Yankılar – Hasan Orhan

Eve geçmeden evvel annemle babamı görmek istedim. Salona girdiğimde yan yana kanepeye çökmüş, sırayla isim sayarken buldum onları.

“Şerife, Hamit, Mehmet…”

Bir süre kapıda öylece dikilip ne yaptıklarını anlamaya çalıştım. İsimler havada asılı duruyor, kimseye değmeden, sanki sahipleri tarafından çoktan unutulmuş gibi yere düşüyordu. Bizimkiler de onları düştükleri yerden kaldırmaya, masanın üzerinde duran fotoğraf albümündeki yerine koymaya çalışıyorlardı. Herhalde dedim içimden, epeydir görüşmedikleri akrabaları, eski dostları anıyorlar. Annemle babam, kimi zaman hafıza oyunlarıyla gidermeye çalışırdı özlemlerini, bu da onlardan biri olmalıydı.

Sıra anneme gelince durup tavana baktı önce, nefesini tuttu. Dudakları kıpırdadı, gözlerini kıstı ve bekledi. Az sonra aradığını bulamamanın hüznüyle yüzünü devirip:

“Devam edemeyeceğim,” dedi buruk bir sesle, bıraktı nefesini.

“Hatırıma başka kimse gelmiyor.”

Babam hemen doğruldu, yüzü karanlık bir neşeyle ışıldadı oracıkta.

“Sana kazanacağımı söylemiştim,” dedi.

“Benim hafızam seninkinden daha sağlam, heh-heh!”

Annemin yüzü asıldı, bakışlarını yere indirdi. Aralarındaki havanın, kazananı hüzün, kaybedeni mahcubiyet olan bu tuhaf rekabetle ağırlaştığını hissedince:

“Ne yapıyorsunuz siz yine?” dedim araya girerek.

“Annemin canını niye sıkıyorsun babacığım?”

Şaşırdılar önce, onları izlediğimi henüz fark etmişlerdi. Yineleyince sorumu, babam keyfini sürdürerek:

“Sayışıyoruz işte,” dedi, yüzünü anneme çevirip sırıttı.

“Kim daha çok hatırlıyor, onu sınıyorduk.”

Yanlarına oturdum, sıkıca kavradım ellerini.

“Kimi sayıyorsunuz?” dedim.

Babam dudaklarının kenarında yaramaz bir gülümsemeyle:

“Kim olacak,” dedi, “ölmüşlerimizi… Hep dirilerimizi sayacak değiliz ya. Ben onunkinden daha çok hatırlıyorum tabii!”

Ne diyeceğimi bilemedim. Yaşayanların sayımını bırakıp ölülerin sayımı üzerinden bir galibiyet kurmak… Neden bilmem, eğilip annemi öptüm. Tepki vermedi. Omuzları hafif çökmüş, bakışları pencerenin ötesine, belki de az önce ismini bulamadığı kayıp yüzlerin peşinden gitmişti. Babamsa hâlâ, “Alt tarafı oyun,” diye mırıldanıyordu. Oysa annem orada oyun oynamıyordu. Tek tek isimleri, canlanan yüzleri gözlerinin önüne taşıyıp gerçekten de hepsinin gidip gitmediğini yoklar gibiydi babacığım.

Vedalaştık. Sırada kocam Kemal Gençer vardı. Merdivenleri inerken apartmandaki koyu sessizliğe ilk kez o an dikkat kesildim. Yukarıda başka isimler sayılıyordu, aşağıda ise bambaşka bir şeyin hazırlandığını duyuyordum.

Evde, salonda televizyonun karşısında iki büklüm oturmuş, kollarını kavuşturmuş hâlde buldum Kemal’i. Biraz da onu seyrettim. Yüzü hafif sararmıştı, yalnız sol dizi titriyordu. Sonra gözlerini kırpmadan kırmızı bantta dönen cümleleri sayıkladığı bir haber kanalına gömülmüş, ekranda bir belirip bir kaybolan sahneleri inceliyordu.

“Yılbaşı kutlamalarına yönelik alınan tedbirler kapsamında…”

Sunucu “tarihi gece” diyordu. Çekimler değişiyor, meydanlar gösteriliyordu: boş banklar, sessiz caddeler, kapısına zincir vurulmuş eğlence mekânları… İstanbul’un bilmem hangi meydanı, Ankara’da bir cadde, Bursa’da bir sokak… Normalde renkli ışıklarla taşan şu yerler, bu yıl olduğundan da karanlık görünüyordu.

Yanına oturmadım. Bir süre daha kapının eşiğinde durup ekrana, ardından ona baktım. Yanı başındaki sehpanın üzerinde, Kemal’in yazılarının yayımlandığı gazetenin eski sayıları vardı. Birinin köşesinde, hâlâ genç gördüğüm şu bulanık yüzüyle gülümsüyordu. Fakat cümleleri her zamanki gibi öfkeli olmalıydı. Yıllar önce aldığı “Yılın Köşe Yazarı” plaketi ise sararmış kurdelesiyle duvardan inmiş, koltuğun bir köşesine yuvarlanmıştı. Eski günleri düşünüyordu demek. Yine de her şey yerinde gibi dursa da kendisi pek de kendinde görünmüyordu.

Haber spikeri göğsünü gere gere anlatmayı sürdürüyordu o sıra:

“Bu yıl ilk defa, sokaklarda ne havai fişek ne de toplu eğlence görüntülerine rastlanıyor…”

Ben “şükür, gürültü olmayacak” diye içimden geçirirken, Kemal’in yüzü bir gölge gibi iyice çöküyordu. Sanki yasaklanan şey havai fişek değil de onun yıllardır kurduğu cümlelerin yankısıydı.

“Ne oldu?” dedim sonunda, yanına oturdum, elimi çökmüş sırtına koydum.

“İstediğin olmadı mı?”

Omzunu hafifçe silkti, gözünü ekrandan ayırmadan:

“İstediğim oldu da…” dedi, nefesini bıraktı.

“Boş ver.”

Boş vermeleri hiç sevmezdim onda. Yıllarca tek şeyi olsun boş vermemiş bir adama yakışmıyordu bu sözler.

Belli ki konuşası yoktu. Rahat bıraktım, mutfağa gidip masanın bir ucuna oturdum, sırtımı duvara yasladım. Ev sessizdi. Komşuların çocuklarından da ses gelmiyordu. Normalde bugünlerde durmadan koşar, kapıyı çalıp yeni yıl için çikolata isterlerdi. Demek bu yıl kimse kapıyı çalmayacaktı. Gürültü olmayacak, sessizce son bulacaktı. İçime bir hüzün çökmek üzereyken kapı tokmağının hafifçe çalındığını duymamla toparlandım. Gülerek, “Biri beni yanlışlamak istedi herhalde,” diye düşündüm, çocukları görmeyi umdum. Ne var ki kapıyı açtığımda önümde küçük, dikdörtgen bir paket buldum. Çocuklar yoktu.

Paketi kaldırıp baktım. Üzerinde el yazısıyla bir not bırakılmıştı:

“Geçen yıldan kalma. Size bırakıyorum. Beyefendinin değerli başarısına hediyemiz olsun. – Gâvur komşunuz…”

Şu notla, paketi açmama gerek kalmadan içindekini tahmin etmem zor olmadı. Kâğıdın altında sert ve silindir doku her şeyi açıklıyordu zaten. Bir an gülesim geldi, dayanamadım, bir kahkaha patlattım. Yıllarca “bir gece için memleketi kendi cehennemlerine çeviriyorlar” diye yazmış bir adamın kapısına yazgısı gizemli bir notla havai fişek bırakıyordu. Düşündüm de, neyse ki bomba bırakmamışlardı… Oysa bizimkinin asıl korkusu buydu ya.

Keyfi yerinde olsaydı Kemal’le epey eğlenirdim ama şimdi havasında olmadığından sonraki günlere ertelemek istedim, paketi mutfağa götürdüm. Nereye saklasam diye düşünürken arkamdan sesini işitmemle yakalanmam bir oldu.

“Ne o?” dedi, eğilip baktı hemen.

“Komşudan,” dedim gülümseyerek.

“Geçen seneden kalma havai fişek olmalı… Başarın için tebrik notu da bırakmışlar, bak…”

Kâğıdı şöyle bir yokladı:

“Bunlar hâlâ ellerinde miymiş,” diye söylendi.

Ardından kendi kendine:

“Bodruma indireyim. Yarın çöpe atarım,” deyip suratı bir karış aldı götürdü.

Söz etmedim. Hatta gayet sakin karşılamasına şaşırdım.

“Bu gece, uzun yıllar sonra ilk kez…”

Televizyondan hâlâ aynı cümleleri işitiyordum. Benimse eski geceler geliyordu aklıma, daha fazla gerilmemek için salondan balkona geçtim. Pencereye çıktığımız, onunla haber kanalları arasında kaldığım, gökyüzünde ışıldayan fişeklerin evimize dek uzandığı geceleri düşündüm. Ne de olsa birer hatıra olacaktı hepsi, tekrarı yaşanmayacaktı. Patlamalarda irkilir, çocuk çığlıklarında “işte” derdi, “bunlar yüzünden sabaha dek gürültü dinleyeceğiz.” O söylenirken, “bari bu sene kavga çıkarmasın” diye dua ederdim içimden. Yine de bütün o gürültünün ortasında evin içinde sıcaklık da hissederdim, gönülsüz de olsak memleketin geri kalanıyla aynı zamanı deneyimlediğimizin ayırdında olmaktan heyecan duyardım.

Salona döndüğümde Kemal televizyonun karşısına geçmişti bile, sanki şimdi omuzları biraz daha çökmüştü. Demek zaferin bu kadar soğuk olacağını kendisi de hesap etmemişti. Sokak sustukça, yıllardır öfkesini besleyen büyük gürültü de yok olmuştu, geriye yalnız kendi sesinin duygudan yoksun yinelemeleri kalmıştı.

Havayı dağıtmak adına:

“Küçük bir şeyler yapalım mı?” dedim.

“Yılbaşı diye değil… Her zamanki gibi bir tatlı, bir çay…”

Gözünü ekrandan ayırmadan:

“Bugünü diğer günlerden ayırmanın lüzumu yok,” dedi.

“Bugün neyse, yarın da o.”

“Bana söylenme,” dedim hafifçe tersleyerek.

“Bütün ülkeyi bugün için ayağa kaldıran sendin. ‘Diğer günlerden ne farkı var’ diye sen bağırıp durdun yıllarca. Tamam işte, farkı kalmadı. Şimdi ne diye surat asıyorsun?”

Bana baktı, gözleri epey yorgundu. Kızgınlık da vardı ama o tanıdık öfkesini göremiyordum yüzünde. Öfkesini nereye çevireceğini bulamıyordu sanki. Böyle bir tepki de beklemiyordu. Bir süre yüzümü inceledi, kafasını kaşıya kaşıya:

“Ben,” dedi, “bugünün kutlanma şeklini eleştirdim. Niyetini, amacını…”

Gülümsedim.

“O hâlde niçin keyifsizsin?” dedim, ellerine uzandım.

“Tüm memleket yastaymış gibi sessizce evinde otururken senin eğlenmen gerekmiyor mu?”

Aslında alay etmek istememiştim. Herhalde öyle anladı. Cevap vermeyip yutkundu, yüzünü televizyona çevirdi.

Saat ilerledikçe dışarının sessizliği de derinleşiyordu. Kemal haberlere daldıkça ben bir zamanların alışkanlıklarını anımsıyordum. Normalde bu saatlerde apartmanın koridorlarında “Bize eşlik etmek ister misiniz?” demek için kapı çalan gençler olurdu örneğin. Ama şimdi araçların sesi bile daha hafif geliyordu. Uzaktan, çok uzaktan tek tük patlamalar… Sonra hemen kesilen, utanırcasına susuveren ışıklar… Hayır, hiçbiri yoktu bu gece.

Başımı yeniden pencereden dışarı uzattım, rüzgârın esintisiyle yıllardır rezalet diye nitelediği görüntülerin yokluğunu düşündüm. Tam karşımdaydı, sonunda tanıklık ediyordum. İçimden bir ses “iyi oldu işte” diyordu, sarhoşlar sokakta bağırmıyor… Yıllarca “haklısın” demiştim ona, bugün ise hepsi evinde sakince oturuyordu. Ama işte, galibiyet tek başına yetmiyordu demek ki. Kemal’in yüzüne bakınca, zaferin de insanı doyuramadığını görüyordum.

Bunalmıştım. Zaman da geçmiyordu. Adam da kalkmıyordu yerinden. Fakat ne olduysa artık, oflayıp puflamamdan mıdır saat on bire doğru yerinden kalktı sonunda. Bir süre koridorda dolandı, yatak odasına girip bir şeyler aradı, banyoya gidip yüzünü yıkadı… Kendi kendine mırıldanıyordu, resmen dolaşıyordu evin içinde. Onca yılın sözcülüğünü, canlı yayınların baş köşelerini taşıyan adam evin içinde ne yapacağını bilemeyen biçare bir adama dönüşmüştü, şaşkınlıkla onu izliyordum.

“Gel biraz otur,” dedim, “kafanı dinlendir.”

“İyiyim,” dedi, dolaşmayı sürdürdü.

Ağzını da açmıyordu ki yardımcı olsaydım.

O evini gezedursun, ben de iki bardak çay doldurdum. Masanın kenarına dayandığımda, kendimi bir an televizyonda şöyle bir haberi izlerken hayal ettim: “Yıllardır yılbaşı kutlamalarına karşı çıkan ünlü gazeteci, yasakların ilk gecesinde evinde…” Gülesim geldi ama kahkahayı yuttum bu kez. Annem geldi aklıma. Yukarıda “devam edemeyeceğim” demişti, burada da Kemal devam edemiyor, annem gibi koyamıyordu ismini.

Belki de yıllardır kurduğu bu hayalin her anını bizzat görmek istiyordu, dediği gibi iyiydi. Yoksa bir programda konuşabilir, kendine bir koltuk ayarlayabilirdi. Birinde belgesel, diğerinde eski bir film, ötekinde dizi tekrarı… Hepsi bugünü ille de sıradan bir güne benzetme telaşı içindeyken, eğer isteseydi gecenin yıldızı olarak sahneye çıkabilirdi.

Ne var ki onu da istemedi… Bir yandan esneyip diğer yandan ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken, saat on ikiye yaklaştığında Kemal sanki acil bir haber almış gibi yerinden fırladı, paltosunu bile almadan kapıya koştu.

Korkuyla, “Nereye?” dedim arkasından.

Yüzüme bakmadan, “Bir yere gidip geleceğim,” diye mırıldandı, çıktı gitti.

Olur şey miydi bu şimdi? Ayak sesleri koridorda pat pat uzaklaşırken bir an bocaladım, ne yapacağımı bilemeden montumu sırtıma geçirip peşinden koştum.

Sitenin merdivenlerinden inerken, bodrum katının lambasının açık olduğunu görünce endişem katlandı. Durup kendimi toplamaya çalıştım. Elinde komşunun paketiyle çıktı hemen sonra, kâğıdı aceleyle yırtmış, bir eli trabzanda, diğer eliyle paketteki havai fişekleri inceleyerek merdivenleri tırmanıyordu. Koridorun karşısına geçip seslendim. Beni görmezden geldi, öylece süzüldü yanımdan, doğruca giriş kapısına yöneldi.

Ben de peşinden çıktım. Kapıdan dışarı adım attığım anda ilk fark ettiğimse mahallenin koca bir mezarlık gibi kendi içine gömülmesi oldu. Ne arabaların farı yanıyordu ne de komşuların balkonundan dışarıya uzanan bir ışık… Yalnızca uzaktan hafif bir uğultu duyuluyordu, o da zaten yüreğime korku salan Kemal’in derin solumasından ibaretti.

Endişeyle onu izliyor, sesleniyordum arkasından ama duymuyordu beni. Neyse ki ana caddeye varıp bir köşesinde durdu, elindeki paketi kaldırımın kenarına bıraktı. Dizlerini kırıp fişekleri yere sabitlemeye çalışana dek amacını çözememiştim.

Yanına vardığımda, her yanıyla titreyen, yapmaması söylenmiş bir işin peşinde koşan heyecanlı bir çocukla karşılaştım.

“Ne yapıyorsun sen?” dedim, nefes nefese.

“Delirdin mi? Yasak bu…”

Başını kaldırdı, gözlerinde epeydir görmediğim tuhaf bir coşkuyla:

“Biliyorum Nebahat,” dedi, “biliyorum… Benim yüzümden yasaklandı ya…”

“Yüzünden mi? Ya biri görürse…” dedim, etrafa bakındım.

Dinlemedi bile. Elleri titriyordu ama yüzü kararlıydı, hiçbir belirsizlik taşımıyordu. Anlamakta zorlanıyordum. Yıllarca yaptıkları, gazeteler, televizyonlar… Çakmağı fişeğin fitiline götürürken omzundan sertçe dürttüm, durmasını söyledim.

Fakat o gözlerimin içine eğildi:

“Yıllarca mücadele ettim,” dedi, sesini yükselterek.

“Gerek kalmadı…”

“Nasıl gerek kalmadı Kemal,” dedim.

“Nasıl…”

“Kalmadı işte,” dedi, kestirip attı.

Sonra saatine baktı, fitili sakince ateşledi…

Elimden tuttu, beni ileriye çekti. Ardından fısıldayarak saymaya başladı: “10, 9, 8…”

Kalp çarpıntılarını işitebiliyordum. İnanması zordu. Nefesimi tuttum, bir yüzüne baktım bir fişeğe… Yerde çıtırdayan ses, gecenin tüm sessizliğini ortadan yararak gökyüzüne fırladı, yukarıda açılan renkli bir çiçek şehrin karanlık tavanını bir anda delip geçti. Peşinden ikincisi… Üçüncüsü geldi. Gökyüzü daha önce hiç böylesine aydınlık ve gürültülü olmamıştı.

Perdeler teker teker aralanmaya başlayınca şaşkınlığım paniğe dönüştü, sarıldım Kemal’e. Sanki biri alıp götürecekti kollarımın arasından, bir daha görmeyecektim yüzünü.

O an yukarılarda bir pencereden bir çocuk sesi:

“Anne bak!” diye bağırdı.

Yüzümüzü ona çevirir çevirmez bir pencere, peşinden bir pencere daha açıldı, birbirlerine seslenmeye başladılar. Derken, bir başka balkonda bir adam “hadi be” diye bağırdı, sesi adeta bir top gibi yankılandı. İleride birkaç pencere daha aralandı, biri aceleyle geri çekildi, pek geçmeden ellerinde poşetlerle yeniden çıktı. Sanki herkes zaten hazırmış da birinin ilk kıvılcımı yakmasını bekliyordu.

Kemal’in ışıldayan yüzü bana döndü, gökyüzü ışıltısını sürdürürken sıkıca sarıldı boynuma. Göğsündeki keskin sıcaklıkta, yıllardır televizyon stüdyolarına, köşe yazılarına, tartışma programlarına sıkışmış bir adamın sonunda nefes aldığını hissettim, içim ısındı. Onu kimse alamazdı kollarımın arasından.

Yakından, pek yakından bir fişek daha göğe fırladı. Sonra uzaktan bir tane daha, yan binanın avlusundan bir başkası… Mahalle usul usul dışarı dökülüyordu, gizledikleri fişekleri ait oldukları yere doğru, sırayla yolluyorlardı gökyüzüne. Sanki yılların ardından bir geceliğine askıya alınmış bir yasak vardı önümüzde, herkes aynı anda, aynı paydada buluşmak için on yılların sabrıyla bugünü beklemişti.

Gönlüm ısındıkça yukarıda, bir yerlerde annemin de perdeyi hafifçe araladığını hissediyordum. Bu kez hiçbir isim saymıyordu. Her şeye rağmen özlemini sürdürüyor, babamla birlikte gökyüzüne bakıp gülümsüyorlardı.

En Yeniler

Oğuzhan Kayacan’ın Yeni Şiir Kitabı “Kreatif Hacıyatmaz” 160. Kilometre Tarafından Yayımlandı

Oğuzhan Kayacan’ın üçüncü şiir kitabı Kreatif Hacıyatmaz, 160. Kilometre’den...

10. İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali 24 Eylül’de Başlıyor

“Edebiyat İyileştirir” temasıyla bu yıl 10. kez düzenlenecek İzmir...

Bir Haslet Buldum Yerle Bir Oldu Dünya – Emir Alisipahi

Bir haslet buldum Yerle bir oldu dünya Bilmem var mıdır beni bu...

15. Beyoğlu Sahaf Festivali Fransız Yetimhanesi Bahçesinde Düzenleniyor

Beyoğlu Belediyesi'nin düzenlediği "Beyoğlu Sahaf Festivali" eski Fransız Yetimhanesi'nde...

AYM, Yavuz Ekinci’nin “Rüyası Bölünenler” Romanı İçin İhlal Kararı Verdi

Anayasa Mahkemesi, Yavuz Ekinci’nin “Rüyası Bölünenler” romanı hakkında verilen...

Sinan Özdemir’in Yeni Kitabı “Köpek Şapkalı Adam” 160. Kilometre Tarafından Yayımlandı

Sinan Özdemir’in yeni kitabı Köpek Şapkalı Adam - Novella...

Benzer İçerikler

Kiraz Ağacının Gölgesindeki Yas – Ceren Yakıcı

Haftalar sonra ilk kez adımladım bu sokakları... Gökyüzü, üzerimize çöken kurşuni bir griye kilitlenmişti. Mavi üniformalı bekçilerin devriye gezdiği bu sokaklara adımımı attığım andan...

Nalan’ın Boşluklarını Doldurmak – İnanç Avadit

Hava çok sıcak. Bir on gün daha sürecek diyorlar. İnsanlarla birlikte vapurdan indim, kimisi tanıdık, kimini ilk kez görüyorum. İnsanlar arasında bir insan olmak...

Son Söz – Zafer Yalçınpınar

yavaş yavaş hatırlayamayacağız ________tarihin büyük döngüsünü ve son bir kez -belki de ilk kez- dünya yenileyemeyecek kendini özünün son sözünü söylemeyerek ____tek bir âna dönüştürecek zaman _______toprağın çürümesini başlayacak sonrasız veya ufuksuz sessizliğinde ______geleceğin ____________ölümü çünkü akıl...