Bir Vedaya Hazırlık – Ekin Şara Özden

Günler sonra dışarıdaydım. Güneş, yakıcı sıcaklığıyla tepedeydi. Apartmandan dışarı adımımı attığım andan beri kaç tane insan gördüysem hepsi yanımdan gelip geçti. Kimisi omuzlarıma çarparak, kimisi başını bile kaldırmadan ekrandan, kimisi konuşarak… Konuşmaya hasret kaldığımı fark ettim. Oysa seninle bir aradayken hep susardık. Bir arada olmak… Paylaşılan ne varsa tüketmemişiz gibi yine bir arada olacaktık. Önce havadan sudan konuşarak, sonra susarak. Sessizliğin bir dili vardı, biz o dili küçük yaşlarda anlamazdık. Ne zaman ki büyüdük ve yıllar yanımızda gölge gibi yürümeye başladı işte o zaman o dili konuşmaya mecbur kaldık. Dudaklarımı bile oynatmadığım hâlde yorulurdum. Susmak, konuşmaktan daha büyük bir enerji sarf ettirir insana; bense ne zamandır sokağa adım atacak enerjiyi dahi kendimde bulamadım.

Sıcak, ter ve biriken nefesler. Al ver, al ver, al ver… Püfff. Soluklanmayı becerebilseydim şayet bir ağacın gölgesine yaslanır biraz dinlenirdim. Kentlerde gövdesine yaslanabileceğimiz bir ağaç bile kalmadı şimdilerde, durup soluklanmak da bu kalabalığın arasında hayli güç. Yola devam, yürümek ne kadar yorucu gelse de. Sesler, müzikler, arabalar… Ben kimim? Ben neyim bunca şeyin ortasında? Adım ne benim; onu kimseye söylemedim. Kim olduğumu, ne olduğumu söylemedim yalnızca nasıl olduğuma bakılmasını istediğimden. Anlaşılmak isteği ağır basıyor, öyle ya aynı dili konuşsak dahi anlaşamıyoruz. Bu dilin adı susmak olsun ya da bir ülkenin isminden türesin, ne fark eder?

İşte içimden bunlar geçerken görüyorum seni, metro çıkışındasın. Etrafa bakınarak beni arıyorsun. Beklemekten sıkılmış bir vaziyette, sıcak da basmışken üstelik. Karşına ne diye çıkmalı şimdi, hem de böyle soluk soluğayken? Bilmediğim ne varsa anlat bana, öğrenmek istiyorum. Günlerdir uzağım şehrin uğultusundan, güneşin ışıklarından gözlerim kamaşıyor sanki ilk kez güneşi görmüş bir mahkum gibi. Tanımak istiyorum uzak kaldığım ne varsa. Önce seni tanıyorum kalabalığı tarayan bakışlarından. Sonra esmer, güzel yüzlü bir çiçekçiyi, bir simitçiyi sonra, bir martıyı tanıyorum kanadından. Uçarken hırpalanmış, yürüyerek yol alıyor. Yürürken hırpalandık, uçarak yol alalım. Uçmayı öğret bana.

Bir sevinci duyumsamak, iliklerime dek bu duyguyu hissetmeyi özledim. Sevincimden uçarcasına koşmayı, koşarken tökezlemeyi, aynı yerde durmaktan sıkılmayı… Bir zamanlar yanıbaşımda olan ne varsa uzağımda şimdi.

Yanına gidiyorum, gülümsüyorsun. Ellerimiz buluşuyor önce. Sonra sıcağa inat sarılıyoruz. Yaz günlerinden daha sıcak bir şey var sarılmakta. Bunu ben sarıldığım insanlardan öğrendim. “İyi gördüm seni,” diyorsun. Sen böyle söylediğin için iyi olduğuma inandırıyorum kendimi. “Sesin soluğun da çıkmıyordu ne zamandır, merak ettim hasta mısın diye… Nihayet bir gün aradın da beni bu meraktan kurtardın.” “Öyle ya…” diyorum “Kurtardım işte.” Peki ya beni kim kurtarmalı? Bunu sana hiç sormuyorum.

Yürüdük ve durmadan anlattın biriktirdiğin ne varsa. Ellerin ayrı anlatıyor sen konuşurken, bakışların ayrı. Bir yolda yürürken yolun eşlikçisini iyi seçmek gerek. Ben tercihlerimden yana hiç pişman olmadığımı yeniden anladım. Yarıp geçtik kalabalığı, yokuşları tırmandık. Uzayıp giden sokağın arasından denize baktık. Masmavi, bir öğle vaktine inat nasıl da durgunca uzanıyor ufka doğru. Uzak ne varsa kıyısındayım, bir tek kendi kıyıma ulaşamıyorum dalgalardan. Yine de yoldan geri durmayı ürkeklik saydığımdan bir kez bile dönüp bakmıyorum arkama.

Yürümeye devam ediyoruz. Ağaç altında bir bank bulup oturuyoruz, önümüzde ağaçlar dizili. Susuyorsun bir müddet. Yüzünden, kelimeleri bir sıraya koymaya çalıştığın belli. “İnsan yorulduğu yerde durup dinlenmeyi bilmeli.” Oh, nihayet çıkardın baklayı! “Ya yorulduğunun bile farkında değilse?” diye soruyorum. Söylediğin her cümlenin ardında yanıtı alınmamış bir soru gizli gibi geliyor bana. Konuşmak istiyorum. Sorular sormak, anlatmak, anlattırmak, tartışmak, uzlaşmak… Bunların hepsini geride bırakalı çok oldu. Kimse kimsenin fikrini önemsemiyor burada. Hissettiğimiz ne varsa uğurluyoruz kendisini bir başına. Halbuki anlatmak gerek böyle zamanlarda, neyi biliyorsak, neyi seviyor ve özlüyorsak anlatmak. Çarpık kentleşme başlığı altında özlemlerimden bahsediyorum sana. Uzun uzun dinleniyoruz. İskeleye kadar sürüp gidiyor bu.

İskeleler, istasyonlar, terminaller, sonra otobüs durakları… Yolun uzun olduğu yerde hasretler de uzayıp gidiyor mesafelerle birlikte. Ben vedaları hiç sevmedim. Ne kadar sevmedimse, bir merhaba bile demediklerimle dahi vedalaşmak zorunda kaldım. İnsan en çok neyden kaçarsa hayat karşısına onu çıkarıyor olmalı. Seni benim karşıma çıkaran hayata teşekkür mü etmeli şimdi, yoksa yollarımız ayrılıyor diye bir sitem mi borçluyum? Bilmiyorum. Neyi öğrenebilirdim ki bir iskele arası yolda?

Yüzünü ezberlemek istiyorum. Zihnime kazımak istediğim ne varsa geride kaldı şimdi. Yalnızca yüzünü inceliyorum. Gözlerinde adını seçemediğim bir parıltı var. Gözlerin hep uzaklara bakıyor. Kıyında bir yer arayacak kadar vaktimiz yok. Kalan vaktimizi bir vedaya ayırdık, birazını da susmaya. Söyledim ya, biz seninle hep susardık.

Güneşin şavkı bulutların üzerine vuruyor. Güneş de terk ediyor öğle vaktinde aldığı yeri. Şimdi kayalıklara sıçrayan sular sessizliğin tek inkârı. Gözlerimiz şehrin karşı kıyısında, yüzünde bir tebessüm. O anı yaşamanın verdiği hafiflik esiyor yüzünden. Bir defter uzatıyorsun bana, sol cebime koyuyorum bozuk paraların deldiği. Onun ağırlığıyla yürüyeceğim bütün yolu. Bütün yolun ağrısı o defterin güzelliği uğruna.

Bir vapur yanaşıyor kıyıya, son kez sarılıyoruz. “Şimdi bizi bir araya getiren ve ayıran hayata ne demeli?” diye soruyorum gülümseyerek. “Hayatla yüzleşmeli,” diyorsun. “Hoyrat yanını bir kenara bırakıp hayatla yüzleşmeli.” Bir cevap arar gibi bakıyorum gözlerine, bana son kez gülümseyerek gidiyorsun. Kalabalığın arasında yitirmemeye çalışıyor gözlerim seni. Onca insana rağmen bakışlarımızla yine birbirimizi buluyoruz. Uzaklaşan silüetine el sallıyorum uzun uzun. Öten düdüğünün sesi son buluyor, ardında köpükler bırakarak gidiyor vapur. Sonrası özlem vakti. Özlemek ne güzel şey yitirdiklerimizin değeri adına. Bana verdiğin defteri açıyorum, ilk sayfası adıma bir ithafla başlıyor: “Merhaba Sevgili Olga,” Adımı yalnızca sana söyledim, bir tek sana. Devam ediyor bir cümlecik daha: “Susmak sana ne güzel yakışırdı, şimdiyse sessizleşen bir yabancı gibisin.” Kalanını okumadan kapatıyorum defteri.

İsmini, cismini kimseye söylemedim. Ne saçlarının şekli belliydi ne gözlerinin rengi ne de gülünce yanağında bir çukurun yer edinip edinmediği… Bir kadın mıydın bir erkek mi; bir ihtiyar mıydın yoksa ömrünün baharında bir genç mi… Hiçbirine yanıt veremedim. Sen yalnızca ne olduğundan çok nasıl olduğuyla bilinen bir eşlikçiydin. Ben, günler sonra o kalabalığı yarıp sana geldim. Sense şimdi o kalabalığa karışmış, uzaklaşan bir vapurla birlikte gidiyorsun.

Şehir yabancılaştırıyor ikimizi. Biz başka başka soyut yüzlere bürünüp karışıyoruz hayata. Olmadığımız kimliklerle hiç gitmediğimiz adreslere varmayı bir uğraş biliyoruz kendimize. Durup dinlesek anlatılacak nice hikaye var. Hikayelere kulaklarımızı kapayalı çok olmuş. Geride kalmış çocukluk. İçindeki tohumu büyütmenin hevesi kalmamış kimselerde. Gökyüzü mavisinin yerini taştan, soğuk bir gökdelen mavisi almış. Şimdi bu betonlara toprak diye hangi çiçeği ekip yeşermesini beklemeli? İçimden bir ses: “Hayatla yüzleşmeli Olga,” diyor bana. Biliyorum, sensin o sesin sahibi.

Geldin ve iskele arası bir yol kadar eşlik ettin. Ne çok şey öğrettin bana yaşamaktan kalan. Dudağımda biriken ne kadar söz varsa konuşmalıyım ardından. Susmak yalnızca bize mahsus çünkü, bu dili kimseye tercüme edemem. Hoşça kal sevgili yol arkadaşım.

En Yeniler

Nuri Bilge Ceylan’dan Yeni Film: Yorgun Güneş

Türk sinemasının dünyaca tanınan yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan'ın merakla...

25 Haziran Ölüm Bildirisi Numara 47 – Barış Yıldırım

Ben her 25 haziranda bir ölüm şiiri yazarım çakralarımı...

Mónica Ojeda – Maskeler #1

Yüzüm sarsak, köhne bir sütundur; korkunun hızında bir fıtık ki beni...

Bejan Matur’un Yeni Kitabı “Trajik Tekrar” Everest Yayınlar Tarafından Yayımlandı

İlk şiir kitabı Rüzgâr Dolu Konaklar’dan bu yana şiirleri...

Dosta Destan – Ecre Begüm Bayrak

solmadı sümbülteberler ve solmadı doğa solmadı dişimizi sıktıran öz solmadı kan solmadı. kimimiz...

Ingeborg Bachmann Şiiri Üzerine: Kendimizin Şiiri, Dolaysız Etkilenişimiz

Ve Neyi Kanıtlar Ki Yüreğin* I. Bachmann / Dökül Ey...

Benzer İçerikler

Dosta Destan – Ecre Begüm Bayrak

solmadı sümbülteberler ve solmadı doğa solmadı dişimizi sıktıran öz solmadı kan solmadı. kimimiz için dostluktu, kimimiz için yangın kimimiz için yıldız, kimimize gece, kimimize hayat kimimiz, kimiz? kimiz bu yıldızsız karanlık...

Nostaljik Kazazedeler – Yunus Emre Oğuz

Gözü Kader’in kahvaltı tabağındaydı. Dikine, ince ince doğranmış salatalıklar, büyük bir domatesin yarısı ve haşlanmış yumurtanın yalnızca beyazı… Önce Kader’in yüzüne baktı, sonra içinden...

Otopsi Perisi – Bilgehan Tuğrul

Eller ve imdat Balkonda yapılmış ağıtlara katılan kediler Hep bir ağızdan ölmeliyiz Bikinilerimizi giyip balıklama Uzun boylu seksi apartmanlardan atlayarak Uykumda lekekerini sildiğim melekler haberiniz olsun Her şey bana yaptırılıyor...