Yılmaz Sarı
“Siktiğim pirinç pilavını al da götüne sok!”
“Ne dedin?
“Dedim ki siktiğim pilavını al da götüne sok!”
“Yine karanlık odaya sokulmak istiyorsun sanırım?”
“Ben sadece evime gitmek istiyorum…”
Allahlarının belası hücre kapısının ortasında bulunan kapağı kapattı…
Aslında buraya ilk geldiğim de büyük bir şenlik havası vardı. Herkes çok mutluydu…
“Hoş geldin, hoş geldin dünyamıza ey yabancı!”
“Hoş bulduk,” demiştim.
Dillerini bilmem çok hoşlarına gitmişti. Başkanları ofislerinde ağırladığında gözyaşlarını tutamayıp sarılı vermişti, kameraların önünde tabii.
Ardından televizyonları gazeteleri, hepsine peşi sıra sürüklendim. En fazla sordukları, yaptıkları incelemelerde tamamen kendilerine benzesem de neden ellerimde altıncı bir parmağın olduğuydu. Onlara uzunca anlattım; altıncı parmağın his okuyucu bir özelliği olduğunu dokunduğum canlıların evrenini sezebildiğimi sağlayan bir güç taşıdığına dair bir ton şey… Meraklı gözlerle beni süzmeleri başta hoşuma gitmişti.
Buraya nasıl geldiğimi sorduklarında, “Bilmiyorum,” dedim. Kocaman bir bilmiyorum. Aracımla kaybolmuştum ve bu gezegene düşüvermiştim. Bir daha da geri dönemeyecektim…
Sonra mı? Her şey sonra başladı yaptıkları testlerde his parmağım dışında herhangi bir özelliğimin olmaması ilgilerini çabucak kaybolmasına yol açtı. Bu dünyada her şey o kadar çabuk değişiyor ki dün yıkıntı haline gelmiş koca bir şehir bugün unutulabiliyor. Dün ve bugün arasında geçen süre de sadece yirmi dört tane saatin toplamı. Hepsi bu kadar.
Bana bir vatandaşlık verdiler. Çok meraklıymışım gibi. Ve en beteri sekiz saatlik bir iş, evet. Yaşamak için çalışmak zorundaymışım. Bu ülkeye düştüğüm için şanslıymışım. Feci durumda başka ülkeler varmış. Zaten sembolik bir işmiş kısa sürede oynayacağım reklamlarla bile servet kazanabilecekmişim. Her şey o an başladı…
“Beni ilgilendirmiyor.”
“Nasıl beni ilgilendirmiyor?”
“Kısa süre için de olsa çalışmalısın.”
“Ben çalışmayacağım! Daha doğrusu sekiz saat çalışmayacağım!”
“Çalışacaksın!”
“Benim gezegenimde sekiz saat çalışmak yasaklanmıştır en kötü koşullarda dört saat çalışılır ve bu da istisnadır. Bu sebeple çalışmayı reddediyorum.”
“Bu bir saçmalık! Gezegenine giden yolu bilmiyorsun. Aracını çalıştıracak enerjiye de sahip değiliz. Buradasın ve bize mahkumsun!”
Bu kelimenin anlamını henüz öğrenmemiştim…
Büyük büyük yöneticiler, büyük büyük toplantılar yapıp en nihayetinde mahkemeye çıkmama karar verdiler. Gazetelerinde aslında tüm medyalarında yeniden gündem olmuştum.
Uzaylı çalışmak istemiyor… Çalışmak kölelikmiş. Ve bize köle diyor, dünya vatandaşlarına… Var olan nüfusun çok çalışarak sürekli tüketim maddeleri ürettiğini, bu dengesizliğin temel sebebi olduğunu, bunun da sorumlusu tutululmayacağını söylüyor…
En nihayetinde bu hapishanedeyim. Herkesin unuttuğu ama mahkûmiyetimden vazgeçmedikleri…
***
“Hey Altı Parmak, kıçını yerinden kaldırmayı düşünüyor musun!”
“Sendikalı olduğumu unuttun herhalde seni göt herif!” dedim.
İlk kez gördüğü bir böceğe bakar gibi iyice süzüp üzerime basmak istercesine gülmeye başladı. Ben de ayağa kalkıp her gün gördüğüm zararlı bir böceğe bakar gibi sertçe ona baktım. Uzaklaştı. O uzaklaşınca yerime geçmeye karar verdim çünkü öğle paydosunu bir dakika geçmişti saat. Yolda yürürken enseme birinin hafif bir şaplak atmasıyla sarsıldım, geriye döndüm. Jack’ti. Kapı komşum ve en iyi arkadaşım.
Gülerek “Yarın bir parti atmaya gidelim mi?” dedi.
“Geçen ayın başında da gittik ve ayın kalanında Betty’den geçinmek zorunda kaldım,” dedim.
“Hadi! Korkak olma, sen Altı Parmak’sın!”
Gülümseyerek “Bakarız,” dedim ve işe koyuldum…
Tıka basa dolu bir otobüsle durağımıza vardık ve kalan yolu yürümeye başladık. Bir süre konuşmadan yürüdük. Jack’le ikimizin bu kadar yakın olmasının sebebi belki de bu sessizlik. Bir an durdu ve “Gezegeninden bir araç seni götürmek için gelse ne yaparsın?” dedi
“Bir an bile düşünmem ve yola koyulurum!”
“Ya Betty ve Ufaklık?”
“Dostum, bir an bile düşünmem.”
Evlerin kapısına vardığımızda tokalaştık ve ayrıldık. Anahtarımla kendi dış kapımı açıp eve girdim. Betty ufaklığı uyutmuş, yarın ki vereceği ders için notlarına göz gezdiriyordu. Beni görünce yine tertemiz bir içtenlikle gülümsedi. O, altıncı parmağımın bu gezegendeki hediyesi olmuştu bana. Dudağından öpüp hızlıca mutfağa yemek yemeye geçtim… Yemek sonrası koltuğuma oturup kısık sesle televizyondan maçı açtım. Bir yandan da masanın üzerinden aldığım bahis fikstürüne göz gezdirmeye başladım. Masada bulunan bahis oynama destesinden bir tane elime aldığımda Betty sandalyesinden bana dönüp:
“Sence de bu oyun işini biraz abartmıyor musun?” dedi.
“Hey Betty bu tür keyifler olmasa bu dünyada yaşamanın nasıl bir anlamı var ki?” diye cevapladım.
Üzgün hatta biraz kırgın gözlerle bana baktı bir süre. Bakışlarının naifliğindeki ağırlığı kaldıramayıp ondan gözümü kaçırdım. Beni mutlu hissettiren keyifli evrenime çabucak dönüp bahis fikstürüne göz gezdirmeye devam ettim…