Hamnet Filmi Üzerinden Sanat ve Kayıp İlişkisi

Hamnet’i izlediğimde, bir dönem filminden çok bir yas mekânına girdiğimi hissettim. Daha ilk sahnelerde, görüntünün içindeki boşlukla temas ettim; sanki film bana bir hikâye anlatmaktan ziyade bir eksikliği deneyimletmek istiyordu. Hamnet romanını daha önce okumuş biri olarak, Maggie O’Farrell’in kurduğu o içsel, neredeyse dokunulabilir yas atmosferinin sinemada nasıl karşılık bulacağını merak ediyordum. Film boyunca hissettiğim şey şu oldu: Bu uyarlama, olayları aktarmaktan çok, kaybın çevresinde dolaşmayı tercih ediyor.

Benim için film, en başta bir “yokluk” anlatısı. William Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümü tarihsel bir dipnot gibi geçer çoğu kaynakta; ama burada o dipnot, bütün bir anlatının merkezine yerleşiyor. Üstelik Shakespeare’i merkeze alarak değil, onun çevresinde dolaşarak. Filmde Shakespeare’i izlerken, büyük bir yazarın portresinden çok, ne yapacağını bilemeyen bir babanın tereddüdünü görüyorum. Onun Londra ile Stratford arasında bölünmüş hâli, bana yalnızca coğrafi bir mesafe gibi gelmiyor; aynı zamanda duygusal bir kopuşu da imliyor.

Asıl sarsıcı olanı ise Agnes karakterinde buluyorum. Tarihsel kayıtlarda Anne Hathaway olarak bildiğimiz bu figür, filmde neredeyse başlı başına bir evren. Jessie Buckley’nin performansında beni en çok etkileyen şey, abartıdan uzak bir yoğunluk oldu. Hamnet’in ölümünden sonraki sahnelerde yüzünde beliren o donukluk, kelimelerin yerine geçiyor. Ben o sessizlikte, yalnızca bir annenin acısını değil, zamanın askıya alınışını hissediyorum. Film, yasın “olay” kısmıyla değil, “sonrası”yla ilgileniyor. Ölüm bir an; ama yas uzun, katmanlı ve geri dönen bir deneyim.

Yönetmen Chloé Zhao’nun doğayla kurduğu ilişkiyi daha önceki filmlerinden biliyorum. Burada da kırsal manzaralar, sisli sabahlar, rüzgârın savurduğu otlar yalnızca estetik bir tercih değil; karakterlerin iç dünyasının uzantısı gibi. Ben filmi izlerken doğanın kayıtsızlığına takıldım. Hamnet’in ölümü, evin içinde bir felaketken; dışarıda hayat aynı ritimle sürüyor. Bu karşıtlık, bana yasın en sert yanını hatırlatıyor: Dünya durmuyor. Acı, öznel bir evrende büyürken, dışarıdaki zaman akmaya devam ediyor.

Filmde Shakespeare’in yaratıcı süreciyle Hamnet’in ölümü arasında kurulan bağ da beni düşündürdü. “Hamnet” ile “Hamlet” isimlerinin tarihsel olarak birbirinin yerine kullanılabilmesi, burada yalnızca bir tesadüf gibi değil, bilinçli bir dramatik imkân gibi duruyor. Ben bu ilişkiyi izlerken, sanatın kökenine dair rahatsız edici bir soruyla karşılaştım: Büyük trajediler, kişisel yıkımların içinden mi doğar? Ve eğer öyleyse, bu dönüşüm bir teselli midir, yoksa acının başka bir biçimde sürmesinden mi ibarettir?

Film, bu soruya romantik bir cevap vermiyor. Hamlet’in sahnelenişine dair anlarda, sanatın yüceltici bir güç olarak sunulmasını beklerken, daha karmaşık bir duygu görüyorum. Agnes’in oyunu izlerken yüzündeki ifade, bir rahatlama değil. Ben o bakışta, kamusal bir metne dönüşmüş özel bir acının yankısını görüyorum. Sanki kayıp, sahnede yeniden beden kazanıyor. Sanat burada iyileştirmiyor; hatırlatıyor. Hatta belki de sürekli kanatıyor.

Filmin zaman kurgusu da beni özellikle etkiledi. Olaylar lineer bir kronolojiyle akmıyor; anılar, sezgiler, rüya gibi görüntüler araya giriyor. Ben bunu yasın doğasına uygun buldum. Çünkü kayıp, geçmişte kalmıyor; şimdiyi işgal ediyor. Bir an, bir ses, bir boşluk, insanı tekrar o ana götürebiliyor. Filmde boş bir yatak ya da bir çocuğa ait küçük bir eşya, dramatik bir müzikten daha güçlü bir etki yaratıyor. Nesneler, yokluğun maddi kanıtları hâline geliyor.

Shakespeare karakterinin mesafesi de beni rahatsız eden ama bilinçli bir tercih gibi görünen bir unsur. Onu büyük bir dâhi olarak değil, duygusal olarak eksik, hatta zaman zaman kaçan bir figür olarak izliyorum. Londra’daki tiyatro dünyası ile ev arasındaki gerilim, yalnızca kariyer ve aile çatışması değil; aynı zamanda bir yüzleşme korkusu gibi duruyor. Ben film boyunca, onun Hamnet’in ölümüyle doğrudan temas etmekten kaçındığını düşündüm. Yazmak, belki de onun için bir sığınak. Ama bu sığınak, yasın içinden geçmeden kurulmuş bir güvenlik alanı mı, emin olamıyorum.

Agnes ise kaçmıyor. O evin içinde kalıyor, boşlukla birlikte yaşamayı öğreniyor. Film bana yasın cinsiyetlendirilmiş bir deneyim olabileceğini de düşündürdü. Tarihsel anlatılar çoğu zaman “büyük erkek” figürlerin etrafında kurulur; ama burada o anlatı tersine çevriliyor. Shakespeare’in adı tarihe kazınmış olabilir; fakat bu filmde hafızanın gerçek taşıyıcısı Agnes. Ben bunu izlerken, tarihin sessiz bıraktığı kadın figürlerin aslında ne kadar merkezi olabileceğini bir kez daha fark ettim.

Görsel dilin sadeliği de filmin etkisini artırıyor. Abartılı dramatik patlamalar yok. Müzik çoğu zaman geri planda. Doğa sesleri, rüzgâr, adımlar… Bu minimalizm bana romanın şiirselliğini hatırlattı. Film, duyguyu dikte etmiyor; alan açıyor. Seyirci olarak ben o boşluklara kendi kayıplarımı yerleştirebileceğimi hissettim. Belki de filmin en güçlü yanı bu: Spesifik bir tarihsel trajediyi anlatırken, evrensel bir deneyime kapı aralıyor.

Ben Hamnet’i izlerken bir biyografi filmi izlemediğimi anladım. Bu, Shakespeare’in hayatını kronolojik olarak anlatan bir yapım değil. Daha çok, onun yazarlığının arkasındaki görünmez çatlağa bakıyor. Ve o çatlağın içinde bir çocuğun adı var. Film bittiğinde aklımda kalan şey Shakespeare’in dehası değil; Agnes’in sessizliği oldu. Belki de bu bilinçli bir tercihti. Çünkü bazen tarihin en büyük metinlerinin arkasında, kayda geçmemiş bir acı yatar.

Sonuçta Hamnet benim için bir “ağıt” filmi. Yüksek sesle ağlayan değil; içine çöken, ağırlaşan bir ağıt. Sanatın yasla kurduğu ilişkiye dair kesin cevaplar vermiyor. Ama beni şu düşünceyle baş başa bırakıyor: Kayıp asla tamamen geçmez; yalnızca biçim değiştirir. Bazen bir trajedi metni olur, bazen bir bakış, bazen de evin içinde dolaşan görünmez bir gölge.

Filmden çıktıktan sonra, Shakespeare’in dizelerinden çok, o boş yatak sahnesini hatırladım. Çünkü orada sanat yoktu; yalnızca eksiklik vardı. Ve belki de bütün büyük sanat, tam da o eksikliğin etrafında dönmeye devam ediyor.


Kaynakça

  • Maggie O’Farrell, Hamnet, Domingo Yayınları, 2022.(Çeviri: Kıvanç Güney)

  • Stephen Greenblatt, Muhteşem Will – Stephen, Shakespeare Nasıl Shakespeare Oldu?, Everest Yayınları, 2016 (Çeviri: Cem Alpan)

En Yeniler

Kral Çıplak Değil

Merhabalar; bugün yine dünya gündemine parmak attığımda bir şey...

2. İstanbul Öykü Günleri 20–22 Şubat’ta Düzenlenecek

İstanbul’da yarın başlayacak ve 3 gün sürecek 2. İstanbul...

Kısmen Küresel Kaos – Ersin Kurt

Toz ve gaz bulutunu unuttu herkes Şimdiki gerçek: İsrail midesi...

Orhan Veli’nin Beykoz’daki Doğduğu Ev Satışa Çıkarıldı

Orhan Veli Kanık’ın Beykoz’da dünyaya geldiği tarihi ahşap konak...

Buzdokuz X-po 2025 Yılında Yayınladığı 48 Şiiri Kitaplaştırdı

X-Po, Buzdokuz çatısı altında ve Emre Söylemez editörlüğünde 2025’i...

Upas x 6.45 İşbirliğinde Merkezsiz Şiir Gecesi

Upas Online Yayıncılık Yayın Yönetmeni Zafer Yalçınpınar’ın moderatörlüğünde düzenlenen...

Benzer İçerikler

Annelik Üzerine Bir Çöküş: “Geber Aşkım” Romanının Sinema Uyarlaması

Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012 yılında yayımlanan Geber Aşkım romanı, yıllar içinde çağdaş edebiyatın en sarsıcı metinlerinden biri hâline geldi. Annelik, evlilik ve kadınlık...

90’ların Türk Sinemasında Bir Baba Oğul Çatışması: “İki Başlı Dev”

Başrollerini Cüneyt Arkın ile Fikret Kuşkan’ın paylaştığı film, Türk sinemasında 1990’lı yılların başında belirginleşen estetik ve tematik kırılmanın güçlü örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Bu...

Hafıza, Baba ve Sinema: Manevi Değer Üzerine Üç Katmanlı Bir Okuma

Joachim Trier imzalı “Manevi Değer / Sentimental Value”, yönetmenin aile, hafıza ve sanat arasındaki gerilimleri ele alan filmografisinin olgunlaşmış bir durağı olarak okunabilir. Trier,...