Ana Kinsella – Bataklık Cesetleri

Çeviren: Leyla Bayrı

Colm, ilk bedene bakmak için bölmenin arkasına geçtiği anda midesi bulanır. İçerisi karanlıktır. Beden camın altında yatmaktadır; sıcak, sarı bir ışıkla aydınlatılmıştır. Kızıldır, parlaktır, burulmuştur. Deriye benzer ama sanki yanmış ya da kimyasallarla işlenmiş bir deri gibidir. Colm’un içi kalkar. Sonuçta bu bir deridir — daha doğrusu, çok uzak bir geçmişte, yaklaşık iki bin yıl önce deri olmuş bir şeydir.

“Ah Tanrım,” der Josephine. Josephine vitrinin öteki tarafındadır, parmaklarını cam boyunca gezdirir. “Saçı var.”

Colm döner ve çıkar. Müzenin ana salonunda bir kadın ve iki çocuğu, hiçbir şeye bakmadan yanlarından geçer. Üçü de el ele tutuşmuş, tuvalete yetişmeye çalışan bir ailenin telaşıyla yürümektedir. Colm önündeki korkuluğa tutunur, geçmesini bekler.

Josephine bölmeli alandan endişeli bir ifadeyle çıkar.

“İyi misin?” diye sorar. Colm başını sallar. Josephine iş kıyafetlerini giymiştir: kalem eteği, ince siyah çorabı ve boynunda fiyonk olan krem rengi ipek bluzu vardır. Colm fiyonka dokunmak, onu kendine çekmek ister.

Josephine onu bir sonraki bölmeye götürür. Burada başka bir beden vardır. Yanındaki açıklama, bu bedenin parçalanmış olduğunu; bataklıktan turba hasadı yapmak için kullanılan biçerdöverle karşılaşana kadar sağlam kaldığını söyler. Bir öncekinden daha kötüdür. İlki pek beden gibi görünmemiştir — şekli farklıdır, daha çok bir gemi enkazından çıkarılmış bir şeye benzer. Bu ise daha insandır. Josephine cam vitrine doğru eğilip yakından bakar. Colm birkaç saniye önce cinselliği düşünmüş olmaktan utanır. Mide bulantısı geri gelir. Bir adım geri atar, arkasındaki duvara yaslanır.

“Jo,” der kısık bir sesle. “Dışarıda seni beklesem olur mu?”

Colm, hükümet merkezinin girişine bakan bir bankta Jo’yu bekler. Bu bedenler için tuhaf bir yerdir burası. Dört bataklık cesedi yıllardır buradadır ama Colm onları okuldayken gördüğünden beri ziyaret etmemiştir. Oysa ofisi müzeyle aynı sokaktadır ve müzeye giriş ücretsizdir. Şimdi bu dört İrlandalı ceset, Avrupa işbirliği ve hastalıklı bir merak adına, iki yıl boyunca sergilenmek üzere Danimarka’ya gönderilecektir. Cuma günü müzedeki son günleridir. Tüm hafta boyunca ziyaretçi kuyrukları oluşmuştur. Akşam altı haberlerinde görmüştür: okul grupları, emekliler. O sabah Josephine’in, öğle arasında gelip bakmak isteyip istemediğini sormasında bir acele hissi vardır.

Ofisten saat bire az kala çıkmışlar ve müzeye doğru dört dakika kadar yürümüşlerdir. Yolda Jo sessizdir. Colm’dan bir parmak boyu uzundur; Colm onu yarım adım önünde yürürken izler, başının hafifçe sallanışını. Bazen arkasına dönüp ona çaresiz bir gülümseme verir. Colm ona sorular sormayı düşünür — neden bataklık cesetleri, son zamanlarda başka neler yaptığı — ama bu soruları sormayı düşünmek bile onu huzursuz ettiği için, onun yerine sessizce arkasından yürümeye devam eder.

Josephine ile Colm dört ayrı seferde birlikte olmuşlardır. Ama bunların sonuncusu bir yılı aşkın süre önce yaşanmıştır. Başlangıcı, elbette, bir kazadır: iş çıkışı içkilerinin sonunda oyalanmaları, gece otobüslerini beklerken paylaşılan bir sigara. Muhtemelen çok daha önce başlamıştı, diye düşünür Colm. Küçük mutfakta göz göze gelişler, havasız gri odada yalnız kaldıklarında birbirlerine biraz fazla yakın durmaları. Aralarından geçen o küçük elektrik akımı; işyerlerinin uyuşturucu tekdüzeliğine karşı gizli bir panzehir. İkisi de bir şey başlatmayı düşünmemiştir, çünkü ikisinin de hayatında biri vardır. Colm iki yıldır Sarah ile evlidir. Jo ise kısa süre önce erkek arkadaşı Niall’la Merrion Road’daki daireye taşınmıştır. Yine de kendilerini yalnız bulmuşlardır; rıhtımdan sapan dar sokakta, sarhoş bir öpücüğün içinde. Bunların hepsi artık geçmiştedir. Colm yoluna devam etmiştir — aslında geriye doğru, Sarah’nın onun için açtığı oluğa geri dönmüştür. İşte evlilik budur, diye düşünür şimdi: oluğun sağladığı konfor.

Jo, müzenin çıkışında elinde küçük bir kâğıt torbayla belirir. Torbayı Colm’a uzatır.

“Sağ ol,” der Colm, içine bakarak. Kurumuş, derimsi bir el şeklinde bir buzdolabı mıknatısı vardır içinde. “Harika.”

Jo ayakta durmaktadır, ona bakar. Yüzünün bir yanına doğru taradığı, kalın ve kıvırcık sarı saçlarından oluşan bir duvarı vardır. Colm, saçlarının ellerinde nasıl hissettirdiğini hatırlar — yumuşak değil, yoğun ve koruyucu, tel sünger gibi. Bir uyarı gibi. Doğrusu Colm ile Jo, ilişkiyi bitirmeye karar verdiklerinden beri pek konuşmamışlardır. Biten taraf Colm’dur. Sarah’yla işi ciddiye almak istemiştir. Ama şimdi Jo çok sessizdir, çok uzaktadır. Bu işler böyledir, diye bilir. Bir kıyıya doğru kürek çekmek, kaçınılmaz olarak diğerinden uzaklaşmak demektir. O sabah Jo masasının başında belirip müzeye gitmeyi teklif ettiğinde Colm, Belki benimle yeniden konuşabilir, diye düşünmüştür.

İlk kez birlikte olduklarında, Westmoreland Street’teki bir otelin odasında, ikisi de partnerlerine geç çalıştıklarına dair kâğıt inceliğinde mesajlar atmışken, iş bittikten kısa bir süre sonra pencere pervazına iri siyah bir kuş konmuştur. Kargadan büyüktür, çirkindir de; dar çıkıntı boyunca tırnaklarıyla ilerler, camın öte yanında izlendiğinin farkında değildir. Jo onu gördüğünde yatakta doğrulmuş, çarşafı göğsüne çekmiştir.

“Sence bu bir şey ifade ediyor mu?”

Colm onunla birlikte kuşa bakar, uzanıp omzunu öper.

“Her şey bir işaret değildir,” der Colm.

Suçluluk en başından beri işin içindedir — en azından Colm için öyledir. Jo’nun kendisinden farklı olduğunu sezer. Jo kararlarını anlık verir. Öğle aralarında sigara içer, pahalı sandviçler için lüks şarküterinin önünde sıraya girer. O ise yemeğini, defalarca ısıtılmış körilerden sararmış bir Tupperware kabında getirir. Ev kredisi için para biriktirmektedir; Sarah’nın ailesiyle birlikte yaşamaktadırlar ve bu dayanılmazdır. Jo’nun da erkek arkadaşıyla mutlu olmadığı ihtimali, Colm’un çok erken fark ettiği bir şeydir. Yine de kovalayan taraf Colm olmuştur. Onu götüreceği pubları bilir; kuzey iç şehirde, tanıdıkları kimsenin onları görmeyeceği sakin yerleri. Jo onu takip etmiştir ve Colm bunu sevmiştir. Onun şekil alabilirliğini — ya da belki de umursamazlığını. Colm onlara oturacak kuytular bulur, Jo’nun eli onun elindedir; ikisi de birbirine, sanki dünyada birbirini bu şekilde yatağa götürmek istemiş tek iki insanlarmış gibi bakarlar.

Jo’yla ilişkisini bitirdikten sonra Colm, Sarah’yı Schull’daki kuzenine ait yazlık eve götürür. Kasım ayıdır ve ev boştur; yolda, bunun romantik olacağını düşündüğünü söyler. Sarah yolcu koltuğunda uyur. Vardıklarında ev soğuk ve nemlidir; Colm’un yaktığı ateş bir türlü tutuşmaz. Odunlar yağmuru içine çekmiştir. İkisi de yün battaniyelere sarılıp kanepede kırmızı şarap içerler.

Colm, Jo’yla ilgili gerçeği Sarah’ya anlatır. Gerçeğin bir versiyonunu. Cinselliği çıkarır ama mesajları, ilk sarhoş öpücüğü anlatır. Affını istememesi gerektiğini söyler ama yine de istemek istediğini ekler. Jo’yla ilişkiyi bitirenin kendisi olduğunu söyler ve Sarah ona işleri yoluna koymak için bir şans daha verirse bunu değerlendireceğini belirtir. Konut kredisi başvuruları hâlâ değerlendirme aşamasındadır. Sarah onu terk ederse, ikisinin de süreci baştan başlatmak zorunda kalacağını bilir; bu da yıllar sürebilir. Colm konuşurken Sarah kımıldamaz. Düşük, sarı lambanın ışığında Colm’a birkaç yıl önce Paris’te birlikte gördükleri bir heykeli hatırlatır: kesik bir başı tutan bir kadın heykeli, bakışları sabit.

“Peki onunla neden yatmadın?” diye sorar Sarah sonunda.

Colm bunu düşünür. Az önce anlattığı hakikat versiyonunun içinde yaşayan kendisini hayal eder.

“Sanırım bir ihtimaldi,” der. “Ama sanki otoyolda araba sürüyordum; çıkışı gördüm, geldi ama ben devam ettim.”

“Yol bizi geri getirdi,” der Sarah, biraz tuhaf bir ifadeyle. Colm battaniyenin altındaki dizine elini koyar ve başını sallar.

Müzenin dışında Jo, Colm’un yanına, bankın üzerine oturur. Yüksek topuklu ayakkabılarının canını acıttığını birden fark eder.

“Ne düşündün?” diye sorar.

“Evet, ilginçti,” der Colm tekdüze bir sesle.

Jo gözlerini kısar. “Gerçekten mi? İkincisini görür görmez kaçtın.”

“Sanırım onları en son gördüğümde bu kadar… insana benzediğini hatırlamıyordum.”

“Bu seni rahatsız mı etti?”

“Sadece hazırlıksız yakalandım, o kadar.”

Colm, onunla görüşmeyi bırakmak istediğini, karısına geri dönmek istediğini söylediğinde Jo’nun ilk düşündüğü şey şuydu: Peki o zaman. Sonra: Josephine için bir hayal kırıklığı daha, bir duygusal çıkmaz sokak ve zaman kaybı. O gece Niall’ın dairesinin kapısında anahtarı kilide sokarken ellerinin titrediğini hatırlar. Kendine, her şeyi yeniden normalmiş gibi yapması gerektiğini söylemiştir.

“Onları görmeyi sevdim,” der Jo, bedenlerden söz ederek. “Ama evet, saçı olmasına şaşırdım.”

“Şurada telefonumdan baktım,” der Colm. “İthal bitki yağlarından yapılmış bir saç jeli kullandığı yazıyor. Zengin ya da önemli biri olduğu anlamına geliyormuş.”

“Nasıl öldüğü yazıyor mu? Onu kaçırdım.”

Colm telefonunun ekranına bakar. “Kafasına balta yemiş, diyorlar. Bir kurban olabilir. Muhtemelen törensel bir şey olarak bataklığa koymuşlar.”

Jo yüzünü buruşturur. “İsa aşkına.”

“Nasıl bir hayat ama.”

“Sonuncusunu kaçırdın,” der Jo. “Sanırım bir adamdı. Ama pek bir şey kalmamış.”

“Turba makinesine takılan mı bu?”

“Hayır, şu tipe benzeyen.” Kollarını vücut geliştirici pozu verir gibi kaldırır, pazularını sıkar. “Sadece gövde ve kollar var.”

Colm huzursuzca güler.

“Geri dönmeyi düşünsek mi?” diye önerir Jo, ayağa kalkarak.

Colm yerinden kalkmaz, başını kaldırıp ona bakar. Kış güneşinin alçak ışığına karşı siluet hâlindedir; yüzünü seçebilmek için gözlerini kısar. “Biraz daha oyalanabiliriz. Kehoe’s’a uğrayıp birer tane içebiliriz. Cuma öğleden sonrası, bizi fark etmezler.”

Colm, pubın kuytu bölümünün kapısını Jo için açık tuttuğunda, Jo bir an durur; ona güvenmediğini hatırlar. Daha doğrusu, ona inanmadığını. Jo’ya göre Colm bir yalancıdır. Colm bara gidip iki pint Guinness sipariş ederken, Jo onunla otel yatağındayken karısını aradığı zamanı hatırlar. Karısına akşam yemeği için bir paket yemek alıp almayacağını sormuştur. Sonra karısı ona nerede olduğunu sormuş olmalı ki, Colm yataktan kalkmış, pencereye doğru yürümüş ve sesini alçaltmıştır. Geç saate kalan bir atölyede olduğunu söylemiştir. Jo yatakta uzanmış, Bizim ofiste hiç atölye olmadı, diye düşünmüştür.

Jo, Niall’a da yalan söylemiştir ama bu başka bir şeydir. Niall’a sık sık yalan söylerdi zaten. Yıllar boyunca birkaç kez ayrılıp barışmışlardır. Yalan, ilişkilerinin dokusuna işlemiştir. Ne kadar kötü bir kız arkadaş olduğunu düşünmek neredeyse komiktir. Utandırıcı bile. Ama en azından kim olduğunu hep bilmiştir. Colm’un iyi adam olması gerekirdi. En azından kendini öyle görüyordur, diye düşünür Jo. Onu kuytu bölümün duvarındaki aralıktan görebilir. Barın dirseğinde öne eğilmiş, barmene bir şeyler anlatmaktadır; kâğıt torbanın içindeki küçük el şeklindeki mıknatısı gösterir. Barmen uzanıp o küçük ölü eli sıkar.

“Bütün hafta buraya bataklık cesetlerinden gelenler dolup taşmış,” der Colm, iki bardağı masaya bırakırken. “Gördükten sonra herkesin bir pint içmesi gerekiyormuş.”

“Ne âlâ,” der Jo.

“Bu arada, önerdiğin için teşekkür ederim.”

“Önemli değil.”

“Bunu sormamda sakınca var mı?” der Colm. “Beni neden davet ettin?”

Jo bunun cevabını bilmez. Üçüncü kez birlikte oldukları zamanı düşünür. O zaman Colm ona onu sevdiğini söylemiştir. Bir erkek Jo’ya onu sevdiğini söylediğinde — bu üç, belki dört kez olmuştur — Jo kendini balık tutuyormuş gibi hisseder; bir şey yakalamış gibidir. Böyle anlarda içgüdüsü, onu hemen tekrar suya bırakmak olur.

“Sadece eşlik istedim,” der omuz silkerek.

Colm ciddi ciddi başını sallar. “Anlıyorum.”

Colm, Sarah’ya her şeyi anlatmaya karar verdikten sonra Jo’dan Niall’a da anlatmasını istemiştir. Bu düşünce gülünçtür. Jo, Niall’ın etrafından dolanarak yaşamaya alışkındır. İkisinin de neden hâlâ birlikte olduklarını bilmedikleri bir ilişkidir bu — belki alışkanlık, belki kolaylık. Niall’ı hâlâ sevdiği söylenemez. Gerçek şu ki Jo, yaşayacak başka bir yer bulur bulmaz Niall’dan ayrılacaktı. Ama artık böyle şeyleri yüksek sesle söyleyemez.

Colm cenazeye gelmemiştir ve Josephine bunun bir hata olduğunu düşünmüştür. Ofisten herkes oradaydı; Niall’ın ailesiyle birlikte ön sırada duran Jo’nun önünden geçip sırayla elini sıkmışlardır. Colm’un gelmemesi her şeyi daha kötü göstermiştir. Jo, bunu oteldeki kabul boyunca düşünmüştür. Bu, zihnini başka şeylerden uzak tutmasına yaramıştır — örneğin, tek araçlı bir kazada ölen bir şoförün yasını tutan kız arkadaş rolünü nasıl oynayacağına; tamamen hazırlıksız yakalanmış bir kadına dönüşmenin nasıl bir şey olduğuna.

Niall’ın arabasının, işten eve dönerken gece geç saatte bölünmüş yoldan çıkıp çimenlik bir refüjü aşarak bir toplum hastanesinin kapılarına saplanmasının üzerinden tam on ay geçmiştir. Aptal, aptal bir dünya, diye düşünür Jo şimdi. Birkaç kez gözlerini kırpar, saçlarının uçlarına dokunur; hâlâ orada olduklarını kontrol eder gibi.

Masada, Colm montunun cebinden buzdolabı mıknatısını çıkarır. Avucunda tutarken verdiği hissi sever; arkasındaki yuvarlak mıknatısın serin, pürüzsüz dokusunu. Akşam eve götürecektir; yeni evlerindeki buzdolabına yapıştıracaktır. Sarah muhtemelen sevmeyecektir — fazla tekinsiz. Şimdilik Colm eli masanın üzerine dik biçimde koyar; buruşmuş parmaklar Jo’yu işaret eder. Colm ona başka şeyler sormak ister. Şuna benzer şeyler söylemek ister: Şimdi nasılsın? Hayatın nasıl gidiyor, artık dul biri olarak? Kendin için “dul” kelimesini kullanıyor musun? Hâlâ Merrion Road’daki dairede mi yaşıyorsun? Yalnız mısın? Biriyle görüşüyor musun, yoksa daha çok mu erken? Böyle bir şeyden sonra hayat nasıl devam eder? Söylemek ister ama asla söylemeyeceği bir şey daha vardır: Birlikte geçirdikleri zamanı her zaman sevgiyle hatırladığını, ofiste bazı anları zihninde tekrar tekrar oynattığını. Ve her ne kadar “özlediğini” söylemek doğru olmasa da — her ne kadar özlese de — onun kendisi için önemli olduğunu. Colm bunların hiçbirini Jo’ya söylemez.

Jo, Colm’un küçük elle oynayışını izler. Colm’un imgesi sağlam ve gerçektir, diye düşünür. Günlerinin içinde, bir ofis mobilyası kadar düzenli ve beklenir biçimde yer alır. Mikrodalgada ısınan öğle yemeğinin kokusu. Saat beş buçukta çıkarken dizüstü bilgisayar çantasını omzuna atışı. Çoğu gün ilk çıkan kişi oluşu — sanki her zaman yetişmesi gereken önemli bir yeri varmış gibi.

Niall’a dair imgeleri ise daha dağınıktır. Yıllarca birlikte olmalarına rağmen, zihnine anlık parlamalar hâlinde gelir. Pazar sabahı saat yedi: Niall, yatak odalarının loş ışığında sessizce hareket eder; onu uyandırmamaya özen göstererek golf için eşyalarını toplar. Golf, diye düşünür Jo şimdi, hâlâ tiksinerek. Sonra saatler sonra — belki bambaşka bir Pazar — Niall’ın akşamüstü eve dönüşü; akşam yemeğinin yapılmamış olmasına duyduğu şaşkınlık, hatta kırgınlık. Aslında Jo’nun bütün gün kanepeden kalkmamış olması. Hayatının büyük bir kısmı kanepede geçmiştir. Gardalardan gelen telefon oradayken gelmiştir. Bir çarpışma oldu, demişti görevli, Jo televizyonun sesini kısarken. Jo “çarpışma” kelimesini zihninde bininci kez evirip çevirir. Pinball makinelerini, bilardo masalarını, kalabalık sokak köşelerindeki rastlantısal karşılaşmaları düşündürür ona. Jo bu görüntüler arasında dönüp durmaktan kendini alamaz; eski bir aile albümünü karıştırır gibi hikâyeye tekrar tekrar döner. Bu, kaşınması zor bir yarayı kaşımak kadar haz vericidir: ta ki can acıyana, sonra da kanamaya başlayana kadar.

Jo boğazını temizler.

“Sana bir şey söyleyebilir miyim?” diye sorar Colm’a. Boynundaki fiyonkla oynar; çözer, yeniden bağlar.

“Tabii,” der Colm.

“Pazartesi istifamı verdim.”

Colm’un kaşlarının birden yukarı fırladığını görür. “Gerçekten mi? Neden?”

Jo ona bakar. Bu apaçık değil midir?

“Bilirsin işte,” der. “Bir değişikliğe ihtiyacım vardı.”

“Sonra ne yapacaksın?”

“Bir süre seyahat edebilirim.”

“Bu iyi bir fikir,” der Colm, pintinin sonunu bitirirken. “Tam da yapman gereken şey bu.”

“Belki Danimarka’ya da giderim,” diye ekler Jo.

Colm ona merakla bakar.

“Bataklık cesetleri gibi,” der Jo.

“Ha, evet.”

Sonra Niall’ın cenazesine dair kısa bir görüntü belirir: ailesinin evindeki taziye, tabutun kapalı oluşu — elbette kapalıydı. Jo’nun başı istemsizce küçük, sert bir hareketle sallanır; bir spazm gibi.

“Ve Colm,” der. “Sana bir şey sorabilir miyim? Neden cenazeye gelmedin?”

Colm, cenazeye neden gitmediğini bilmez. Ofisteki o sabahı hatırlar; Jo’nun masası boştur. İyi, diye düşündüğünü hatırlar, bugün dert etmem gereken bir şey daha eksik. O zamanlar onun yanında olmak zordu; o da gerçekten, gerçekten Sarah’yı ve sadece Sarah’yı düşünmeye çalışıyordu.

Sonra haberi Trish’ten almıştır; bu tür şeyleri her zaman ilk bilen Trish. Telefonu elinde, kapıda belirip bir kez boğazını temizlemiş, sonra bütün ekibe birden söylemiştir. Ardından bir sessizlik çökmüş, Colm yüzünün ve boynunun kızardığını hissetmiştir. Açıklayamadığı bir şekilde bunun kendi suçu olduğunu düşünmüştür; Jo’nun erkek arkadaşının arabasının yoldan çıkmasının onun suçu olduğunu. Yıllar içinde kendi arabasıyla yaşadığı ramak kalmaları düşünmüştür: bir müzik festivalinden dönerken gözlerinin yolda kapanmak üzere olduğu anı, ya da bir keresinde kavşakta kırmızı ışıkta geçen bir motor kuryenin önüne fırlamasıyla frene asıldığı zamanı.

Kalbinin hızlandığını hatırlar; ellerini önündeki suntadan ofis masasının üzerine yayarak koymuştur.

“Gitmeliydim,” der şimdi. “Neden gitmediğimi bilmiyorum.”

Jo’nun gözleri kısılır. Colm onun, içinde sakladığı diğer taraflarını da gördüğünden emindir. Ben bir korkağım, diye düşünür Colm. Bunu ona itiraf etmek istemiyorum. Jo’nun onu hep iyi biri sanmasını isterdi. Ama bunun için artık çok geçtir.

“Bir korkağım,” der sonunda. “Sanırım gitmememin nedeni bu.”

Jo ona bakar. Hayatı boyunca bir kez bile korkak olma lüksüne sahip olmamıştır. Ama bu tam olarak doğru değildir. Birlikte ilk kez bir otel odası ayarladıkları zamanı hatırlar; ikisi. Resepsiyon masasının önünde neredeyse yaşayan bir insan olmaktan utanır gibi, Colm’un arkasına saklanmıştır. Orada dolaşmak, bu işleri halletmek bir erkeğin işiymiş gibi gelmiştir ona.

“Bunu kabul ettiğin için,” der şimdi, “helal olsun.”

Colm’un alnı kırışıktır. Gergin, çocuksu bir gülümseme belirir yüzünde. “Sence de ofise dönsek mi artık?” der.

Jo başını sallar, paltosunu giyer. Pubdan ilk çıkan o olur. Dışarıda soğuk hava yüzüne çarpar. Bir ağırlığı vardır; gaz kaçağı gibi her yeri kaplar. Masasına geri dönmek ister; Colm’la artık konuşmak istemediğini düşünür. Belki de hiç. Yan yana yürürlerken Colm da sessizdir. Muhtemelen utanıyordur. Jo ruh hâlinin çöktüğünü hisseder; sanki biri üstüne oturmuş da onu bastırıyormuş gibi. Son zamanlarda sık sık olur bu. Kim ister dul olmayı? Eğer adı buysa bunun.

Trafik ışıklarında dururlar; kaldırım kenarında, kolları çaprazlanmış hâlde beklerler. Yanlarından bir otobüs geçer, yüzlerine fazlasıyla yakın. Sonra Jo’nun üzerine bir dalga gibi gelir. Gençliğinden hatırladığı bir duygu: Akşamüstü tek başına şehir merkezinde yürümek; bir arkadaşla ya da bir sevgiliyle buluşmaya giderken, hep yolda olmak, hep bir yere gidiyor olmak, içinin momentumla dolması. Önündeki sokağa bakmak, ileride ne olduğuna. Bu duygudan artık ne kadar uzak olduğunu düşünür; polyester gömleği ve rahatsız topuklularıyla yaşlanıp dururken. Ve yine de ateş gibi, ansızın gelir başına. Eski bir düşünceyi de beraberinde getirir — artık yersiz olsa da. Işıkların değişmesini beklerken Jo’nun zihninde davul vuruşu gibi tekrar eder:

Beni bekleyen biri var.
Birinin benim gelmemi beklediği bir yer var.

 


Ana Kinsella, Dublin’de yaşayan İrlandalı yazardır. Kinsella’nın ilk kitabı Look Here 2022 yılında Daunt Books’tan yayımlandı. Öyküleri Granta’da, deneme ve kurmaca dışı metinleri ise n+1, Tolka, FT Magazine ve frieze gibi yayınlarda yer aldı.

2025 yılında MacDowell Fellowship’e layık görülen Kinsella, daha önce Museum of Literature Ireland’da yazar-rezidans olarak görev yaptı. Yazarlık kariyerinden önce on yılı aşkın bir süre moda ve reklam sektörlerinde çalıştı. İlk romanı ise Frida Slattery As Herself, İngiltere’de Scribner ve ABD’de Ecco tarafından 2026’da yayınlanacak.

Bataklık Cesetleri öyküsü ilk kez 15 Ekim 2025’te Granta’da yayınlanmıştır.

En Yeniler

Sorularını Yanıtlayacağız Ayini – Gönül Demircioğlu

Kalkmayan cenaze benim. En kısa zaman bükücüsü. Kasnağım gergin,...

Handan Deniz Tinik’in İlk Şiir Kitabı “Düş Dişi” Yayımlandı

Handan Deniz Tinik’in, “Düş Dişi” isimli ilk şiir kitabı,...

İkilikler Arasında Bir Şiir Evreni: Erkut Tokman’la Solucanlar ve Rapunzel

Söyleşi: Azimet Avcu 1. Kitaba ismini veren ve tezat oluşturan...

Nasim Luczaj – Üç Şiir

  Çeviren: Zehra Güven Taos, New Mexico. 7 Mayıs 1929 Seni terk...

Ahmet Güntan’ın Yeni Romanı “Sarıldım Çiftliği” Yayımlandı

Sarıldım Çiftliği. Kitap Açıklaması Kabul edilmek artık umurumda değil. Yola...

Benzer İçerikler

Sebastiano Grasso – Duvarlarda

Çeviren: Erkut Tokman Yıllardır beyaz sayfaların üstünde olduğu gibi; işte senin ismin duvarlarda, bir hengâme, yüzünün gerisinde dörtnala, bacakların beni sımsıkı sararken, sekste. Ateş kalıcı görünen tozu yerle bir...

Ben Lerner – [Sizi davet ediyorum…]

Çeviren: Zehra Güven Sizi siyaset üzerine yaratıcı düşünmeye davet ediyorum histamin çağında Sizi siyaset üzerine yaratıcı düşünmeye davet ediyorum erkek doğası göz önüne alındığında: astımlı, ritimden düşmüş...

Cristina Gutiérrez Leal – Bir Duvara Çarpıp Patlayan Denizi Bilirim

Çeviren: Nil Gürel Arostegui Bir duvara çarpıp patlayan denizi bilirimkabarması fazla olduğunda beni nasıl korkuttuğunusuları soğuduğunda ve bunun imkânsızlaştığını.Köprülerde dirseklenmiş iyi insanları bilirim bakışlarının billurluğunu seyrederim,...