Kral Çıplak Değil

 

 

Merhabalar; bugün yine dünya gündemine parmak attığımda bir şey çözemeyeceğimi bildiğim halde konuşmalarımızın sonunda varacağım yere erkenden gelecek olursam bize bir hafıza metni bırakmak bunu yaparken de sizi ardımda sürüklemek için bu sese ortak ediyorum. Günlerdir okuduğum ve yeni duyduğum kavramı sesimin merkezine alarak yeni uluslararası düzenden bahsetmek istiyorum. Bu kavramın adı Neo-Royalizm. Hatta yeni dünya düzenine geçiyormuşuz diyerek mit haline dönüşmüş bu tanımlamanın altı hiç boş değil ama sanıldığı gibi de değil.

Bazen bir kavram, dünyayı açıklamak için değil; dünyaya rağmen çıkar. Çünkü çıplak gerçeği görmek kadar, onu doğru isimle çağırmak da bir tür savunmadır.

Bu kavramın doğduğu yer de zaten tam burası. Eski kelimeler artık açıklayamıyor.  Popülizm diyorsun, liberal demokrasi diyorsun, otoriterleşme diyorsun, realizm geri döndü diyorsun… Hepsi bir şey söylüyor ama aynı anda bir şey gizliyor. İşleyişin biçimini. Çünkü bugün gördüğümüz şey yalnızca daha baskıcı bir devlet değil. Devlet dediğin şeyin içinde ve üstünde, ayrı bir devre çalışıyor; klikler, sadakat zincirleri, koruma karşılığı bedel, istisna üzerinden yönetim.

Neo-royalizm kavramı, Kurallara dayalı düzen diye anlatılan sistem çözülürken, yerine gelen şey bir düzen gibi değil; bir saray mantığı. Saray dediğimde, nostaljik bir tarih dekorundan söz etmiyorum. Siyasi bir mekanikten söz ediyorum: Kim yakınsa erişimi var. Kim sadıksa korunuyor. Kim dışarıdaysa hukuk onun için sertleşiyor. Kurumlar sahnede ama belirleyici olan kurum değil; kişisel bağlar. İttifaklar sahnede ama belirleyici olan ilke değil; pazarlık.

Ve bu kavramın konuşulma tarihi de sanki dün çıktı gibi ama değil. Akademik omurgası 2025’te belirginleşiyor; 2026 başında da kamu tartışmasına daha açık bir dille sızıyor.  (Eko politik ve Dünya Siyaseti) olarak çıkan makalede okuyoruz. Zaten bunu 2026 Ocak’ında tartışıyor; kavramın yeni uluslararası düzeni tarif etmek için neden önerildiğini anlatıyor. Oradan sonra popüler mecralar bunu Trump sonrası iklimi anlamanın bir anahtarı gibi pazarlıyor. Yani bu lafın dolaşıma girişi bir trend değil, krizin dil üretmesi.

Neo-royalizm, modern devlet dekoru altında işleyen bir iktidar biçimi. Kurumların değil kliklerin, normların değil istisnaların, eşit yurttaşlığın değil hiyerarşik ayrıcalıkların belirleyici olduğu bir düzen. “Royalizm” benzetmesi boşuna değil; çünkü buradaki mantık, bir tür yeni aristokrasi yaratıyor. Aristokrasi derken unvanlı aileleri değil, erişim ayrıcalığı olanları kastediyorum: kamu kaynaklarına, hukuka, güvenlik aygıtına, medyaya, büyük sermayeye, hatta bilgiye erişim ayrıcalığı. Modern devlet kamusal bir dil konuşuyor ama gerçek dağıtım, gerçek koruma ve gerçek saldırı, sadakat hatları üzerinden işliyor.

Bu işleyişin dört ana dili var;

Birincisi klikler. Devlet dediğin şey, siyasal karar mekanizması olmaktan çıkıp ağların birleştiği bir platforma dönüşüyor. Siyaset–sermaye–güvenlik–yargı–medya… Bunlar ayrı kurumlar gibi değil; çoğu zaman aynı devrenin farklı kabloları gibi çalışıyor. Kimin hangi kabloya erişimi varsa, onun gerçeği oluyor.

İkincisi haraç ve ayrıcalık transferi. Çünkü bu transfer, “kamu yararı” diline sığmayan bir şey. Sadakate karşılık ihale, yakınlığa karşılık dokunulmazlık, itaat karşılığı terfi, dışarıya karşılık ceza… Bu bir ahlak tartışması değil; bir mekanik tartışması.

Üçüncüsü istisna yönetimi. Kural var ama herkes için değil. Kuralın kendisi bir vitrin, bir formalite, bir dekor. Asıl işleyen şey istisna. “Senin için geçerli değil”, “senin için farklı”, “senin dosyan başka”, “senin haberin başka.” İstisna, rejimin arızası değil; rejimin yöntemi.

Dördüncüsü kişiselleşmiş pazarlık. Diplomasi bile kurumlar arası prosedür olmaktan çıkıp kişiler arası anlaşmaya evrildiğinde, devletin dili de değişiyor. Tutarlılık değil, anlık pozisyon; öngörü değil, belirsizlik; ilke değil, takas.

Bu dört dilin birleştiği yerde neo-royalizm dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Ve burada kritik olan bu düzenin en tehlikeli tarafı, şiddeti kadar normalleşme hızı. Çünkü insanlar bir süre sonra “böyle zaten” demeye başlıyor. Hukukun seçici uygulanması “kader”, liyakatsizlik “doğa”, çürüme “insanlık hali” gibi algılanıyor. İşte bu algı değişimi, düzenin gerçek zaferi.

21 Mayıs 2025’te Terrabayt’ta okuduğum tekno feodal aklın eleştirisi yazısında bu ifadeden bahsetmeden ifadenin nereye kayacağını işaret ediyor gibi ya da bu benim yorumum. Yazı, EVGENY MOROZOV‘un. Ege Çoban’nın her zaman olduğu gibi harika bir çevirmen olduğunun da üstünü kırmızı puntolarla yazmalıyız bir kenara.  Bence Türkiye’de çok az kişinin yaptığı bir şeyi yapıyor. Kelimenin cazibesine kapılmadan kelimenin içini didikliyor. “Tekno-feodalizm” lafının hem çekici hem tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Ve tam merkezde şu soruyu soruyor. “Hâlâ kapitalizm mi?”

Bu soru, benim için Kapitalizmi sadece “piyasa, rekabet, üretim, yatırım” diye okursak, artık ekonominin merkezine yerleşmiş olan şeyleri kaçırıyoruz. Kaçırdığımız şey altyapı sahipliği. Platformların ve dijital ekosistemlerin kendisi bir mülk gibi işliyor. Sadece ürün satmıyorsun; bir yaşam alanını, bir geçiş kapısını, bir mecburiyeti satıyorsun. İnsanlar senin kapından geçmek zorunda. Geçmek zorunda olanın pazarlık gücü yoktur.

Morozov’un metninin içinden beni en çok çarpan yer, mülkiyetin ve zorun nasıl iç içe geçebildiği. Devlet, piyasanın hakemi olmaktan çıkıp, belirli sermaye biçimlerinin taşıyıcısı haline geldiğinde, mülkiyet sadece ekonomik değil; doğrudan siyasal bir silah olur. Yani mesele, “devlet mi piyasa mı” değil; devlet + piyasa + platform + Güvenlik bileşiminin aynı ağda birleşmesi. Bu bileşim, klasik kapitalizm tartışmasını aşındırıyor. Çünkü burada rekabet kadar, bağımlılık var. Üretim kadar, rant var. Özgür girişim kadar, kapı tutma var.

Şimdi bu hattı neo-royalizmle birleştirdiğinde, ortaya ekonominin platformlaşması, siyasetin saraylaşmasıyla birleşiyor. Bir yanda altyapıyı tutanlar, diğer yanda istisnayı dağıtanlar. Ve çoğu zaman bunlar aynı masada. Yani “kimin mülkü var” sorusu ile “kimin hukuku var” sorusu birleşiyor.

Bizim neden sürekli yanlış yere baktığımızı da anlıyorum. Çünkü bu düzen, bize iki tür gündem sunuyor: Birincisi “ahlaki şok” gündemi, skandallar, ifşalar, rezaletler. İkincisi “gerçeklik gündemi” para, hukuk, kurum, geçim, güvenlik. Ve sistem, bizi tekrar tekrar birinciye çekiyor. Çünkü birinci gündem çok konuşulur ama çok az değiştirir. İkinci gündem az konuşulur ama hayatı belirler.

Epstein dosyası meselesi buna bir örnek. Evet, korkunç. Evet, mide bulandırıcı. Ama sürekli o dosyanın etrafında dönmek, bize bir tür duygusal boşalma sağlıyor; sonra hayatımıza dönüp hiçbir şey değişmedi diyoruz. Çünkü tartışma, bir mekanizmayı ifşa etmek yerine, bir kötülük hikâyesi “ne dönüşüyor. Kötülük hikâyesi, bize ahlaki üstünlük hissi verir; mekanizma analizi ise bize sorumluluk ve bedel verir. İnsan, bedeli sevmiyor. Sistem de bunu biliyor.

Türkiye’ye gelecek olursak burayı  “dünyanın bir uzantısı” diye değil, dünyanın  laboratuvarı gibi görüyorum. Çünkü neo-royalizm dediğin şey bizde teorik değil; gündelik. Bizde hukukun seçiciliği bir tartışma olmaktan çıkıp bir duyguya dönüştü. İnsanlar artık hukuku, bir güvence gibi değil; bir risk faktörü gibi düşünüyor. “Başına gelir mi” sorusu, “haklı mıyım” sorusunun önüne geçtiğinde, düzen zaten dönüşmüş demektir.

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanması bu yüzden “tek bir atama” değil. Bu atama, bir eşik duygusu yaratıyor. Yargının siyasal mücadeleyle ilişkisi zaten tartışmalıydı; ama atama bunu daha görünür kılıyor. İnsanlar, “Artık çekinmeden yapıyorlar.” Bu cümle, bir toplumun siyasal psikolojisinde çok ağır. Çünkü “çekinmeden” hissi, istisnanın rutine dönüştüğünün işaretidir.

Seyahat hayalleri, romantik edebiyata dönüş arzusu, Uğultulu Tepelere yeniden uzanma isteği… Bunlar “kaçış” değil. Bunlar bir tür insani denge arayışı. Ama neo-royalist iklim, insana şu duyguyu dayatıyor. “Nefes almak bile lüks.” Çünkü gündem, bir eğlence değil; bir mecburiyet. “Gerçeklikten kopuyorum” hissi, aslında kopmaktan değil; sürekli bağlanmaktan geliyor. Sürekli uyarılmaktan, sürekli tetikte olmaktan, sürekli “bir şey olacak mı” diye beklemekten geliyor.

Edebiyat, bazen dünyadan kaçış değil; dünyaya dayanmanın bir biçimi. Fakat bizim çağımız, dayanma biçimlerini bile siyasallaştırıyor. “Niye okuyorsun?” “Niye yazıyorsun?” “Niye susuyorsun?” “Niye konuşuyorsun?”  Her şey bir saf belirleme aracı gibi. Bu yüzden romantik tarafa uzanırken bile, insanın içine bir suçluluk çöküyor.

Günlük tutmayı denemiş ama sürdürememiş biri olarak, ses kaydı bana; istikrarın başka bir türünü. İkincisi, hafızanın kaydını. Çünkü bu düzenin en çok saldırdığı şeylerden biri hafıza. Sürekli yeni gündem, sürekli yeni kriz, sürekli yeni “şok” … Hafızayı parçalamak, direnci parçalamaktır.

O yüzden bu podcast, bir “sesli gösteri” den çok bir tür tanıklık. “Ben bunu gördüm” demek. “Ben buna maruz kaldım” demek. “Ben bunu yalnız yaşamadım” demek. İnsanın kendi sesine ihtiyaç duyması, narsisizm değil; bazen hayatta kalma refleksi.

Bugün dünya hem ekonomide hem siyasette, eşitlik iddiasını kaybediyor. Ekonomide eşitlik iddiasını kaybetmek, geçimin daha kırılgan hale gelmesi demek. Siyasette eşitlik iddiasını kaybetmek, hukukun daha seçici hale gelmesi demek. İkisi birleşince, insanın hayatı iki kez sıkışıyor: Hem cebinden hem boğazından.

Bu sıkışmanın gündelik hayattaki karşılığı şu: Bir toplum, hukuk ve ekonomi üzerinden “istikrar” vaat edemediğinde, insanlara ya “korku” satar ya “gösteri” satar. Gösteri, seni bir süre oyalarken, korku seni hizaya sokar. Neo-royalist mantık, bu ikisini birlikte kullanır: gösteriyle dikkat dağıtır, korkuyla disiplin eder. Bu yüzden Epstein gibi dosyalar döner, belgeseller döner, tweetler döner… Ama aynı anda senin ülkende bir atama olur, bir soruşturma olur, bir karar olur ve sen “tokat” yersin: “Senin gerçekliğin burada.”

Beni en çok çarpan şey de şu: Bu düzen, insanı yavaş yavaş “kendi hayatını küçültmeye” iter. Çünkü büyük mekanizma karşısında insanın ilk savunması, alan daraltmaktır. “Benim dünyam şu kadar. Benim derdim şu.”  Ama işte neo-royalizm tam burada kazanıyor.  İnsanlar alanı daralttıkça, klikler alanı büyütür. İnsanlar geri çekildikçe, istisna genişler.

Ben “karanlık halimden keyif almıyorum” Çünkü bu öfke bir karakter özelliğinden çok; bir çevresel tepki. İnsan sürekli sıkıştığında, sürekli haksızlık gördüğünde, sürekli “eşit değiliz” mesajı aldığında, öfke üretilir. Bu öfkeyi yönetemezsen ya kendine yönelir ya başkasına yönelir ya da seni felç eder. Ama doğru yere yönelirse, seni diri tutar.

Bu metni bu yüzden “diri kalma” metni olarak görüyorum. Diri kalmak, mutlu olmak demek değil. Diri kalmak, körleşmemek demek. Diri kalmak, kelimeleri kaybetmemek demek. Çünkü kelimeleri kaybettiğinde, gerçeği kaybedersin. Neo-royalizm dediğimiz şeyin belki en büyük gücü, gerçeği “adı konmamış” halde bırakmasıdır. Adı konmamış gerçek, kader olur. Adı konmuş gerçek, mücadele alanı olur.

Bu işin “uluslararası düzen” kısmı bizim için uzak değil. Çünkü neo-royalist dünya, küçük ülkeleri ve orta sınıfları iki yönden sıkıştırır. Bir, küresel hiyerarşi daha açık hale gelir. İki, içerideki hiyerarşi daha sertleşir. Yani dışarıdaki güç asimetrisi, içerideki asimetrinin bahanesi olur. “Dünya böyle” denir. “Güvenlik” denir. “Beka” denir. Ve istisna genişler.

O yüzden ben neo-royalizmi, yalnızca Trump’ı veya Amerika’yı açıklayan bir kavram gibi görmüyorum. Bu kavram, bir çağın yönetim mantığını tarif ediyor. Klikler, istisnalar, haraç, kişiselleşmiş pazarlıklar. Bu mantık, farklı ülkelerde farklı kıyafetler giyer. Ama omurga aynı kalır: eşitlik iddiasının terk edilmesi.

Ben romantik tarafa dönmek istiyorum. Edebiyata, şiire, o eski metinlere. Ama bunu “dünyayı unutmak” için değil; dünyaya dayanabilmek için istiyorum. Çünkü bu düzen, insanın sinir sistemine çalışıyor. Sürekli uyarıyor. Sürekli tetikte tutuyor. Sürekli “gör, kork, konuş, unut” döngüsüne sokuyor. Ben bu döngüye teslim olmak istemiyorum. Epstein dosyaları konuşulurken, ben mekanizmayı konuşmak istiyorum. Skandalın köpüğünü değil; düzenin omurgasını.

Ve evet, ben geçinmeye çalışıyoruz. Kartlarımı ödüyoruz. Hayatımızı döndürmeye çalışıyoruz. Ama geçinmeye çalıştığımız yer, zaten bu düzenin içinde. Bunu inkâr ederek özgürleşemeyiz. Tam tersine, bunu görerek, adını koyarak, kaydını tutarak özgürleşebilirim. Belki büyük bir özgürlük değil ama küçük, somut bir özgürlük. “Kandırılmama” özgürlüğü. “Körleşmeme” özgürlüğü. “Hatırlama” özgürlüğü.

Düzen hafızayı parçalarken, ben hafızayı birleştirmeye çalışıyorum. Düzen kelimeleri boğarken, ben kelimeleri geri almaya çalışıyorum. Neo-royalizm gibi kavramlar, belki de tam burada işe yarıyor: Kendi hayatının üstüne çöken o büyük gölgeye, ilk kez doğru şekli veriyorsun. Gölgenin şekli belirginleşince, ona karşı durmanın da bir dili oluyor.

Benim derdim dil. Hafıza. Ve gözümü kırpmamak. Hani şu bahsi edilen uyanış var ya o bu değil mi? Sistemin çöküşünü izlemek uyanış olabilir mi? Bir çöküş gerçekleşirken yeni inşaa edilen alanları görmeyecek miyiz? Ya da her neyse…

 

“Geriye Söz kalmıyor.”

 

 

Kaynakça:

  1. Dünya Siyaseti – “Neo-royalizm: Yeni Uluslararası Düzen”
  2. Ekopolitik – “Neo-royalizm, Trump yönetimi ve uluslararası düzenin dönüşümü”
  3. Terrabayt – Evgeny Morozov, “Tekno-feodal aklın eleştirisi” (Çeviri: Ege Çoban)
  4. 11 Şubat 2026 Akın Gürlek’in Adalet Bakanı atanması haber akışı (Uluslararası Ajans Haberleri)

 

 

 

En Yeniler

Kısmen Küresel Kaos – Ersin Kurt

Toz ve gaz bulutunu unuttu herkes Şimdiki gerçek: İsrail midesi...

Orhan Veli’nin Beykoz’daki Doğduğu Ev Satışa Çıkarıldı

Orhan Veli Kanık’ın Beykoz’da dünyaya geldiği tarihi ahşap konak...

Buzdokuz X-po 2025 Yılında Yayınladığı 48 Şiiri Kitaplaştırdı

X-Po, Buzdokuz çatısı altında ve Emre Söylemez editörlüğünde 2025’i...

Upas x 6.45 İşbirliğinde Merkezsiz Şiir Gecesi

Upas Online Yayıncılık Yayın Yönetmeni Zafer Yalçınpınar’ın moderatörlüğünde düzenlenen...

Yavuz Çetin’in Bodrum Kayıtları “The Bodrum Sessions” İsmiyle Yayınlandı

Türk rock ve blues müziğinin efsanevi gitaristi Yavuz Çetin,...

Gündünyaysa Bir Tasarım – Tarık Tekoğlu

Her şeyin başladığı sabahı düşündü. O gün güneş, odasına...

Benzer İçerikler

Yeni Şiire Dair İpuçları: Abdullah Ezik ve Ozan R. Kartal şiiri.

Yeni Şiir, Yeni Edebiyat   Türkiye’deki güncel şiir yazını üzerine ne söylenebilir? 2000’li yılların başından itibaren yazıp çizilen şiirler bugün kült değeri kazanacak kadar cisimleşebilmiş midir?...

İki Kısa: Çığlık ve Yol Bizi Nereye Götürürse

“Kültür ve sanatın Cihangir’deki yeni odak noktası” gibi afilli cümlelere çok yakında ev sahipliği edecek, yeni bir mekân; G Collective. Kendilerini “A multiwork creative...

Kültürün Hafızası Kapalı: Taha Toros Arşivine Neden Erişilemiyor?

Taha Toros’un adı, yalnızca Adana’nın kültürel belleğinde değil, Türkiye’nin arşivcilik tarihinde de önemli bir yer tutar. Onun ömrü boyunca biriktirdiği belge, mektup, kupür ve...