Sözü Olmayan Baba, Yüzleşemeyen Çocuk: “Babam, Ev ve Yumurta Kabukları” Üzerine Bir Söyleşi

    Fatma Nur Kaptanoğlu & Azimet Avcu

  1. Kitaplarınızda, genellikle şehir hayatı ile taşra arasındaki geçişler ve içsel hesaplaşmalar ön plana çıkıyor. Bu temalar yazarlık kariyerinizin başlangıcından itibaren mi sizi etkileyen ana konular oldu, yoksa zamanla mı şekillendi?
    Bu temaların yoğunluğu tabii ki hayatımla ilgili. Marmarisliyim. 18 yaşına kadar da Marmaris’te yaşadım. Hayatınızın önemli bir bölümünü küçük bir sahil kasabasında geçirdikten sonra büyük şehirle tanışmak ve o şehirle bütünleşmek ve bunları yaparken karakterinin önemli bir kısmının geliştiği o küçük kasabanın izlerini kendinden silmek yerine o izlerin görünür olması sağlamak, zannedildiğinden daha zor. Elbette bu zorluk da üretimimi, düşüncelerimi, hikayelerimi etkiliyor.
  2. Kitaplarınızda kurguladığınız karakterler, kişisel geçmişiniz ve deneyimlerinizle ne ölçüde örtüşüyor? Bilge karakterinin gelişiminde, kendinizle ilgili izler bulduğunuzu düşünüyor musunuz?
    Her kitabımda kendimden, hayatımdan, çevremde yaşananlardan esinlendiğim yerler var elbette ancak bu gerçeklikleri doğrudan bir çıplaklık yerine, kurguyla harmanlandırarak okuyucuya sunmayı seviyorum. Bu nedenle yazdığım her şeyin otobiyografik olduğunu söylemek ne kadar yanlış olacaksa tamamen kurgu olduğunu söylemek de o kadar yanlış olur. Özellikle Bilge karakterinin tüm aile fertlerinden ve kopukluklarından bağımsız çocukluğunu geçirdiği o evin, çocukluğumun geçtiği o sahil kasabasındaki evle olan benzerliği, Bilge’nin hatırlarındaki ortak dert ve çıkarımlar yadsınamaz bir benzerlik gösteriyor.
  3. “Babam, Ev ve Yumurta Kabukları” kitabınızda, önceki kitaplarınıza benzer şekilde bir eve dönüş teması bulunuyor. Bu sefer, eve dönüş bir hesaplaşmayı getiriyor. Bu kitabın yazım sürecinde sizi motive eden temel faktör neydi?
    Aslında bu kitabın temelinde klasik bir hesaplaşmadan çok hesaplaşamama Hayat her zaman hesaplaşmamıza izin vermez ve bazen verse bile hesaplaşmak zorunda değilizdir, ben de bu kitapta bu hakkımı kullandım, yaptıklarımız ya da bize yapılanların tek taraflı bir hesaplaşmayla da ortaya dökülebileceğini ve bir noktaya kadar sonuca bağlanabileceğini göstermek istedim.Mekanlar kurgularımda önemli bir yere sahip. Bir aile hesaplaşmasının en önemli mekanının da ev olması kaçınılmazdı. Ev, zaten bir olgu olarak benim metinlerimde sürekli tartıştığım ve günyüzünde tuttuğum bir konu. Bu nedenle bu konuya tarafsız bakmak benim için imkansız.
  4. Kitapta, baba figürünün toplumdaki erkek egemen yapıyı simgeliyor olması oldukça dikkat çekici. Bu figür üzerinden toplumsal eleştirinizin altını çizerken, ne tür zorluklarla karşılaştınız?
    Bunlar tanıdık otoriteler. Bilge’nin queer bir birey olmasından bağımsız, babasıyla kurduğu daha doğrusu kuramadığı o ilişki, baba figürünün, toplumdaki erkek rolünün en önemli kanıtı. Genel hatlarıyla daha önce defalarca işlenmiş bir konu. Sıradan konular her zaman daha çok ilgimi çekiyor. O sıradanlığın arasında kalmış minik olağanüstü detaylar, yazarken en çok keyif aldığım yerler. Baba figürünü de elsiz, ayaksız ve hatta dilsiz bir şekilde kaleme almam, babaya söz hakkı tanımadığım, kendisini açıklama fırsatı vermediğim gibi yorumları beraberinde getirdi. Bu yorumları bekliyordum elbette. Ama hayatın içinde her zaman yüzleşme olmadığını, birçok konunun gün yüzüne bile çıkmadan kaybolup gittiğini unutmamak gerek. Babam, Ev ve Yumurta Kabukları her şeyin ötesinde bir yüzleşememe kitabı zaten.
  5. Bilge’nin karakteri, pek çok okurun hem empati kurabileceği hem de rahatsız olabileceği bir yapıya sahip. Bu karakterin gelişiminde gerçek yaşamdan ne gibi izler buluyorsunuz?
    Karakterin gerçekliği tam olarak burada yatıyor. Kimileri çok sevdi, kimileri nefret etti. Bu yüzden Bilge iliğine kemiğine kadar gerçek bir karakter. Havada süzülmüyor, bir konumu var ancak bulunduğu konum kimisine uyuyor kimisini rahatsız ediyor. Bu denge ve gerçeklik metnin ulaştığı ya da ulaştığı halde dokunamadığı yerleri de işaretliyor. Bu açıdan karakterin bu ikircikliğini çok değerli buluyorum.

  6. Kitap, erkek egemen toplumun dayattığı normlara karşı bir başkaldırıyı simgeliyor. Ancak bu anlatı, yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de bir mesaj veriyor gibi görünüyor. Sizce erkek okurlar bu mesajı nasıl alacak?
    Muhtemelen kitaptaki karakterle ortak birçok paydada buluşacak okuyucular olacağı gibi Bilge ve babasının ilişkisizliğini daha somut gerçeklikle görmek isteyen, Bilge’nin babasına duyduğu öfkeyi daha büyük ve görünen bir şiddetle bağdaştırmayı hayal eden okuyucular olacaktır ve oldu da. Ancak kitabın içindeki yok sayılmışlık, değersizlik, kabul görmeme hallerinin görünen bir şiddete ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Kitabın büyük çıkarımlara önayak olmasına, unutulmaz dersler vermesine de gerek yok. Kitap, muhtemel ve sıradan bir gerçekliği en sade haliyle anlatıyor. Bilge’yi anlamaya çalışmak ya da bir kez olsun onun tarafından bakabilmek dışında bir değişim hedefi de yok. Çünkü didaktik bir metin değil. Sadece duyulmak ve görülmek istenen bir metin.
  7. Kitabınızı yazma sürecinde yaşadığınız en unutulmaz an neydi? “Babam, Ev ve Yumurta Kabukları”nı yazarken hangi anlar sizi en çok etkiledi veya bu süreçte sizi zorlayan noktalar oldu?
    Konusu gereği yazarken en çok zorlandığım kitabımdı. Ara ara durmam, nefes almam gerekti. Diğer kitaplarıma göre çocukluğumun izlerini daha fazla taşıyan bir metin olduğu için mesafelenmem de ister istemez zorlaştı. Yazmayı bırakmayı düşündüğüm dönemler bile oldu. Kendimle yüzleşmek, bir başkasından ziyade kendimi didiklemek ve bunları metinle buluşturmak, bir nevi gardsız kalmak yorucuydu ancak tamamlayabildiğim için mutluyum.
  8. Son olarak kitaptaki fotoğraf nereye ait 😊

    Bu fotoğrafın güzel bir hikayesi var. Kitabın son okumasını Bozcaada’da yapma şansım oldu. Fotoğraftaki köşeyi yazdıktan sonra Bozcaada’ya gittiğimde yazdığım yerin aynısını gördüm. Kırık bir bank, denize yakın, dağınık, henüz sezon açılmadığı için yabani otlarla bezeli bir köşe. Bu tesadüfü kitapla birleştirmem kaçınılmazdı 😊

En Yeniler

Nasim Luczaj – Üç Şiir

  Çeviren: Zehra Güven Taos, New Mexico. 7 Mayıs 1929 Seni terk...

Ahmet Güntan’ın Yeni Romanı “Sarıldım Çiftliği” Yayımlandı

Sarıldım Çiftliği. Kitap Açıklaması Kabul edilmek artık umurumda değil. Yola...

Ekmek – İsmail Demir

kendi parmaklarımla vuruşturduğum tüm bira kapaklarına adın çıkıyor diye seviyor dedi...

90’ların Türk Sinemasında Bir Baba Oğul Çatışması: “İki Başlı Dev”

Başrollerini Cüneyt Arkın ile Fikret Kuşkan’ın paylaştığı film, Türk...

Gökçe H. Tırpan’ın İlk Şiir Kitabı “Modern Ruhun Sürgünü” Yayınlandı

Günümüz şiir sahnesine güçlü bir soluk getiren Gökçe H....

Başla Başla Başla! – Fatih Erdem Kavak

“ve artık pek konuşmuyoruz” Edip Cansever 2. işte, yaşıyor dostum hem pek konuşmuyor hem...

Benzer İçerikler

Kısa Yazabilmek: Arife Kalender Şiiri Üzerine – Gazi Giray Günaydın

Arife Kalender şiiri üzerine bile isteye yazmak istiyorum. Çünki kendisinden öğreneceğim çok şey var. En çok da Tenden Gömlek’de bulunan şiirler üzerinden konuşmak isterim. Arife...

Yeni Şiire Dair İpuçları: Abdullah Ezik ve Ozan R. Kartal şiiri.

Yeni Şiir, Yeni Edebiyat   Türkiye’deki güncel şiir yazını üzerine ne söylenebilir? 2000’li yılların başından itibaren yazıp çizilen şiirler bugün kült değeri kazanacak kadar cisimleşebilmiş midir?...

Yontu, Yara, Yalınlık: Arife Kalender’in Tenden Gömlek’i

Uzayan yalnızlıkları tıkırdayarak gölgeleyen adımlarım nerede? “yoldan korkar mı yolcu?” Bilmiyorum. Hissimin ayazı kayalıklarıma vuruyor, “özde çekirdek, tözde sevda”, başım bulutlu, göğsümde şanlı bir...