
İstanbul doğumlu Gökhan Yılmaz, MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. “kitap-lık”, “Varlık”, “Notos”, “Dergâh”, “Hece”, “Natama”, “Post Öykü” ve “Olağan Hikâye”nin aralarında bulunduğu dergilerde yayımlanan öykü ve yazılarıyla çağdaş öykücülüğümüz içinde kendine özgü bir yer edinen Yılmaz, metinlerinde insan ilişkilerinin kırılgan hatlarına, görünmeyen gerilimlere ve iç müdahalelere odaklanıyor.
Son kitabı Tüm Müdahalelere Rağmen ise adından başlayarak bu gerilimi merkezine alıyor: İyilik ile kibir arasındaki ince çizgi, başkalarının hayatına dokunma arzusu, insanın kendi iç sesiyle mücadelesi… Bu söyleşide Gökhan Yılmaz’la hem “müdahale” kavramının katmanlarını hem de yazma sancısını, görünürlük meselesini ve edebiyatın beklentiyle kurduğu ilişkiyi konuştuk. Evli ve iki çocuk babası olan Yılmaz, yazmayı “bir düzen kurma çabası” olarak tarif ederken, iyi edebiyatın somut taltiflere ihtiyaç duyup duymadığını da samimiyetle tartışıyor.
1) MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Akademinin zaman zaman yaratıcılığı öldürdüğü söylenir. Sizce akademinin yazmaya katkısı var mıdır?
Akademinin soğuk yüzüne pek maruz kalmadım sanırım. Kıyıdan kıyıdan okudum belki de edebiyatı. Okumayı, kitapları, yeni yazarlar keşfetmeyi, öyküleri hep sevdim. Ayrıca yaratıcılığın kolay kolay ölecek bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Derdi olan üretir, yazar. Ben üniversitedeki hocalarımdan çok şey öğrendim, ufkumu açan hocalarım oldu. Yazmak bir birikim işidir neticede. Derdimi anlatmama faydası olan her şeye, herkese karşı açık oldum.
2) Bugün edebiyat dünyasında görünür olmak neredeyse yazmak kadar önemli. Sizce iyi edebiyat, tanıtım ve ödül mekanizmalarına hiç bulaşmadan ayakta kalabilir mi, yoksa bu romantik bir yanılsama mı?
Edebiyatın “beklenti” ile izah edilebilecek bir yönü var. Yazmaktan, okumaktan ne beklediğimiz sorusunu çoğu zaman sorarız kendimize, cevabıysa bazen bulabiliriz. Kendi için yazdığını söyleyenlerin görülmemelerinden kaynaklanan kırgınlıklarını da biliriz mesela, bu da bir hakikattir. Yazmak değilse de yazdığını ortaya dökmek bir beklentiyle açıklanabilir mutlaka. Okunmak, görünmek, beğenilmek beklentisi. Daha görünür olanın daha çok beğenilmesi biraz okuru da hafife almak, onun seçiciliğini de yaralamak gibi aslında. Öte yandan görünmesi için çabalanmayanın bulunmasını beklemek ne kadar adaletli? Karıştırdıklarımızı ayıklayıp söylersek iyi edebiyat somut taltiflere sarıp sarmalanmasa da ereğine varır, diyelim, varsın romantik olsun söylediğimiz.
3) Son kitabınız Tüm Müdahalelere Rağmen’de “müdahale” bazen dışsal bir baskı, bazen de karakterin kendi iç sesi gibi okunabiliyor. Sizce insan hayatında en yıkıcı müdahale hangisi: başkalarınınki mi, insanın kendine yaptıkları mı?
Son kitabımdaki öyküleri yazarken bu “müdahale” meselesi aklımda döndü durdu. Sistemin, ailenin, toplumun, ilişkilerin, kişinin kendisinin… her türlü müdahale çeşidini öykülerde bir şekilde görmek mümkün. Bir de şu vardı: Müdahale etmeye ne kadar hakkımız var? İyilik yaptığımızı sanarak attığımız adımlar, nihayetinde bir cüretin ve haddi aşmanın neticesi değil mi? İyiliğe ihtiyacı olan kim, kurtarılmayı bekleyen hangimiz? Müdahale etme ihtiyacı, bir büyüklük gösterisine de dönüşebiliyor, içinde kibir barındırıyor çoğu zaman. Ben bunları insan ilişkileri bağlamında hikâye ettim son kitabımda. Öyküler bize gösteriyor ki insanın kendi dediğimiz şey de aslında başkalarından mürekkep, gözümüzde başkalarının gözü, aklımızda başkalarının fikri var. Müdahale bende bu yönleriyle de bir karşılık buldu son kitaptaki öykülerde.
4) Tüm Müdahalelere Rağmen’i yazarken “bunu yazmasam daha rahat ederim” dediğiniz bir an oldu mu? Olduysa, yine de yazmanızı sağlayan neydi?
Genel olarak yazmadığında daha rahat eden biriyim. Yazmak benim için çok eziyetli bir süreç. Kaçabildiğim kadar kaçıyorum ondan. Kaçılamayacak noktaya geldiğimde artık yazmanın bir parçası oluyorum. Artık okumalarımı da etkilemeye başlayınca yazmak, kaçışın olmadığı noktaya geldiğimi anlıyorum ve belki de aslında sağlıklı okuyabilmek için yazıyorum. Bir öykü fikri beni sardığında düzenimi dağıtıyor, o sarsıntıdan kurtulup tekrar düzen kurabilmek için yazıp bitirmem gerekiyor artık. Son kitabımda da böyle oldu. Kitaptaki her öykü bir düzen kurma çabasıdır benim için, hepsi benden bir parça götürmüş, bir parçamı da değiştirmiştir muhakkak.
5) Bugüne kadar yayımladığınız metinler arasında artık kendinizi temsil etmediğini düşündüğünüz bir öykü var mı? Geri alma şansınız olsa vazgeçer miydiniz?
Özellikle ilk öykülerde biraz telaşlı oluyor sanırım insan. Yazma ateşinin biraz dinmesini beklemeden koyulduğum öyküler olmuştur ilk metinlerim arasında. Onlar için biraz daha beklemem gerekirdi belki ama yine de onların da ortaya çıktıkları zamanın ruhunu yansıttıklarını düşünüyorum.
6) Yazarlık hayatınızda sizi en çok sarsan eleştiri hangisiydi? Haklı olduğunu kabul ettiğiniz bir eleştiri var mı?
Merhum Handan İnci üzerimde emeği çok olan bir hocamdı. İlk öykülerime giden yolda bana söylemiş olduğu “Nasıl yazman gerektiğini bilmiyorum ama böyle yazmamalısın.” demişti bana. Bu, beni benimle bırakması açısından çok kıymetliydi. Asla başkası olmamı istemediğini, kendim olmam gerektiğini ama estetik açıdan kendin olmanın da birtakım yolları, şartları olduğunu anlatmıştı aslında bana. Çok haklıydı. Başka eleştiriler de duydum. Özellikle söz oyunlarına, kelimelere yeni anlamlar yüklemeye, genel olarak yenilik arayışlarına yönelik ama beni sahiden en çok itekleyen eleştiri hocamdan yıllar önce duyduğum bu sözde gizliydi. İnsan nasıl yazmaması gerektiğini öğrenince yazmanın bir yolunu buluyor.
7) Öykü yazarken yükün en çok hissedildiği an sizce başlangıç mı, sürdürme mi, yoksa bitirme anı mı?
Hepsi de ağır yükler elbette ama benim için yazacak gücü bulmak en zor olanı. O gücü bulduğumda gerisi bir şekilde geliyor. Özel olarak da başlamakta güçlük çektiğimi söyleyeyim. Başlamışsam ve başladığım öyküye inanmışsam üzerine çalışmak nispeten kolay olan kısmı. En keyifli kısımsa sonlar. Sonları yazmak hem bir metni bitirmeye dair bir tatmin sunuyor hem de tüm öykünün gücünü sırtlanan kısmı olduğu için okumaya, yazmaya, inanmaya devam etme gücü veriyor.
Bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim. Klasik kalıpların dışında, cevap vermesi keyifli sorulardı. Kolaylıklar dilerim.