
“Cohen ya da Dylan’a, yazınsal anlamda Gürses ve Gencebay’dan daha yakın olmamız tuhaf”
- Serdar Bey, öncelikle tebrik ederim. Arabesk Antolojisi projeniz, yakın zamanda yayımlanan son ciltle (G-İ) birlikte muazzam bir külliyata dönüşme yolunda hızla ilerliyor. Türkiye’de arabesk üzerine akademik ya da popüler bazı incelemeler yapıldı; fakat bir “antoloji” ve “sözlük” disipliniyle bu çapta bir işe girişmek oldukça meşakkatli. Sizi bu uzun soluklu yolculuğa çıkaran, mevcut arabesk literatüründeki hangi “boşluk” ya da “eksik kalmışlık” hissiydi?
Teşekkür ederim çok… söze “ortadan” başlamak gerekirse açıkçası “alana” dair yapılan çalışmalar beni tatmin etmediği için bu tarz “uzun soluklu” bir “işin” içerisine attım kendimi. Ben şahsen arabeskin halen daha bilindiğini, yazıldığını düşünmüyorum. Bu demek değil ki şimdiye kadar yapılan çalışmalar “anlamsız.” Aksine, her biri kendi içinde bazı boşlukları dolduran türden eserler fakat yeterli değil. Bugüne kadar yapılan çalışmaların merkezinde daha çok “göç” olgusu üzerinden ilerleyen bir “bütünlük” var. Fakat arabesk denilen şey sadece bunun üzerinden okunabilecek bir alan değil bence. Çok daha geniş bir üretimin ürünü. Geniş ve geçmişi uzun. Söz gelimi dünya müziğine baktığımızda, caz, rock, pop gibi türlerde üretim gösteren birçok sanatçının, bazı ülkelerde kütüphaneler dolduran eserleri, üzerine yapılan çalışmalar bulabilmek mümkün. Hatta şöyle tezat bir durum var, örneğin Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ya da arabeskin daha “derininde” yer alan bir isim üzerine Türkiye’de yapılan çalışmalar, söz gelimi Bob Dylan’ın ya da Cohen’in Türkçedeki imzalarına kıyasla çok daha az. Düşünebiliyor musun, Türkçede Dylan ya da Cohen hakkındaki -ya da kendi yazıkları- eserler, arabesk müzikteki bazı figürlerden çok daha fazla. Bu bence tezat. Fakat bu “Cohen ya da Dylan” olmasın demek değil. Aksine, onlarla daha da genişlesin. Muhakkak kütüphaneler dolusu eserler dilimizde yer alsın. Ama misal Türkiye’de tahminen bir albümü 12 milyon satan Müslüm Gürses hakkında yazılı kaynak bulmak ise başlı başına problem. Şöyle bir soru geliyor aklıma, Gürses’in bilinmediği yerde Dylan ya da Gencebay’ın duyulmadığı coğrafyada Cohen, o kültüre ne verebilir? Enteresan değil mi… Yazınsal anlamda Cohen ya da Dylan’a, Gürses ve Gencebay’dan daha çok yakınız… Tuhaf… “Literatüre” kısmen bu “boşluğun” içinde dahil olmaya çalışıyorum diyebilirim.
- Kitabın sunuş metinlerinde çok kıymetli bir vurgunuz var: “Arabesk sadece sahnenin önünden ilerleyen bir tür olmadı, arka planında birçok ismin üretim gösterdiği bir türdür.” Bizler genelde “Baba” figürlerini, ikonik yorumcuları konuşuyoruz. Bu antolojiyle sahne önündeki o dev ışıkların gölgesinde kalmış, sözün ve bestenin mutfağındaki gizli kahramanlara nasıl bir iade-i itibar sağlamayı amaçladınız? Verileri toplarken sizi en çok şaşırtan “gizli üretici” kim oldu?
“İade-i itibar” sağlayabilir miyim, bilmiyorum. Umarım az da olsa böyle bir şey gerçekleşir. Fakat, ben kendi yazdıklarıma “artık bu son, literatürü bitirdim” düşüncesinden çok, “burası bir ara durak ve buradan da el alarak alan genişlesin” şiarıyla yazıyorum. Yani bir şekilde, bu çalışmalarla “arabesk” alanı daha da genişleyerek, raflar, kitaplıklar dolusu bir üretime dönüşsün.
Öte yandan birçok isim var tabii… Yani tek tek saymaya kalksak burası yeterli olmaz. Fakat birkaç isimden bahsetmeli. Yavuz Taner, kırklı yaşlarının başında vefat etmesine rağmen arabeskin en önemli isimlerindendir bence. Seksenli yıllarda başta Müslüm Gürses olmak üzere Adnan Şenses, Bülent Ersoy, İbrahim Tatlıses gibi birçok sanatçıya eserler besteleyip, albümlerini yöneten bir arabesk dehası denilebilir Yavuz Taner için. Keza sadece Taner üzerine de müstakil bir çalışma yapmamın sebeplerinden biridir bu. Arabesk literatürünün çeperlerini genişleten en önemli sanatçılardandır. Ne hazin ki çok genç yaşta öldü. Ona rağmen imza attığı her eser, sadece arabeskin değil Türk müziğinin de en önemli çalışmalarındandır denilebilir.
Yine Yavuz Taner gibi, bir başka “deha” daha var bence o da Özer Şenay’dır. Henüz çıkmasa da, Özer Şenay hakkında da müstakil bir kitap yazmayı başarabildim. Aynı Taner serisinde olduğu gibi “Arabesk Sözlüğü” üst başlığıyla çıkacak gibi. “Antolojinin” bariz şekilde en önemli isimlerinden Şenay. Arabesk müziğin ilk döneminden başlayarak 2000’lere değin üretim göstermiş bir bestekar, söz yazarı, virtüöz ve albüm yönetmenidir. Arabeskin bütün “büyük” isimleriyle çalışmıştır. Orhan Gencebay’a bağlama çalmıştır. Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve Hakkı Bulut gibi isimlerin albümlerini yönetmiştir. İbrahim Tatlıses başta olmak üzere, Bülent Ersoy, Mine Koşan, Adnan Şenses, Kamuran Akkor gibi arabesk literatürünün en özel sesleri Şenay’ın eserlerini yorumlamıştır. Yani tabiri caizse bir yanıyla arabesk literatürünün büyük bir kısmını kendi başına kurmuş sanatçılardandır. Birkaç yorumculuk denemesi haricinde, neredeyse hiç şarkı söylemeden, türün mutfağını kendi başına “pişiren” isimlerdendir.
“Muazzam bir aidiyet!”
- Bir yazınızda Murat Belge’nin arabeski bir “hayat biçimi” olarak tanımlayan dışarıdan aydın bakışına atıfta bulunuyor ve “Bazı şeyleri anlamlandırmak için içinde kaybolmak gerekir” diyorsunuz. Arabeske “içeriden” bakabilen bir araştırmacı ve yazar olarak; dışarıdan bakan entelektüel camianın arabeski okurken düştüğü en büyük metodolojik veya sınıfsal yanılgı sizce nedir?
Bu soruya net bir cevap vereyim, anlayamıyorlar. Onun için de yaptıkları analizler maalesef çok kof ve “akademik” kalıyor. Arabesk aynı zamanda bir “kitle” işi. Yani sadece “babalar” ve sahne önünde olan bir müzikal tür değil. Bu tür ile yaşayan, hayatını buna adayan birçok insan var. Düşünebiliyor musun ömrü boyunca sadece arabesk dinleyen insan var. Ya da sadece Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ne bileyim Cengiz Kurtoğlu dinleyen ve o “müptelası” olduğu sanatçı dışında kimseyi dinlemeden, ölen birçok insan var ülkede. Bu muazzam bir aidiyet bence. Bu sadece bir müzikal etki değildir. Yani salt müzikal etki gibi bunu okumak başlı başına yanılgıdır. Ne bileyim, söz gelimi jiletçiler, piyasacılar, etiketçiler, façacılar gibi kendi literatürünü yaratan bir kitle bu. “Etiketçi” diye bir “tayfa” var. On yıllardır bazı sanatçıları kendilerine “etiket” yapan bir kitle. Arabasının dizaynından, evinin dekoruna kadar o dinlediği sanatçıyı ya da repertuvarını kendine ve hayatına “etiket” yapan geniş bir kitle. İşte “Doğan, Şahin” arabaları var, halen daha arka sokaklarda arabeskin en “tizden” yankılandığı bir “mekan” gibi kullanılıyor bu arabalar. “Akademinin” bunu “tam anlamıyla” okuyabilmesi mümkün değil. Tabii o kitlenin kendi içinde kendilerini de okuyabilmesi o kadar kolay değil. Akademi kendi “dilince” arabesk “dışarıdan” okumaya çalışırken, arabeskin “içeriden” akan damarı ise bambaşka ama… Ben nispeten o içeriden gelenlerden biriyim. Hem sınıf olarak hem iş hayatım hem okumalarım derken, literatürü de mümkün mertebe tarayarak ortaya bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Söz gelimi kendi tanıklıklarım da arabeskin hikâyesinin hepsine olmasa bile bir bölümüne eşlik eder mahiyettedir. Onun için kendi yazdıklarıma da daha çok “sivil ansiklopedi” gözüyle bakıyorum. Yani bir vakanüvis gibi değil de, sokakta, bir bankta elinde not defteriyle oturup, kendince o nabzı izleyerek not alan biri olarak düşünüyorum kendimi. Tabii esnaflıktan garsonluğa, gece mesailerinden şantiyeler, alt kültürün en ücra ara sokaklarında bulunmam, toplumun en dip ve karanlık insanlarıyla birebir temas halinde olmam da, beni bu alanı “içeriden” yazmaya zorlayan etkenlerdendir. Biraz dağınık oldu ama son tahlilde şunu söylemek isterim. Benim yazdığım, yazmaya çalıştığım, zorladığım bu “kareler” bir yanıyla türün “babaları” dışında kalmış isimlerin yani “ötekilerin” hikayesi iken, diğer yanıyla da aynı zamanda Türkiye’nin, toplumun, alt kültürün “ötekilerinin” tanıklıklarını bir nebze de olsa kayıt altına almaktır.
- Projenin alfabetik bir ansiklopedi/antoloji mantığıyla ilerlemesi, muazzam bir arşivcilik ve tasnif bilinci gerektiriyor. Bilhassa 70’li ve 80’li yıllardaki Unkapanı piyasası, korsan kasetler, isim benzerlikleri ve kayıp haklar düşünüldüğünde, maddeleri oluştururken nasıl bir “iğneyle kuyu kazma” süreci yaşadınız? Hafıza kırıntılarını bir araya getirirken en çok hangi harflerde veya dönemlerde zorlandınız?
Açıkçası her dönem kendi içinde epeyce zor. Tabii burada bir ara parantez açmam gerekiyor. Antoloji yazılırken, hatta yayımlanırken bile kendi içinde eksikleri olan ve “bitmeyen” bir şeye dönüştü. Örneğin ilk ciltte yer alan bir maddede, bir sanatçının babası için “caz piyanisti” diye yazdım. Halbuki “davulcu” ve bunu adım gibi biliyorum. Belki de on- on beş sene önce öğrendiğim bir bilgiydi. Fakat mevzu antolojiye gelince her nedense böyle bir yanlışlık yaptım. Ve basıldıktan sonra fark ettim bunu da. Nitekim bunun gibi hatalara ve yanlışlıklara takılarak bir dönem antolojiye ara vermeyi de düşündüm. Çünkü işin içinden çıkamadım. Daha sonra kendi içimde söyle bir yol buldum. Antoloji’nin şayet gelebilirsem oraya kadar, son cildinde ya da bir ek ciltte, yaptığım bu yanlışlar ya da gözümden kaçan detaylar için bir “düzeltiler ya da ekler” gibi bir başlık açacağım. Ve orada bütün bunları toparlamaya çalışacağım. Bu çıkışla birlikte Antoloji’yi sürdürebiliyorum. Fakat halen daha çok zor ilerleyen bir alan. Yani bütün biyografileri neredeyse ya kitaplardan derliyorum ya da kendim yazıyorum sıfırdan… Yüzlerce biyografi, binlerce şarkı, albüm, tarih derken, sanırım bu işin bir yerinde bu tarz eksiklikler olacak diye düşünmeye de başlıyor insan. Son tahlilde şuraya varıyorum, hiç bitmeyecek ve devamlı döngüsel bir hal alacak bir “işe” girdim sanırım 😊 Yaşadığım müddetçe de bunu yazacağım, düzelteceğim, toparlayacağım, güncelleyeceğim gibi. Sanki hiç bitmeyecekmiş hissi baskın şekildeyken bir şekilde yazmaya çalışıyorum diyebilirim.
- Arabeskin diline ve poetikasına baktığımızda; acı, çile, kader, isyan ve trajedi başat temalar olarak karşımıza çıkıyor. Siz ise bir başka kitabınızda bunu “Trajedinin Zarafeti” olarak nitelendiriyorsunuz. Arabeskteki o katı, bazen yıkıcı görünen acı dilinin içinde, toplumsal hafızayı diri tutan ve ona o “zarafeti” veren şey sizce nedir?
Aşk… net bir şekilde aşk… toplumun asırlardır değişmeyen ortak hafızasının başında gelen şey aşktır. Arabesk müzik her ne kadar acı, isyan, kader gibi tanımlarla “suçlansa” da aslında türün dinamosu aşktır. Üstelik sadece arabesk değil, doğunun literatürünün geniş bir kısmı aşkın temsilleri üzerine kuruludur. Arabesk de bu temsilden payını almıştır. Orhan Gencebay’ın “Tertemiz aşkımı bana geri ver” dizelerinden başlayarak Müslüm Gürses’in “Dünya tersine dönse vazgeçmem/Gökteki güneş sönse vazgeçmem/Canımdan geçerim senden vazgeçmem” şarkısına eklemlenen Ferdi Tayfur’un “Bir ümit görmüştüm önce sende ben/Severek mutluluk bekledim senden/Sensizlik sarhoşu oldum bilmeden/İçtiğim kadehten seni dilendim” sözleri aşkın arabesk müzikteki temsillerine, o “zarafetin” gölgesine dair bazı örnekler olarak buraya eklenebilir. Keza bunlar gibi onlarca farklı “söz” arabesk literatürün “hafızasını diri tutan” özel kayıtlardır. Tabii burada söz yazarlarını da anmak gerekiyor. Yani arabesk tek bir “damardan” ilerlemiyor. Söz yazarlarının birçoğu arabeskin merkezine “aşkı” almış isimlerdir. Ali Tekintüre, Şakir Askan, Hamza Dekeli, Tahir Paker, Yılmaz Tatlıses, Ahmet Selçuk İlhan, Gönül Şen, Orhan Akdeniz, Selahattin Sarıkaya, Bayram Şenpınar gibi bir çırpıda aklıma gelen isimler, arabeskin “aşk” literatürünü adeta kendi başına yazan şairleridir.
Form değiştiren arabesk…
- Dijitalleşmeyle birlikte müzik tüketim hızı tavan yaptı; albüm kültürü yerini teklilere (single) bıraktı. Sizce bugün üretilen ve “yeni nesil arabesk/arabesk-trap” olarak adlandırılan işler, sizin antolojinizde izini sürdüğünüz o köklü “Arabesk Tavrı” ve varoluşu taşıyor mu, yoksa arabesk de kapitalizmin estetik nesnelerinden biri haline mi geldi?
Arabeskin “form” değiştirdiği aşikâr. Bir yanıyla “kapitalizmin” esiri olan tarafı muhakkak var. Daha doğrusu popüler kültürün beşiği haline geldiği bazı “parçalar” mevcut. Fakat tamamen bunun altında incelemek açıkçası biraz güç. Öte yandan “rap”, arabeskin iki binlerdeki bir diğer “formu” olarak içinde farklı kulvarlara ayrılmıştır. Yani rap müziğin bazı temsilcileri arabeskle etkileşim içinde kalarak kendi eserlerini üretmişlerdir. Keza arabesk kitlesinin bir kısmı da son çeyrek yüzyılda rap müziğe doğru eklemlenmiştir de. Söz gelimi Ceza’nın bir eserinde Orhan Gencebay eseri kullanması ya da Yener Çevik’in birçok çalışmasında yine arabeskten beslenmesi… keza Cash Flow’un yine en bilinen rap eserlerden biri olan “Hayata Küstüm” şarkısının alt yapısında yer alan eserin bir Gencebay çalışması olması tesadüf değildir. 2000’lerden sonra arabesk ile rap bir anlamda “iç içe” geçmiştir. Bunun gibi sayısız örnek eklenebilir listeye. Yine son yıllarda örneğin Sagopa Kajmer’in Kamuran Akkor, Bergen, Mine Koşan gibi arabesk müziğin “kraliçelerinin” bazı eserlerini “yeniden” yorumlaması, düet yapması, gündemde olması da bu kanalın belirleyici örneklerindendir. O “arabesk tavır” tam anlamıyla olmasa da bu eserler de benzeri “itirazla” kendini gösterir.
- Kitabın fiziki dünyasından da bahsetmek gerek. Bir antolojinin “görsel nesne” olarak tasarımı sürecinde yayıneviyle nasıl bir ortak dil geliştirdiniz? Kitabın görselliği de o bahsettiğiniz “arabesk estetiğin” bir parçası mı?
Evet kesinlikle bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Her bir cildin farklı renkler ve arabesk “nesnelerle” uyumlu olması, aslında bir çalışmanın ürünü. Fikir olarak Muhammet Durmuş ile geliştirilmiş bir tasarıydı bu. Yani her cilt farklı ve canlı renklere sahip olup, kapakta da arabeske dair “nesneler” yer alacaktı. Tabii fikir olarak Sayın Durmuş ile geliştirdiğimiz bu açılımın uygulama kısmını kotaran isim ise Bünyamin Ayvaz’dır. Arabesk Antolojisi’nin her bir cildinin kapak tasarımından, mizanpajına ve sayfa düzenine kadar seriyi işleyen isim Bünyamin’dir. Ki hakikaten de çok özel bir iş çıkarmıştır ortaya. Tabii bir de bu işin de mutfağı var. İlk cilt hariç, kalan ciltlerin -fahri- editörlüğünü, son okumasını, düzeltisini, imlasını her bir cümle ve mısrada tek tek inceleyip, defalarca okuyan, düzelten: Keza sadece “Antoloji” değil, “Öteki Sazlar” ve “Müslüm Gürses Üzerine Antibiyografik Bir Kolaj Denemesi” kitaplarım da dahil, henüz basılmayan birkaç eserimle birlikte, neredeyse yazdığım her metne büyük bir titizlikle dokunan Hümeyra Yargıcı hocam da bu çalışmaları kotarmamı sağlayan en önemli isimdir. Bu cevap biraz teşekkür faslına dönmüş gibi olsa da 😊 son tahlilde evet hemen her şeyiyle, bir “estetiğin” ürünü olma çabası var ortada, bunu açıklıkla söyleyebilirim.
“Halktan ve sivil olanın; Enderun’u yerle yeksan etmesidir Arabesk”
- Daha önce Müslüm Gürses üzerine “Antibiyografik Bir Kolaj Denemesi” kitabını kaleme almıştınız, “Öteki Sazlar” kitabında ise Hakan Taşıyan gibi isimlerin dervişane ve trajik duruşlarını incelediniz. Bu antolojiyi hazırlarken, bireysel olarak hayat hikayesinden veya teslimiyetinden en çok etkilendiğiniz, “Bu antolojinin omurgasını oluşturan karakterlerden biridir” dediğiniz isim kimdir?
Arabesk müzikte bu minvalde çok fazla isim var. Arabesk, aslında türün yaratıcılarının da “hikayesidir” deme sebebim de budur. İşte Ferdi Tayfur’un “babasızlığı”, Müslüm Gürses’in o trajik “kaza ve ailesi”, Hüseyin Altın’ın hayatındaki “acılar”, Bergen’in malum hikayesi, Esengül’ün genç yaşta kaybı gibi neredeyse bu türe imza atan hemen her ismin hikayesi, aynı oranda acılı ve trajiktir de. Tekil bir etkilenmeden ziyade, yekûn olarak arabeskin içinde olan her ismin hikayesi aslında arabeskin “alt kültür” bağını anlamakta da önemlidir. Neticede, halktan ve sivil birkaç “yüz” insanın çıkıp, “Enderun’u” yerle yeksan ettiği bir hikayedir: Arabesk.
- Altı ya da yedi cilt olarak tasarladığınız bu devasa projenin yarı yolunu geçmek üzeresiniz. Gelecek ciltlerde okuru ne gibi sürprizler, az bilinen hangi harfler ve maddeler bekliyor? Proje tamamen nihayete erdiğinde, Türkiye’nin kültür tarihine nasıl bir şerh düşmüş olmayı umuyorsunuz?
Tasarıdan bahsedeyim biraz. Yekûn olarak A’dan Z’ye yedi cilt olarak tasarladığım Antoloji şayet biterse 400 civarı isimle ilk aşama tamamlanmış olacak. Bunun haricinde muhtemelen bir “ek cilt” olarak 100 isim daha yer alabilir gibi duruyor. Yani uzun süreçte, şayet aklımdaki şekilde tasarıyı gerçeğe dönüştürebilirsem, 500 isimlik bir “arşiv” çalışması olmasını umuyorum. Yani bir “şerh” düşerbilir miyim, ondan emin değilim. Neticede, spesifik bir alanda, oldukça dar bir “okuma” ülkesindeki payın içinde “minimal” bir yere yazıyorum bunları. Düşülecek olan “şerh” benden ziyade, benden sonrasının konusu gibi geliyor bana. Fakat niyetim şu, umarım bu çalışmalar bir “son” olmaz ve “ilk” gibi düşünülüp, katlayarak, genişleyerek, daha büyük bir “kütüphaneye” dönüşmesinin yolunu açar.
