Sem 101 – Mustafa Aran

   “Bunları atma vakti geldi ya da aramızda bölüşelim.” diye ses geldi arkadaşından. Bölüşmek, herkesin ihtiyacına göre alması iyiydi. Hem çöpe atsalar kime ne fayda! En az duran eşyanın iki yılı vardı. İki yıl boyunca kimse ne dönüp almaya gelmiş ne de sormuştu.

   Kolileri indirip döktüler, dağınık olanları da eklediler. Etraf birbiriyle alakası olmayan eşyalarla doluydu. Sanki kaza yapmış bir çerçi arabası. Çerçi. Sanırım doğru kelimeyi söylemişti. Küçükken onların mahallesinde de vardı. Geldiği günler aklında değildi ama muhtemelen belirli günlerde at arabasıyla gelirdi o adam. At arabası. Öyle basit, dandik bir at arabası da değildi üstelik. Sarkık yanı olmayan mavi çadırla küçük bir çatı gibi örtülmüştü. İçinde her şey olurdu. Mutfak, tuvalet, ev, bahçe… Yaşamın hangi bölümünde neye ihtiyacımız varsa her şey oradaydı. Hepsi küme hâlinde yerleri belli miydi yoksa değil miydi, hatırlamıyordu ama adam şıp diye bulurdu her şeyi. Yüzü buruşuk, gözleri içine gömülüydü. Yörük gözü gibi değil de dağlı gözü gibi. Bağlar mahallesi 4 numaralı sokağa (Çakabey sokak, onlar bu adla bilirdi. Eskiler ise hep 4 numaralı derdi.) girdimi camiinin orada bir dururdu. Sonra komşu Ayşe ablanın evinin önüne doğru giderdi. Sonraları çerçi, atı bırakıp bir araba aldı kendine. Benzinli bir araba. Bir daha da görmemişti çerçiyi. Yıllar sonra babası ‘’Bak! O adamın evi.’’ deyip evini göstermişti. Mavi çadırlı araba evin önünde duruyordu. Büyüklerin ona çerçi dediğini hiç hatırlamıyordu. Ne dediklerini de unutmuştu.

  Saniyelik düşüncelerden sıyrılıp önüne baktı. Milyoncu gibi bir dünya ıvır zıvır vardı. Eline aldığı her eşyada ya sahibini anımsıyor ya da nasıl biri olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Hatırlamak zor iş. Bu otele kimler girip çıkmıyordu ki! Bir sürü farklı insan. Her bölgeden, her işten, her çeşitten… Mesela yabancılar. Ah şu kavanoz! Ağzına kadar yabancı bozuk para dolu. Bazaların altına, dolapların altına düşenler… Belki hatıra olsun (belki de umursamadıklarından) diye öylece masaların üzerine bırakıp gidilen demir paralarla dolu. İşte o kadar büyük eşya arasında eline gelen birkaç tatlı yüzük. Kalpli, baykuşlu… Belli ki güzel bir kıza ait. Yüzüğün birinde kırmızı saç düğüm olmuş, düşmemiş. Düşündüğü gibi her çeşit insan gelip kalırdı otelde. Gülerek, eğlenerek gelen kimi kadın simalarını tanırdı. Kolunda tedirgin oğlanlarla gelirdi bu kadınlar. Kimi evsize benzerdi ama sahiden evsiz olsa parayı nereden bulup da otelde kalacak? Belki de evsiz değil de kendilerine ait öyküleri olan insanlardı ya da o hafta başlarına bir kaza bela gelmişti. Belki de tercihen öyle dolanıyorlardı. Evsiz olmanın parayla alakası yok ki! Zengin de olsan sana ait mahallen de olsa sevdiğin kişinin kalbinde yerin yoksa en büyük evsiz sensindir. Cüzdanın dolu da olsa kafan, bedenin, ruhun evsizdir.

   Neler neler be! Kıyafetlerini unutanlar, diş fırçaları, macunlar, taraklar, açılmamış prezervatifler, jeller, bilgisayar ıvır zıvırları…

   Ansızın kucağına bir şey düştü. İrkildi. Karşısına baktığında Furkan gülüyordu. ‘’Al! Sen seversin böyle şeyler.’’ Cüzdan. Cüzdan da değil bir kalemlik. Üstünde Van Gogh yazılı ve Van Gogh’un bir resmi baskılı. Hafif yıpranmış ama eski değil. İçinde çeşitli kalemler vardı. Bir öğrenciye ait olamayacak kadar alakasız kalemlerle doluydu. Bir esnafa ait desen o da olmaz; esnaf ne yapacak bunca çeşit kalemi! Belki bir edebiyatçıya aitti. Evet evet, edebiyatçı olabilirdi. Usuna kalemliğin bulunduğu zaman düşmüştü. Temizlikçi oğlan o Furkan’la otururken gelmişti odaya. Kalemlik buldum demişti. Biz de normal karşıladık ama klozetin üstünde deyince bir gülmedir patladı. Ne alaka diye oğlana bakmışlardı. Oğlan da şaşkındı. Pis şeyler yaptılar sanırım diye muhabbet edip gülüyorlardı. O ise düşünmüştü. İnsan neden kalemlerini tuvalete götürür? Kalem yazı yazmaya yarar. Tuvalette yazı mı yazmıştı? Yazdıysa neden tuvalette? Belki de odanın ışığı bozuktu. Yok, ışık bozuk olsa danışmayı arardı. Bizimkiler de hemen yapardı. O zaman ışığı açamamış, tuvaletin ışığında yazmıştı. Demek ki içeride biri uyuyordu.

   Yine kendini düşüncelerden sıyırıp kendine geldi. Bir cüzdandan nasıl düşüncelere dalmıştı. Dedi ya çeşit çeşit insanlar geliyordu otele. Edebiyatçılar, aşıklar, ressamlar, serseriler… Kimler kimler… Hem daha bir sürü eşya var önünde

 

En Yeniler

90’ların Türk Sinemasında Bir Baba Oğul Çatışması: “İki Başlı Dev”

Başrollerini Cüneyt Arkın ile Fikret Kuşkan’ın paylaştığı film, Türk...

Gökçe H. Tırpan’ın İlk Şiir Kitabı “Modern Ruhun Sürgünü” Yayınlandı

Günümüz şiir sahnesine güçlü bir soluk getiren Gökçe H....

Başla Başla Başla! – Fatih Erdem Kavak

“ve artık pek konuşmuyoruz” Edip Cansever 2. işte, yaşıyor dostum hem pek konuşmuyor hem...

Hakikatin Konforu Bozulurken: Temelsizliğin Yüceltilmesi

Lev Şestov’un Temelsizliğin Yüceltilmesi’ni okurken insanın elindeki kitabın türü...

“Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”: DasDas’tan Paribu Art’a Uzanan Bir Deneyin Tekrarla İmtihanı

Nassim Soleimanpour’un çağdaş tiyatro tarihine deneysel bir kırılma olarak...

Benzer İçerikler

Düşman – Yılmaz Sarı

Yılmaz Sarı   “Siktiğim pirinç pilavını al da götüne sok!” “Ne dedin? “Dedim ki siktiğim pilavını al da götüne sok!” “Yine karanlık odaya sokulmak istiyorsun sanırım?” “Ben sadece evime gitmek...

Açılsın Kapılar ve Dökülsün Her Balık – Merve Gülçin Koçakoğlu

Merve Gülçin Koçakoğlu         dolaplar dolusu giysi içimde. hepsi katlanmak üzere bekliyor sanki. ben yağmuru bekliyorum her şeyi asabilmek için. sözcüklerimi sevmezsen benden bana bir ben olarak ne kalır?...

İpek Yorganın Altında – Bahtiyar Hidayet

Bu ilgi ve özen için sevinmeyin Hükümetin koza programı var Ey dut fidancıkları Bu ilgi ve özen için sevinmeyin Hükümetin ipek programı var Ey koza kurtları Bu ilgi ve özen...