Hakikatin Konforu Bozulurken: Temelsizliğin Yüceltilmesi

 

Lev Şestov’un Temelsizliğin Yüceltilmesi’ni okurken insanın elindeki kitabın türü sürekli yer değiştiriyor. Bir felsefe metni gibi başlıyor, sonra bir ahlâk eleştirisine dönüyor, bir yerden sonra edebiyat sayfalarında daha çok gördüğümüz o türden “kısa ve sert” hakikat notlarına evriliyor. Bunu rastgele yapmıyor. Şestov’un düşünme biçimi, sistem kurmaktan özellikle kaçınan bir biçim. Bu kitap zaten bir tez kitabı değil; bir tez kurma arzusuna karşı yazılmış. Okura bir dünya görüşü teslim etmek yerine, okurun dünya görüşü taşıma ihtiyacını sorguluyor. Bugün bu kadar canlı görünmesinin sebebi de burada yatıyor. Çağımızın en çalışkan dürtülerinden biri, her şeyi bir açıklamaya, bir tanıma, bir sonuca bağlama dürtüsü. Şestov o dürtünün üstüne yürüyerek yazıyor.

Türkçedeki edisyon Sel Yayıncılık’tan çıktı; Kasım 2025 tarihli, 1. baskı; 160 sayfa. Çevirisi Yuliya Karadeniz’e ait. Kitabın “tanınmıyor” olması bir eksik değil, hatta bir tür avantaj. Şestov henüz sosyal medyada tüketime uygun bir aforizma üreticisine dönüşmemişken, metin kendi sertliğini koruyor. Bu sertliğin korunmasında çevirmenin payı da büyük; ona yazının sonunda ayrıca döneceğim.

Şestov’un okurla kurduğu ilişki, iknayla değil rahatsızlıkla işliyor. Metin, okura rahat bir rota çizmektense, rota çizme ihtiyacının kendisini yargılıyor. Dolayısıyla kitaptaki parçalar birbiriyle mantıksal zincirgibi bağlanmıyor; daha çok aynı meseleye farklı açılardan uygulanan basınçlar gibi. Bir parçayı bitmiş sanıp ilerlerken, birkaç sayfa sonra benzer bir fikrin daha acımasız bir versiyonuyla karşılaşıyorsun. Bu tekrar değil; bir tür yoklama. Şestov’un derdi “şunu savunuyorum” demek değil; “şunu savunma ihtiyacı nereden geliyor?” sorusunu canlı tutmak.

Kitabın en isabetli müdahalelerinden biri, çağdaş kimlik diline dair yaptığı teşhis. Şestov, kişinin kendini övmesinin ayıp sayıldığı, ama partisini, felsefesini, dünya görüşünü övmesinin erdem sayıldığı o garip çelişkiyi (18. fragman) çekip çıkarıyor. Bugün bunu daha açık görüyoruz: Kişisel kibir kaba kabul ediliyor; ama aynı kibri değerler ve ilkeler ambalajına sokunca birden saygınlaşıyor. İnsan ben dediğinde itici; “biz” dediğinde haklı oluyor. Şestov bu mekanizmayı bir cümleyle dağıtıyor ve arkasındaki sosyal faydayı da gösteriyor. Fikirler kederde teselli, zorlukta danışman. Yani dünya görüşü yalnızca düşünsel bir tercih değil; bir hayatta kalma aygıtı.

Fakat Şestov tam da burada keskinleşiyor. Hayatta kalma aygıtı olduğu ölçüde, dünya görüşü gerçeği taşımayabilir; gerçeği ehlileştirebilir. Bugünün kurumsal dilinde buna risk azaltma diyebiliriz. Belirsizlikten kaçmak için bir çerçeve kurarsın. Çerçeve işe yarar; ama aynı zamanda seni çerçevenin dışındaki hayatla ilişkisiz hale getirir. Şestov’un “temelsizlik” dediği şey, boşlukta savrulmak değil; çoğu zaman zemin sandığımız şeyin bir psikolojik dekor olabileceğini kabullenmek.

Bu yüzden kitabın adı bir provokasyon gibi duruyor.  Temelsizliği yüceltmek. Çünkü bizim kültürümüzde yüceltilen her şey bir temele bağlanmak zorundadır. Şestov bu zorunluluğun kendisini dağıtıyor.

Şestov’un metninde ahlâk teması, iyi olmak nasihati olarak değil, kınamanın toplumsal işlevi olarak beliriyor. 34. fragmanda söylediği, kolay affedilmeyecek kadar doğrudan ahlâklı insanlar en kindar insanlardır; ahlâkı rafine bir intikam aracına çevirirler. Buradaki kilit nokta intikam kelimesi değil sadece; ahlâkın ne kadar kolaylıkla kolektif bir hizalanma talebine dönüşmesi. Şestov, kınayanların yalnız kınamakla yetinmediğini söyler. Kınamanın evrensel ve zorunlu olmasını isterler; hatta kınananın vicdanının bile kendi taraflarında olmasını beklerler. Yani mesele doğruyu savunmak değil; doğruyu savunma adına bir itaat düzeni kurmak.

Bu pasaj bugün, kamusal dilin daraldığı her yerde can acıtıyor.  Çünkü kınama, çoğu zaman düşünmeyi askıya alan en hızlı çözümdür. Bir şeyi kınadığında, onunla uğraşmaktan kurtulursun. Şestov’un “ahlâk haricinde hiçbir şey bu kadar parlak sonuç doğurmaz” demesi de buraya bağlanır. Ahlâkî kınama, çok hızlı sonuç üretir; insanlar rahatlar; saflaşma gerçekleşir; mesele kapanır. Parlaklık burada hakikat değil, hızdır. Şestov’un rahatsız ediciliği de bu parlaklığı söndürmesinde. “İyi” adına konuşmanın güvenliğini alıyor elinden.

  1. Fragmanda “kötülükte kökleşme”ye açılan kapı da aynı yerden geçer. Kötülük, çoğu zaman bariz bir kötülük olarak gelmez; “neden bu kadar basit bir tavizi kabul etmiyorlar?” gibi bir sabırsızlıkla, küçük bir sapma bahanesiyle gelir. Şestov’un işaret ettiği şey şu. Kötülük yalnızca kötülük severek büyümez; doğruluk iddiasıyla büyür. Bu, ahlâkın tehlikeli tarafıdır: kendi kendini meşrulaştırma kabiliyeti.

Kitapta beni en çok etkileyen, yazarlık üzerine söyledikleri. 19. fragmanda yazmayı gençliğin taşkın hakikat iddiasına bağlıyor. İnsan, zavallı ve cahil insanlığa duyurulması gereken bir hakikat bulduğunu zanneder. Sonra deneyim gelir, şüphe gelir, mütevazılık gelir. Bu normal gibi görünür; ama Şestov burada durmaz. Birkaç yıl daha geçer ve insan her konuda yanıldığını, kendini sınamaya gerek olmadığını bile bile yazmayı sürdürür; çünkü başka bir şey yapmaya gücü yetmez. Ve asıl korku gereksiz, lüzumsuz bir insan olarak bilinmek.

Bu, bugünün yararlılık fetişine doğrudan bağlanıyor. Şestov’un döneminde bu kadar görünür olmayabilir ama bizim çağımızda neredeyse her alana sızmış durumda. İşe yaramıyorsan yoksun; üretmiyorsan fazlasın; görünür değilsen unutulursun. Şestov’un yazarlığa dair karanlık tonu, yazarı romantize etmiyor; yazarı bir insan olarak, güçsüzlükleriyle, korkularıyla, kendini ispat ihtiyacıyla gösteriyor. Bu, edebiyat dünyasında çok değerli bir şey: yazarlığı kutsayan değil, yazarlığın çıplak halini gösteren bir bakış.

  1. Fragman bu hattı bir adım ileri götürüyor. Bugün ciddiyetle ilan edilen hakikat, yarın gereksiz bir yalan olarak çıkabilir; bu hakikati “benim” diye adlandırma hakkını kaybedebilirim; başkaları hâlâ onunla yaşar, onu sever ve över. Burada Şestov’un yaptığı şey hakikati küçümsemek değil; hakikatin sosyal dolaşımını göstermek. Hakikat sabit bir maden değil; dolaşan bir şey. Zamanla sloganlaşır, bir başkasının ağzında büyür, bir başkasının ağzında çürür. İnsan kendi cümlesinin sahibi sanırken, bir süre sonra cümlesi ona hükmetmeye başlar. Bugün bunun örnekleri çok; bir dönem “hakikat” gibi dolaşan cümleler, yıllar sonra gülünçleşebiliyor; ama aynı anda bir başkasının hayatına hâlâ anlam verebiliyor. Şestov’un acımasızlığı burada işe yarıyor; okuru, hakikatin “temellendirilmiş ve sonsuza dek geçerli” olduğuna dair naifliğinden çıkarıyor.
  2. Fragmanda “samimiyet” meselesine dokunuşu da sert; ilhamla yalan söyleyemeyen yazar, samimiyetiyle ve dürüstlüğüyle övünmeyi sever; ona başka yapacak bir şey kalmıyor. Burada Şestov, samimiyetin bile bir tür pozisyon olabileceğini söylüyor. Bu, çağdaş edebiyat için önemli bir uyarı. Sahicilik, her zaman sahicilik değildir; bazen sahicilik bir retoriktir.
  3. Fragman kısa ama hedefi tam kalbinden vuruyor. Yeterli bir neden yoksa sevinç, üzüntü, zafer, çaresizlik gibi duyguları yaşamak “hastalıklı bir ruhun kesin belirtisi” sayılır; bu, çağımızın son günlerini yaşayan gerçeklerinden biridir. Bu cümle, modern insanın başına örülen “neden” ağını gösteriyor. Her duygunun gerekçesi, her sarsıntının raporu, her iniş çıkışın açıklaması bekleniyor. Nedensiz sevinç bile şüpheli. Şestov burada psikiyatrinin kendisine saldırmıyor; onun dilinin toplumsal bir norm olarak nasıl çalıştığını ifşa ediyor. Duygu bile yönetilecek, ölçülecek, gerekçelendirilecek.

Bu, kitabın genel derdiyle birleşiyor. Temelin bir adı var; “neden”. Şestov, “neden “in bir tür tiranlığa dönüşmesini anlatıyor.

  1. Fragmanda Nietzsche ve Dostoyevski’den “sağlık numarası yapıyorlardı” diye bahsetmesi, edebiyat dünyası açısından özellikle önemli. Çünkü bu, dâhiyi bir “delilik romantizmi” ne hapsetmeden, kamusal alanda ayakta kalma stratejilerini gösteriyor. Ruh hastası olmalarına rağmen akıl sağlıkları yerindeymiş gibi davranmaları, hastalıklarını “tuhaflığın özgünlük sayıldığı” ölçüde sergilemeleri… Şestov’un gözünde burada bir estetik mesele değil, bir hayatta kalma protokolü var. Kamuoyu denen giyotinin bıçağı her daim başlarının üstünde; ipi çekmek için tek bir sakar davranış yeterli. Bu satırlar, bugün “yanlış bir cümle, yanlış bir jest” üzerinden infaz edilen kamusal figürleri düşünmeden okunamıyor.

Şestov’un buradaki hedefi sanatçıları yüceltmek değil; onları da bir baskı rejiminin içinde görmek.

Bu kitabı “çağdaş” kılan şey yalnız meseleleri değil; üslubunun kendisi. Numara numara ilerleyen fragmanlar, okuru lineer bir argümana bindirmiyor. Bir fragmanda ahlâkın intikam dili, bir fragmanda yazarlığın lüzumsuzluk korkusu, bir fragmanda ölümün umut olabileceği fikri… Bunlar birbirini “kanıtlamıyor”; birbirini kışkırtıyor. Şestov’un edebi tarafı da burada; felsefi bir cümleyi edebiyatın tokadı gibi indiriyor; sonra da okurun yüzüne bakıp “ne hissediyorsun?” diye soruyor.

İşte bu nedenle, bu metin “özetlenmesi” zor bir metin. Özet, burada bir tür ihanet gibi kalıyor. Çünkü Şestov’un derdi bilgi aktarmak değil; okurun reflekslerini bozmak. Özet yaptığında, bozulan refleksi yeniden tamir etmiş oluyorsun. O yüzden kitabı anlatmaktan çok, kitabın bende açtığı yarıkları anlatmayı tercih ediyorum.

Yuliya Karadeniz’in emeği burada yalnızca Türkçeye aktarmak değil; Şestov’un fragman ritmini, cümlelerin kesikliğini, bazen bilerek “rahatsız” duran o tonu taşımak. Bu tür metinler Türkçede iki şekilde sakatlanır ya fazlaca süslenip yumuşatılır ya da fazlaca akademikleştirilip düzleştirilir. Bu edisyonda metnin sertliği korunuyor; fragmanlar “terbiye edilmiyor”. Bu, çevirmenin editöryal bir kararlar zinciri kurduğunu gösterir. Kitap, zaten büyük yazarların gölgesinde değil; tam tersine büyük yazarları da rahatsız eden bir bakış taşıyor. Böyle bir bakışın Türkçede güvenli hale getirilmemesi, başlı başına kıymetli.

Çevirmenler genelde kitap bitince unutulur; ama bu kitap söz konusu olduğunda unutmak haksızlık. Çünkü Şestov’un metni Türkçede okunur hale geldiğinde, aynı anda ehlileşme riski doğar. Bu çeviri, o riski büyütmüyor.

Temelsizliğin Yüceltilmesi huzur arayan okura iyi gelmeyebilir. Hatta okurun huzur arayışını biraz utandırabilir. Ama tam da bu yüzden gerekli. Çünkü bugün “huzur” talebi çok sık, çok hızlı ve çok kolay bir talebe dönüştü; her şeyi rahatlatan cümleler, her şeyi kapatan açıklamalar, her duyguyu gerekçelendiren şemalar… Şestov bu kapanmayı açıyor. Ahlâkın parlak sonuçlarına şüphe düşürüyor. Dünya görüşünün “yüceltilmiş” dilini yerinden oynatıyor. Yazarlığın samimiyet performansına, hakikatin raf ömrüne, lüzumsuz kalma korkusuna bakıyor. Ve en önemlisi, okura şu basit ama zor soruyu bırakıyor. Zemin ararken kimi koruyorsun? Kendini mi, hakikati mi?

Şestov’un cevabı yok. Ama kitabı kapattıktan sonra, o soruyu artık eskisi kadar rahat susturamıyorsun. İyi bir yazar da zaten bunu istemeli; okura “kitabı alın” demekten çok, okurun kendi içindeki sessiz anlaşmaları bozmak. Bu kitap onu günümüz için çok iyi yapıyor ya da o günden bugüne hiçbir şey değişmemiş de daha kötü bir hal almış.

Bunları söyleyebilen kim ya da hangi kitap kaldı ki?

 

En Yeniler

“Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”: DasDas’tan Paribu Art’a Uzanan Bir Deneyin Tekrarla İmtihanı

Nassim Soleimanpour’un çağdaş tiyatro tarihine deneysel bir kırılma olarak...

Şairi Öldürdüler: ABD Polisi, Üç Çocuk Annesi Şair Renee Nicole Good’u Öldürdü

  Renee Nicole Good, 1988 yılında ABD’nin Colorado Springs kentinde...

Düşman – Yılmaz Sarı

Yılmaz Sarı   “Siktiğim pirinç pilavını al da götüne sok!” “Ne dedin? “Dedim...

“Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” Sergisi 22 Ocak’ta Açılıyor

Çok yönlü ve ne istediğini bilen kişiliğiyle hem Türkiye’de...

Hafıza, Baba ve Sinema: Manevi Değer Üzerine Üç Katmanlı Bir Okuma

Azimet Avcu Joachim Trier imzalı “Manevi Değer / Sentimental Value”,...

Benzer İçerikler

Yeni Şiire Dair İpuçları: Abdullah Ezik ve Ozan R. Kartal şiiri.

Gazi Giray Günaydın Yeni Şiir, Yeni Edebiyat     Türkiye’deki güncel şiir yazını üzerine ne söylenebilir? 2000’li yılların başından itibaren yazıp çizilen şiirler bugün kült değeri kazanacak kadar...

Yontu, Yara, Yalınlık: Arife Kalender’in Tenden Gömlek’i

İnceleyen: Handan Deniz Tinik Uzayan yalnızlıkları tıkırdayarak gölgeleyen adımlarım nerede? “yoldan korkar mı yolcu?” Bilmiyorum. Hissimin ayazı kayalıklarıma vuruyor, “özde çekirdek, tözde sevda”, başım bulutlu,...

Nur Demet Genç’in Döngüsel Şiiri: Herkesten Daha Aydınlık Üzerine Bir Söyleşi

Söyleşi: Ozan R. Kartal Nur Demet Genç, son kitabı Herkesten Daha Aydınlık’ta ışığın hem içsel hem de dünyaya yayılan hâlini takip ediyor. Şiirlerinde çocukluk izleri,...