Çoktan sustu sana aldığım antika gramofon
çalmaya devam etse de içimde bir yerlerde cızırdayarak
kırıldı gitti elmas iğnesi sabahsız bir gecenin üçünde
annenden kalan vazo kırıldı düştü duvardaki tablo
içinden kelebekler çıktı bana hediye ettiğin sandukanın
kayboldu cezaevinden gönderdiğim yelkenlinin yanık maketi
küflendi üst çekmecesinde konsolun sana aldığım parfüm şişesi
esrarlı anılarımız eskidi unutmaya başladım isimleri
üstü başı paramparça oldu Barbaros Bulvarı’nda
ilk seviştiğimiz evin. İskelesi çöktü senin için
kurduğum ilk şiirin – aşk şiirlerine en çok benzeyen
kurutulmuş gül yaprakları okunmuş bir romanın sayfaları arasında
– roman: Charles Dickens – Büyük Umutlar
İstanbul’u terk etme diye döktüğüm diller
el salladığımız martı tırmandığımız yokuşları Adalar’ın
yemek yediğimiz restoran beslediğimiz güvercin
Moda’da içtiğimiz çay adımladığımız dünya
her gün Kadıköy’den Beşiktaş’a vapur seferleri
boynuma sarayım diye ördüğün yeşil atkı o kırmızı kimya
koyun koyuna uyuduğumuz yatak
derinden kestiğin ayak tırnakların
korktuğumuz ölüm yakalandığımız deprem
otuz yılı doldururken hücrede Barış
düşmeden geçtiğimiz asma köprü, yonttuğumuz ahşap
Antalya’da yüzdüğümüz deniz
Kos’ta yediğimiz balık
kalbimizde en derin kökleri sevginin
başka kimseyi sevmemiş gibi
her şey eskidi ama kalbimiz hala diri
şimdi fasulyeler ayıklıyorum kendime
mercimek ıslatıyorum bir gece önceden
enginarlar haşlıyorum yumuşasın diye
rakı içiyorum ayda bir üç kadeh
haftada bir şarap, arkadaşımın ikramı
sigarayı bırakmam lazım diyorum günde üç kere
derin bir korkuyla yarılıyor kalbim kızımı ne zaman düşünsem
yüreğim ağzımda arşınlıyorum doktorların kapılarını
kolonoskopi endoskopi kalp ritmini ölçen cihazlar
akciğer filmleri prostat tahlilleri hemoglobin sayımları
bir doz risperidone bolca clozapine
zihin yarılması çıldırı paranoya
korkuyla yatağa girip kaygıyla çıkıyorum
bir sandalyenin üzerinde saatlerce
bir sandal duygular denizinde salınan
boyundan büyük dalgaların karşısında
bir korsan gemisinde anons: kara göründü!
ve ben çıkıyorum içimden kumsala bir içlikle kapkara
yoksul bir hayat yaşıyorum şimdi muazzam bir zenginliğin kıyısında
zengin adamın metresine ısmarladığı yemeğin parası
benim aylık gelirimi katlıyor fazlasıyla
faturalar ödüyorum kullandığım her şey için
elektrik, internet, su ve doğal gaza
on seneden fazla oldu bir kadını öpmeyeli
kimseyle konuşmadan geçirdiğim oluyor haftaları
cilt cilt romanlar birikiyor dimağımda
yazmaya bir türlü başlamadığım
çıplak rüyalarını görüyorum Sait Faik’in
hacimli bir romanını taşıyorum iç cebimde Dostoyevski’nin
hala bana sesleniyor sanki yalnızca Zerdüşt
derinlerimde işlediğim suçlar karanlık bir gölge gibi
takip ederken beni
kalbim hala seni seviyor bir çocukmuş gibi
ama biliyorum yetmediğini bir kalbi sevmenin
sevilmeye layık olmalı insan bir de
bu gece uyumuyorum, ben: bir ağacın kalbi
şişiyor vicdan organında damarlarım
suçluluk ve ölüm – avunuyorum
yaşarken morga kaldırılmış bir cenaze
hayatta sayılıyor nefes alıp verdikçe
başıma üşüşüyor şimdi Türkçe şiirde ne kadar Ceneviz varsa
Cenevre’den geviş getiren bir inek gibi tınlıyorum
herkesten gizlediğim kafiyeyi karanlıklar ve sessizlikler içinde
eskiyen günlerdir, kalbim hala aşk cinleri salar inime
benim şiirim şarkı söyler bir de düşünür kendi üstüne