldukları hâlde onları daha boğuk duyuyordu. Adımlarını ise sırtında hissediyor, diğer odalara girip onu ararken çıkardıkları gıcırtı ve ayak sesleri zihnine doluşuyordu. Yirmi santim kadar üstündeydi sırtındaki bıçak. Daha önce ölçmüştü. Uyandığında onunla oynamayı, çeliğinde parmaklarını ve boynunu dolandırmayı severdi. Bir kabile lideri gibi ölmek isterdi. Elinde yarı otomatik ve yüzünde maskeyle, halkını öldürecek emirleri vermiş olmanın hissettireceği o azabı duymak. Belki de duymamışlardı. Özgürlüğün denklemlerinde bir karşılığı yoktu çünkü. Tek başına var olabilirdi ya da ondan söz edemezdiniz. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz bile olmazdı. Tetiğe asılırken kaşlarını çattığını ve boşta kalan eliyle halkına geri çekilmelerini işaret ettiğini hayal etti. Gülümsedi. Kalpten yanmalı bir iştahla ve buruk. Yüzünü odanın kapısına çevirdi, yanağında bir soğukluk, belinde bir ağrı. Elinde bir yarı otomatik ve yüzünde ise maske yok. Sesler artıp odasına ulaştı. Kapı gıcırdadı ve gülümseyerek kendini yukarı fırlattı.

En Yeniler

Nihat Özdal’dan “L’Eclisse” Üzerine Şiirsel Bir Düşünme Denemesi

Nihat Özdal’dan sinema, sessizlik ve bakış üzerine şiirsel bir...

Tapınağın Katli ve ‘’Küheylan’’

"Tapınakta en iyi dostlarını katletmenin nasıl bir özrü olabilir?’’ Peter...

Masumiyet Müzesi’nde Aşk Söylemleri: Kemal Basmacı

Orhan Pamuk’un 2008’de yayınlanan romanı Masumiyet Müzesi, Türk edebiyatının...

Yağmuru Bekleme – Muhammed Alper Şenel

Bazen uçak moduna alınmış bilgisayar gibi. Bazen uçamayan tavuk, Bazen çocuğu...

Utku Yeşilöz’ün Yeni Şiir Kitabı Cedel Yayımlandı

Türkiye çağdaş şiir sahnesi, Lando Yayınları tarafından yayımlanan yeni...

Gökhan Yılmaz ile “Tüm Müdahalelere Rağmen” ve Yazmak Üzerine

İstanbul doğumlu Gökhan Yılmaz, MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı...

Benzer İçerikler

New York Çatıları – İlker Hepkan

ud seslerini sirenlere değiştirdiğimi hatırlatmazsa olmaz filmlerde anlatmazlar bunu. karın yağmaktan usanmadığı sabahlar ve nemin uyutmadığı akşamlar hepsine tepeden bakmak lazım, alışılmıyor yoksa. buraya kadar geldin ha hareket etmeden durabildiğin...

Ölüm Kere Dirim – Betül Aydın

nüksetti kıvrım sağolsun dip sallatısı yüze yurduk çoğu çoluğu muz yiyemeden nurtop toprağa düzedurduk. muzmu eklentik, kabus travma tertemiz kalabilen insanların ruhuna FATİH HA? bunca zaman ektik biçemeden...