GİRİŞ
(ya da değil)
Gökyüzü mavi olmasaydı hangi renk olurdu diye düşünmek vakit kaybıdır, hatta biraz ileri gidip hadsizlik olarak da tanımlanabilir. Çünkü gökyüzü mavi olmasaydı, yine mavi olacaktı. Biz o mavi olmayan şeye yine mavi demeyi sürdürecektik, tıpkı kapıya kapı, merdivene merdiven, sütlaça sütlaç ya da diktatöre resmi bir ön ad getirdiğimiz gibi. Dünyadaki her insanın farklı şifrelerle aslında aynı şeyi konuştuğunu düşündükçe delirecek gibi oluyor olmamın, okyanus ya da çöl fobimle bir alakası var mı diye geçtiğimiz aylarda düşünmeye vaktim olmuştu. Ancak ben kendime yakışanı yaparak düşünmedim. Bütün bunları düşünsem, bir kanıya varsam ve tüm soru işaretlerini gidersem elime ne geçecekti ki? Madalya mı alacaktım, para mı kazanacaktım, saygı duyduğum kimseler tarafından alkışlanacak mıydım? Hayır. Diyelim düşündüm ve bazı sonuçlara vardım, bazı çıkarımlar yaptım. Bu sonuçları ve çıkarımları kim duyacaktı? Kişisel tatmin kandırmacadır. Attığımız her adım, aldığımız her nefes, entelektüel olsun ya da olmasın aklımıza gelen her düşünce başkaları içindir. Sabahları kahvaltıda yumurta yememiz başkaları içindir, öğle molasına çıkmamız başkaları içindir, öğle molalarını çalışarak değerlendirmek de işyerinde geçirmek de başkaları içindir. Kendiniz için bir şeyler yaptığınızı düşünüyorsanız, yani sadece sizi mutlu ettiği için “o” kırmızı elbiseyi giydiğinizi, ayakkabınızla çorabınızı aynı renk giyerek kombinlediğinizi, o gün sadece ve sadece aynada kendinizi beğendiğiniz için sakal tıraşı olduğunuzu düşünüyorsanız, hemen silahınızı ve rozetinizi bırakıp realitenin eğreti konforuna teslim olun. Gerçek, dünyayı, anlamı ve vücudu terk etmiş olsa da yok olmamıştır. Sadece sizin onu kavramanızı, yakalamanızı ve eğer şanslıysanız dokunmanızı beklemektedir. Bu düşünceler takip edildiğinde ya da okunduğunda bu söylenenleri ya da söylenileyazılan şeyleri kaderle ya da semavi dinlerin önderliğini yaptığı bir inanç sistemiyle ilişkilendirebilirsiniz. İlişkilendirmeyin. Nasıl da çoğu şeyi çoğu şeyle ilişkilendirmeye o kadar hazırız değil mi? Herhangi bir kelimeyi, ideayı, maddeyi, bağlamı, savı ve buna benzer birtakım soyut ögeleri tek başına düşünmekten aşırı korkuyoruz. Örneği ben pencereyi düşündüğümde, peşine hemen pencerenin açılıp kapanabilir özelliği aklıma geliyor. Hemen peşine. Bir nefes alma süresi bile beklemeden, otomatik, şak diye. Asla pencere imgesini tek başına yapayalnız tahayyül etmeyi başaramıyorum. Peki bunun yalnız kalmaktan korkmak ile bir alakası var mı? Elbette yok. Sadece hemen de nasıl kavramları bağlamaya hevesli olduğumuzu bir örnekle göstermek istedim. Bir anlığına koltuğunuza kurulduğunuzu, zihin sarayınızın dehlizlerine kadar inebilecek kapıları açtığınızı, çocukluk travmalarınızı yokladığınızı, bilgi birikiminiz doğrultusunda ve yeterliliğinde hemen işe koyulduğunuzu ta buradan hissettim, görebildiğim de söylenebilir. Tam olarak bundan bahsediyordum. Bana neden tam olarak bazı konularda bundan bahsetme ve tabiri caizse ahkam kesme ehliyeti verildiğini bilmiyorum. Daha doğrusunu söylemek gerekirse verilmediğini biliyorum. Bu gibi cüret şovları verilmez, hayır ezbere konuşmayın kazanılmaz da. Edinilir. Mesela şöyle; yeni bir mahalleye taşınırsınız, doğal olarak ve beklenti dahilinde kimseyi tanımıyorsunuzdur. Uzaktan top oynayan çocukları, üzerine meyve suyu dökülmüş, yıkansa da lekesi çıkmamış olan beyaz atletinizle izlemektesiniz. Hatta şu an neden sadece beyaz atlet giydiğinizi düşünüyorsunuz, anında hata yaptığınızı fark ederek sadece beyaz atlet giymediğinizi, altınızda siyah bir şort olduğunu da fark ediyorsunuz. Hatalar dönülmek içindir, ancak hatanın neresinden dönseniz kar değildir, hatanın neresinden dönmüş olursanız, hatanın orasından dönmüşsünüzdür sadece. Nasıl da bir şeyleri romantize etmeye teşne olduğumuzun bir başka izahı daha. Her neyse-sanki çok önemli bir şeyden bahsediyormuşuz da araya mavra karıştırmışız şeklinde bir konuya dönme zarfı kullanmayı asla ihmal etmiyorsunuz- Siyah şortunuz, içinizde beyaz boxerınız – bu renkte bir boxer tercih etmemenin risk taşıdığını hayat size ilerleyen safhalarda hatırlatacaktır- ve yıkanmış olsa dahi meyve suyu lekesi çıkartılamamış beyaz atletinizle bir evin bitimindeki eşikte oturuyordunuz. Çocuklar top oynamakta, yüzlerine bakıyorsunuz, yüzlerinden karakter tahlili yapmaya çalışıyorsunuz ama dimağınız yetmiyor. Nasıl yetsin ki, yetmeyebilir, hemen yaşınızın küçük olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü böyle şeyler size söylenmez hissettirilir. Sizler de anlamaya hazır olduğunuz için ve aynı dili konuşmamızın getirisi olarak şıp diye anlarsınız. Şıp diye anlamak deyimini düşünmek istiyorsunuz ama boş verin, bırakın onu da başkaları düşünedursun. Dünyada herkese yetecek kadar anlam olması, düşündükçe sizi rahatsız ediyor – ya da etmiyor-, içgüdülerimiz neyimize yetmiyordu da böylesine devasa boyutlarda anlama sahip olduk. Yaşanacak ya da yaşanması muhtemel hatta yaşanmış bütün olayların bir açıklaması var. Anlamlandıramadığımız şeylere ihtiyacımız, anlamlandırabildiklerimizden daha fazla, bütün bir insanlığın bunu anlamasını bekliyorum. Derken yine bir anlam ortaya çıktığını fark ediyorsunuz. Dünya gerçekten bir cehennem nereye kaçacağımızı bilmiyorum şeklinde kafiyeli cümleyle devam ediyorsunuz. Yeni bir yaşam bulunsun da şu ankine eski yaşam diyelim diye de devam ettiriyorsunuz. Her neyse -bakın yine yaptınız- tamam uzatmayalım eşiktesiniz. Eşiktesiniz, hemen buraya soyut bir eşikte olma anlatısı eklemek istiyorsunuz, sizi tutabilene aşk olsun, ne kadar da ruhsal ve zihinsel açıdan kendinizi geliştirmiş olduğunuzu fark ediyorsunuz. Hem birileriyle tanışmanın hem de yeni hayat kurmanın hem de birazdan kendinizi kanıtlamanın eşiğindesiniz. Ne demiştik unutmayın; her şey başkaları içindir. Kendinizi kandırmayın. Eşiktesiniz, tekrar etme ihtiyacı ve konuyu toparlama ihtiyacı hissediyorsunuz, boş verin. Akışına bırakmak ağızdan kolay çıksa da zordur. Çünkü size kalsa dereyi bile akışına bırakmayacaksınız. Irmağının akışına ölseydiniz mesela ne demek istediğimizi belki daha iyi anlayabilirdiniz. Neyse ki derelerin de ırmaklarında akışı bize bırakılmadı. Akışına bırakılmış vaziyetteler. Konuya dönecek olursak, evet konulara dönmeye bayılıyorsunuz. Sizi uzunca bir süre top oynamaya çağırmıyorlar, varlığınızın farkında değiller. Fark edilmediğinizi fark ettiğinizde sadece oyunu izlemek istediğinizi kendi kendinize tekrar ediyorsunuz, kendinizi kimseye ihtiyacınız olmadığı yönünde telkin etme girişimleriniz de bu tekrara eşlik ediyor. İçten içe davet edilmek istediğinizi biliyorsunuz, kendinize karşı dürüst olmakta zorluk yaşasanız da derinlerde o zorluğu aştınız, tebrik ediyorum. Oyuna çağırılmadıkça konuyu kendinizden uzaklaştırıyorsunuz ve oyuna davet edilmemeyi yeni taşındığınız muhitteki, hayatınıza yeni dahil olan karakterlerin işe yaramaz olduğuna yoruyorsunuz. Evet şimdi sizi tanımamak dışında hiçbir günahı olmayan sabi sübyanı ipe sapa gelmez laflarla itham etmeye başladınız. Belki ana bacı küfür ettiniz. Oysa siz sadece hava almaya eşiğe inmiştiniz, hava almanın ötesine dair bir şey planlamamıştınız, beklentiye girmemiştiniz. Ama şimdi? Şu kara kuru olandan hiç haz etmediniz değil mi? Evet. Orada sadece kendiniz için oturduğunuzu hala düşünmeye devam ediyor musunuz yoksa fikriniz değişti mi? Oyuna mola veriliyor, birinin ayrılması lazım. Önemsiz rolde birisinin ayrıldığını görüyorsunuz, heyecanlandınız değil mi? Yoksa sizi davet etmenin vakti geliyor mu? Geldi. Upuzun boylu biri gelip sizi önemsiz rol için davet ediyor, önemsiz de olsa rolü kabul ediyorsunuz ve oyuna dahil oluyorsunuz. Artık oyundasınız, eşikte değil. Eşiği aştığınızı söylememi istiyorsunuz şu an deliler gibi, böyle bir yorum getirmemin gereklilik olduğunu düşünüyorsunuz, hayır gelmeyecek. Eşiği falan aşmadınız sadece planlarınızda olmayan her şeyin başkaları için olduğunu ispatlayacak bir oyuna dahil oldunuz o kadar. Yalnızca teknik olarak nihayet eşikte değilsiniz. Önemsiz rolünüzü oynamaya başlıyorsunuz, artık sizin için oyunda olmanın yeterli olmadığını fark ettiğinizi düşünüyorum. Birkaç tane top kurtarıyorsunuz, yetmiyor. Başkaları için önemli rol oynamak için yanıp tutuşuyorsunuz, bilmiyorum sanmayın. Hatta size nazaran daha önemli rolde oynayan bazı kişileri küçümsemeye bile başladınız. Oysa sadece kendiniz için yeni taşındığınız muhitte dışarı çıkmıştınız, ihtiras ve kibir havada uçuşsun diye değil. Üstelik unuttum sanmayın üzerinizde lekeli bir beyaz atlet var. Bu şekilde giyinmiş biri için fazla cesaretli ve hoyratsınız. Hatrı sayılır bir zaman geçti ve hala önemsiz roldesiniz. Bir şey yapmak zorundasınız, değil misiniz? Kendinizi göstermek istemiyor musunuz? Sadece zaman kolluyorsunuz biliyorum, doğru zaman geldiğinde kabuğunuzu kıracak ve kendinizi tüm insanlığa – yaklaşık 10 kişi falan var ama siz yine de tüm insanlık diyerek ölçeği genişletiyor, konuyu abartıyorsunuz- kanıtlayacaksınız. Öte yandan doğru zamanı beklemek zamanı olanların işidir, hatta ve hatta zamanı olmak diye bir şey olmasa bile. Birden insanlık olarak her şeyi nasıl da uydurduğumuzu düşünmeye başlıyorsunuz, bu bilinç akışının sonu yok, nasıl da kendinizi kaptırmıştınız değil mi? Aşık olduğunuz kişiyle durmadan birbirinizin olduğunuz bir gecenin sabahında yatağa getirilmesi beklenen bir kahvaltıyı bekler gibi tam olarak neden kimsenin zamanının olmadığına dair bir açıklama getirilmesini bekliyordunuz. Beklentiye girmek çoğu ruhsal ve fiziksel acıdan daha acıdır. Beklentiler sadece ama sadece mutsuzluk getirir. Kahvaltı klişelerinden ve beklentilerden sıyrılmaya başlıyorsunuz, sanırım doğru zaman geldi. Hazır klişe ve beklentilerden sıyrılmaya başlamışken, top nizami bir hızda ayağınıza doğru geliyor, önemsiz bir roldesiniz, doğru zaman geldi. Sol ayağınızın üzerine topu minik minik dürterek önünüze gelen herkesten sıyrılıyorsunuz. Bir zamanlar size borç vermeyen güvendiğiniz bir arkadaşınızdan, bir gece vakti evinize giren ve çıkarmak için üç saat uğraştığınız kör yarasadan – bütün yarasalar kördür, dolayısıyla burada bir anlatım bozukluğu var diye bağırmak istiyorsunuz-, Bolulu olduğu halde kendini Denizlili sanan kimlik karmaşası yaşayan arkadaşınızdan, aşkınıza karşılık vermeyip uyduruk ve toksik ilişkisine geri dönen eski flörtünüzden değil, sadece mahallede top oynayan çocuklardan sıyrılıyorsunuz. Oysa her şey ne güzel başlamıştı ve ne güzel devam ediyordu değil mi? Bir bir çalımlıyordunuz hayatınıza çıkan engel olmasa bile engel kılığına girmiş kişilerden ve kişi olmayan olgulardan. Hayır, her şeyin başkaları için olduğunu kanıtlaya kanıtlaya sadece tanışmak üzere olduğunuz yepyeni arkadaşlarınızdan sıyrıldınız. Hatta onlardan bile sıyrılmadınız siz sadece size oturun diye tasarlanmış bir şeylerin üzerinde oturuyorsunuz. Yahut sizi bir yerden bir yere taşımakla yükümlü cansız nesnelerde dikiliyorsunuz o kadar. Eşikteydiniz, sadece hava almak istemiştiniz, ihtiras ve beklenti yangının içine girdiniz, önemsiz bir rolde konuya dahil edildiniz, önemsiz roldeyken sizden hiç beklenmeyen, umulmayan bir şekilde oyundaki herkesi çalımlayıp oyunun amacına yönelik olmayan farklı finali gerçekleştirdiniz. Hayır bu sadece anlam, bağlam, kahramanlık, afilli sözler, uydurma kalıplar, belki biraz komik şeyler aradığınız bir yolculuktu. Yolculuk bile değildi, siz sadece duruyordunuz, hikayeye asla dahil olmadınız ya da her şeye her an inanmaya hazır ve dahil olmaya namzet olduğunuz gibi bunu da öyle sanıyorsunuz. Hikayeye nerede dahil olduğunuzu (olmadığınızı) hatırlamak ve konunun buraya nasıl geldiğini anlamak için bir önceki sayfalara göz atmaya gidiyorsunuz, geliyorsunuz. Yüzünüzde bir sırıtış hakim ya da değil, bunun nereye varacağını düşünüyorsunuz, merak uyandırdığını düşünecek gibi oluyorsunuz. Ağzınızda biber kızartması tadı var, burnunuzda güzel günleri çağıran bir koku, biber kızartmasıyla koku birbirine karışıyor artık kokunun da tadını alabiliyorsunuz. Hatırlamanın sahte mutluluğuna kapılmaya başlıyorsunuz, sizi uyaracak kimseniz de yok. Zaten teknik olarak kimseniz de yok ancak bu başka bir günün konusudur. Derin bir nefes alıyorsunuz ve kendinize çekin düzen veriyorsunuz.
İşte tüm bu gelişmelerin ışığında;
bir kaplumbağanın ters döndükten sonraki ilk on beş dakikası böyle geçti.