1. Kitaba ismini veren ve tezat oluşturan “Solucanlar” ile “Rapunzel” imgeleri, sence metnin kurgusal ve felsefi yapısında nasıl bir denge kuruyor? Bir kafede “son solucanı” yerken yazma eyleminiz, Rapunzel’in kule motifi ve uzun saçlarıyla nasıl birleşiyor?
Solucanlar hem fizikteki “solucan delikleri”ni (Einstein–Rosen) — aralarında çok büyük zaman ve uzaklık farkı olan noktaları birbirine bağlayan kurgusal bir yapıyı (köprü) — ifade ediyor hem de bir makro-organizma olarak kitapta tezatlıkla kurgulanan Rapunzel’in saç imgesine ve başka şeylere bağlanıyor. Solucan delikleri sayesinde roman ve masal kahramanları romanlar ya da mekânlar arası geçişler yapıyorlar. Solucanın şeklinin ise Rapunzel’in saç telleri, bazen ip sicim vb. gibi şeylerle benzeşmesi eserde dile geliyor. Benim tabakta kalan son solucanı yemem tamamen deneysel bir imgelem; gerçeküstü ve absürt bir metafor gibi; kulenin ise daha çok insanın evrimsel gelişimi ve bilinçle bir ilgisi var. Kendimi Dadaism’in doğduğu Kabare Volter’de oturup o solucanı yiyormuşum gibi hissettiğim bir ruh halindeydim.

2. Şiirlerde bir nehrin akışı gibi farklı katmanlarda karşımıza çıkan “Su” metaforu; arınma, bilgi, sır, yolculuk ve “Su Tiyatrosu” gibi kavramlarla nasıl bir ilişki kuruyor ve bu merkezin seçilme nedeni nedir?
Bu kitabın önemli bir kısmında; özellikle ilk bölümlerinden başlayarak hisseli harikalar sirkine kadar olan kısımda eski Anadolu uygarlıkları üzerinden kurulan bir “su mitolojisi” mevcuttur. Su ayetleri, su tabletleri, su perdesi, aglemerosu, yasu, rabbisu gibi kavramlardan tutun da roman ve masal kahramanlarının suyla ilişkilerine kadar uzanan bir bağlamda kitapta pek çok şey dönüp dolaşıp suya ve mitolojiye bağlanıyor: Sanço Panço’nun eşeğinin eğilip su içmesinden, Quasimodo’nun “bana su verdi” motto cümlesi gibi. Su Tiyatrosu da bunun bir parçası; şelalenin bir tiyatro perdesine benzetilmesi ve şeffaf bir su perdesinin gerisinde beliren üç Likyalı kadın silüeti… “Su” kavramının bir şair ve insan olarak beni değiştirme ve dönüştürmedeki rolü bu kitaba da ilham oldu. Şeffaflık, arınma, ayin, kirlenme, akış, enerji, hareket, yaşam, doğa, oksijen vb. gibi hayatımızda başat rol oynayan pek çok kelimenin temelinde su yatıyor. Aslında bu kitapta “su” bunların da ötesinde kutsala, mucizeye, gizeme ve kadim uygarlıkların sesine bir akış olarak bağlanıyor; hatta hem coğrafi dillere hem de fiziksel dile çağdaş ya da arkaik olarak bağlanıyor. “Su” adeta kutsayıcı bir kurtuluş mucizesi gibi kutsal bir kitabın ayetlerine dönüşüyor.
3. Eserde sıkça geçen ve hem “su” hem de “birikim/yığın” anlamlarını çağrıştıran “Aglomerasu” kelimesini nasıl tanımlarsınız?
“Aglomerasu” bu kitapta suyun toplanmasını, birilerinin, bir grubun su için ya da etrafında toplanmasını, kalabalığı ve çoğulluğu temsil etmektedir. Suyun kendi kimyası içinde de moleküllerinin bir araya gelmesini ya da bir kaynaktan fışkıran suyu, ya da durgun suyun altından kaynayan su kabarcıklarının yüzeyde birikip çoğalmasını; bir şelalenin birikip düşerek çağlamasını ifade ediyor bende; bütün bunlar “Aglomerasu” kavramına çağrışım yapıyor… Hatta daha güncel bir göndermeyle Ada Vapurları’nın iskeleden kalkarken ki arkadaki pervanesinin çıkardığı köpüklü beyaz kabartılar ve sesler de buna dahil edilebilir. Şair olarak kelimelerin artık bana yetmediğini, hatta bir dilin bile bana yetmediğini çok sık hissediyorum; bunun için şiirde görsel bir alan yaratıyorum, ya dilin kendisini kullanarak ya da dilin mikro-organizmaları ya da alt parçacıkları olarak tanımlayabileceğim yapıları (noktalama işaretleri, simgeler ve sembolleri) kullanıyorum. “Lupoc” da bu yapılar çok belirgin olarak kullanıldı ama bu kitapta da devam ediyor. Neolojik arayış hem dili bir yapı olarak yeniden farklı biçimlerde kurgulama hem de onu kendi yazınsal evrenimde yeniden yaratma isteğinden geliyor. Dilin sadece semantik alanını derinleştirme değil aynı zamanda görsel alanını semantik yapıyla uyumlu yeniden kurgulama ve bunu dilin en alt ses birimlerine kadar indirgeyerek sesli bir dil korosu oluşturma isteğim var.
4. Quasimodo’nun eşeğe su vermesi, Don Kişot’un mızrağı ve Miss Marple’ın Külkedisi’nin pabuçlarını incelemesi gibi durumlar, masal ve roman kahramanlarını aynı evrende buluşturuyor. Bu karakterler arası geçişkenlikle ve “solucan deliği teorisi” aracılığıyla ne anlatılmak isteniyor?
Burada temel amaç klasik okuyucu ve yazar algısını yıkmak. Okuyucu ve yazara yeniden metin üzerinde çok daha özgür bir alan açmak ve yaratmaktır. Bu yüzden de klasik edebiyatın ölümsüz eserlerinden yararlanıp onların kahramanlarını bu kitapta çeşitli mekânlarda ve zamanlarda var ederek yani kurguyu, zamanı ve mekânı alt-üst ederek yeniden yarattım. Kitaptaki bu felsefenin çıkış noktası rüyamda bu kitabı yazmadan önce beş klasik, ölümsüz yazarla tartışmam ve onlarla ortak bir karara varmam yatıyor. Aslında bu kitapların yazarları da kendi yazdıkları kitaplara ve kahramanlarına daha çok özgürlük istiyorlar… Bugün o eseri tekrar yazmaya kalksalar nasıl yazarlardı acaba sorusuyla muhatap oluyorlar. Solucan deliği kahramanların bir romandan bir romana ya da esere geçmeleri için kullanılan bir metafor olarak bu özgürlüğe hizmet ediyor. Absürt bir karmaşanın içinde bir cümbüş gibi oradan oraya sürüklenip birbirine bağlanan durumlar ve olaylar arasında bütün ünlü roman ve masal kahramanları aslında özgürlüğü arıyorlar. Yazarları da dolayısıyla… Okuyucuları da dolayısıyla… Çünkü hiçbir zaman tamamen özgür olamayacağımız ama arayışında olduğumuz ve sonunda ulaşabildiğimiz özgürlük noktası insanın yaşam dilemmasının tam orta yerinde nefes alıyor ve içimizde yaşıyor. Özgürlük ve tutsaklık arasında ilerleyen bir garip evrimleşme…
5. Dağ, taş, insan, dünya, masal ve aşk gibi pek çok şeyin “kamburundan” bahsediliyor. Bu “kambur” imgesi, yük, geçmiş, miras veya kusurluluk gibi hangi temaları temsil ediyor ve bu imgenin kitaptaki felsefi ağırlığı nedir?
Hayata geldiğimiz andan itibaren “kader” denen bir kamburla dünyaya geliyoruz. Kendimizin özgür iradesiyle seçmediğimiz pek çok şeyin içine doğuyoruz. Bu kambur çocukluktan gençliğe olgunluğa ve yaşlılığa kadar uzayıp şekillenerek büyüyor (mecazi anlamda); bazen kısmen hayatın kamburlarından zaman zaman kendimizi sıyırabiliyoruz. “Huzur”, “mutluluk”, “rahatlık” vb. kavramlar içinde var olarak… Ama sırtında herkesin taşıdığı bir kamburu var sonuçta. Felsefi olarak varoluşsal bir boyutta insanın kendini, yaşadığı dünyayı ve toplumu sorgulamasının zihinsel ve ruhsal ağırlığında şekilleniyor. Herkesin yükü kendine ya da taşıyabileceği kadar denmesi gibi bir şey bu kambur. Bu kitapta “su” kavramı “kambura” bir panzehir olarak tezat oluşturuyor ve insanın her türlü yükünü bir aydınlanma olarak üstleniyor.

6. Kitabın önemli bir bölümü “Kisveli Harikalar Sirki”nde ve çevresinde geçiyor. Sirk, bu çok katmanlı evrende bir metafor olarak hangi toplumsal, ontolojik veya felsefi temaları temsil ediyor?
Sirk yaşadığımız dünya ve toplum… Belki bir şehir, bir ülke, bir topluluk… Yaşadığımız olaylar, içine düştüğümüz durumlar, karşılaştığımız insanlar… Matmazel Serpantine, Signor Mazhar, Aslanlar Korosu kitaptaki Sirki gerçek dünya ile hayal edilen arasındaki bir sınırda; adeta bir trapezcinin havadaki taklaları ve tekrar tutunması gibi… ya da bir ipin üzerinde ince bir denge çubuğuyla yürünmesi gibi bazen ilerleyen hayatın kendisi de bir sirke dönüşüyor; insanın kendisi de gülen ve ağlayan bir palyaçoya… Matmazel Serpantine ve Signor Mazhar diyaloglarında insanın içindeki boşluğun ve yaşamın insana sunduğu boşluğun ve yalnızlığın derin felsefesi var. Kendini boşluktan ve hiçlikten yeniden yaratmak isteyen insanın çırpınışı… Bu felsefe modern Türk şiir ve edebiyat geleneğinin aurasından da geçiyor ama evrensel boyutta Varoluşçuluğa ve Antik Yunan’ın dramatik geleneklerine de yaslanıyor.
7. Şiir dilinde sıklıkla rastlanan tire (uzun çizgi) kullanımı, kelime tekrarları (taş taş taş…) ve farklı dillerden kelimelerin serbestçe iç içe geçmesi gibi deneysel formlar okuyucunun algısını nasıl yönlendiriyor? Bu üslup, metnin çok katmanlılığına nasıl hizmet ediyor?
Üçüncü sorunun sonuna doğru açıkladığım gibi “Lupoc”tan başlayarak ve bu kitapta da devam ederek; dilin alt birimlerini kullanarak dilin semantik alanıyla görsel alanını doğru bir sentaks ve biçim içinde birleştirerek dilin algı ve anlam alanını genişletmeye; okuyucunun algısını da bu yönde düşünmeye ve zorlamaya çalışıyorum. Dil düşündüğümüzün çok ötesinde bir özgürlüğe sahip; bu özgürlüğü anlamak, işlevselleştirmek, hayata geçirmek bir yazarın temel hedeflerinden olmalıdır. Bunu var olanı tekrarlayıp devam ettirerek salt bir biçim, dil ya da anlam güzelliği ile yani bir dil estetiği ile var etmek yetersizdir ve okuyucuyu kandırır, büyüleyebilir ama dilin anarşisi, yıkıcılığı daha büyük bir estetik var oluş için pusuda beklemektedir. Burada elbette “yazarın ölümü” kavramına yeniden gönderme yapmak isterim. Yazarın egosunu ancak iyi bir okuyucu yıkabilir. Metnin merkezine kimi koyacağımız konusu okuyucunun özgürlüğü ile doğru orantılıdır. Merkezi anlayış özgür okuyucudan çok köle bir okuyucunun peşindedir.
8. Lorca, Ibsen ve Victor Hugo’nun bir araya geldiği bir sohbete kulak misafiri olma gibi fantastik anlar, kitaba “masalların romanlara, karakterlerin çağlara, efsanelere karıştığı” bir zemin hazırlıyor. Bu, günümüz edebiyatındaki metinlerarasılık kavramına dair nasıl bir yorum sunuyor?
Türler arası bir metin ya da metinler arası bir tür ama adına ne konmalı bilmiyorum henüz; yayıncım bu kitabı bir “şiir” kitabı olarak piyasaya sürdüyse de bu kitabın gerçekten bir şiir kitabı olduğunu söylemek çok zor. Bu kitabı bir “Meta-Rapsodi” olarak tanımlamak belki daha doğru olur. Türler arasında geçişken, ilahi-varoluşsal bir sentezle derdest, bugünle dünle haşır neşir, zamandan zamana, türden türe, konudan konuya atlayan bir karnaval havasında post-hümanist ve post-yapısalcı bir yaklaşımı var kitabımın.

9. Metinde yer alan ve bir doğa sesini, bir varoluş bilgisini simgeleyen “Kurbağanın vraklaması, kâh ‘su’ kâh ‘aşk’ diye” gibi ses taklitleri ve deneysel formlar, şiir dilinin sadece anlam taşıyan sözcüklerden ibaret olmadığını nasıl gösteriyor?
Dil, sesin içinde var olur; ses de dilin içinde. Ama aynı zamanda dilin dışında bir dil, sesin dışında da bir ses vardır. Bana göre yazının asıl meselesi, bu içteki ve dıştaki alana ulaşabilmek. Çünkü içe ve dışa doğru açılan bu yol, sonsuzluğa çıkar. Sonsuzluk, dilin nüvesidir.
Sonsuzluk biçim verir, anlam yaratır, imgelem kurar. İlksel ya da sonsal görünse de varoluşunun sınırları yoktur. İyi bir yazarın da bu sınırları yitirmesi, hatta yıkması gerekir. Dilin içinde yuvalanan biçim ve ses, dilin dışında bir devrim yapmalıdır. Çünkü dil, doğası gereği anarşisttir.
Bu kitapta dilin bütün olanaklarını farklı biçimlerde kullanmaya çalıştım: arkaikten geleneksele, güncelden argoya, popülerden deneysele uzanan bir yelpazede… Anlamı heceye, hatta tek bir sese kadar bölüp yeniden kuran kurgusal bir zeminde, sesin ve dilin gizli devrimini; müzikle iç içe, görsel bir deney olarak yeniden yaratmak istedim.
10. Kitabın açılışındaki “Su Tiyatrosu”nun ardında beliren ve Su’ya, Şiir’e ve Lir’e kendini bırakan üç kadın silueti, metnin ilham ve yaratım sürecindeki kaynaklara dair bir gönderme mi? Bu figürler şiirdeki arketipsel dişil gücü nasıl temsil ediyor?
Bu kitap aynı zamanda bir “kadın” kitabı. Ana ilham kaynaklarından biri, Likya’da bir duvardan silinmiş üç kadın siluetidir. Bu figürler, mitolojik ve toplumsal düzlemde kadının hem kutsallığını hem de tarih boyunca maruz kaldığı dışlanmayı birlikte taşır.
Bir yandan kadını tanrısallaştıran bir bellekle karşı karşıyayız; öte yandan kadının erkek egemen toplum tarafından aşağılanmasına, yok sayılmasına dair sert göndermeler var. İspanyol atasözü *“Kadına ve eşeğe sopa”*nın metinde tekrarlanması da bu şiddetli yüzleşmenin bir parçası.
Üç antik kadının kendilerini Su’ya, Şiir’e ve Lir’e bırakmaları bu yüzden anlamlıdır. Bu bir günah çıkarma değil, toplumun vicdanına tutulmuş bir aynadır. Su Tiyatrosu’nda onların sesleri duyulur. Arkaik kadın imgesine gönderme yapan bu mitolojik sesler, zamanla dönüşerek roman ve masal kahramanlarının içine sızar; kadın gücünü temsil etmeye devam eder. Kitap boyunca bu üç figür, çağdaş kadın arketiplerine dönüşerek seslerini yükseltir ve haklarını arar.
11. Şiirlerde kullanılan adagio, allegro, andante, a capella gibi müzikal terimler, şiirin ritmini ve okunma biçimini nasıl etkiliyor? Bu terimler eserin bir “konçerto” ya da “antik bir şarkı” olma hâlini mi vurguluyor?
Bu müzikal terimleri, mısraların iç sesini bir orkestra şefi gibi kontrol edebilmek için kullandım. Okuyucuya, metnin ritmini nasıl okumaları gerektiğine dair sezgisel ipuçları vermek istedim. Bazen yavaştan hızlanarak, bazen hızdan yavaşlığa düşerek; tıpkı artan ya da azalan bir su sesi gibi…
Müzik terimleriyle kurulan şelale ve düşüşler de bunun bir parçası. *“Aslanlar Korosu”*nda bunu açıkça görmek mümkün: a capella koro sesleri, antik tonlar, modern gürültüler, ses kirlenmeleri, cümbüşler… Hepsi bir arada akar. Kimi zaman antik bir şarkı, Sapho’nun sesi gibi; kimi zaman modern bir kabare havasında… Okuyucuya farklı tatlar sunan çok sesli bir yapı kurmak istedim.
12. Habera Kabera Dünya şiiriniz; düğün dernekten başlayıp UFO’lara, gezegenlere, popüler kültüre uzanırken, “kalbinde kriz anjiyo vatan” gibi bireysel ve toplumsal yaraları aynı dizede buluşturuyor. Politik göndermelerle bilimkurgu ve popüler kültürü iç içe kullanırken, şiirdeki ironi–öfke–umutsuzluk dengesi sizin için ne ifade ediyor?
Bu şiir, topluma bakışımın açık bir ifadesi. Onu hem ciddiye alışımın hem de tiye alışımın… Toplumsal eleştiriyi mizahla, öfkeyi ironiyle birlikte düşünme biçimimin.
Toplumun canlı-cansız bütün organlarına nasıl baktığımı, nasıl hayal ettiğimi –ya da edemediğimi– gösteriyor. Koca bir cümbüşün ortasında bir birey ve yazar olarak, yazınsal kimliğimi bu koşullarda nasıl yeniden kurabileceğimi sorguluyorum.
Politik, bilimkurgusal, popüler tüm kültürel kodları içimde yaşayıp yeniden üretiyorum. Onların üzerine düşünüyor, sancılarımı, yaralarımı, mutsuzluklarımı saklamadan ilan ediyorum.
13. Eserde güzellik–çirkinlik, vahşi–evcil, sevgi–korku gibi keskin ikilikler sıkça karşımıza çıkıyor. Bu tezatlar kitabın felsefi omurgasını nasıl kuruyor?
İkiliklerin yarattığı tersinim, düşünce dalgalanması ve imgesel zıtlık beni cezbediyor. Kaos ve kaos sonrası huzur… Bu karşıtlıklar üzerinden dili kurmak, ona ritim kazandırmak ve okuyucuyu düşünmeye zorlamak bana heyecan veriyor.
14. Kitabın sonunda, Rapunzel’in saçlarına tutunarak tırmanan ve dünyanın yükünü taşıyan yazar figürüyle okuyucuya kalan temel izlek nedir? Bu yolculuk Dante’nin İlahi Komedya’sı gibi bilinçli bir rota mı izliyor?
Aydınlanma, daha iyi bir insanlık ve yaşanabilir bir dünya ütopyası… Yok oluşa at koşturan bir uygarlığa karşı Don Kişot’luğa soyunmak ya da Nasreddin Hoca misali “ya tutarsa” diyerek göle maya çalmak…
Eğer yeni bir çağda yeni bir Rönesans mümkünse, o çağın İlahi Komedya’sı bu kitap olur muydu? Buna benim cevap vermem zor. Ama Dante’nin Cehennem tasvirindeki umutsuz ilahi planın korkunç manzaraları, bilinçli olmasa da bu kitapta yer yer kendiliğinden belirmiştir.