Annelik Üzerine Bir Çöküş: “Geber Aşkım” Romanının Sinema Uyarlaması


Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012 yılında yayımlanan Geber Aşkım romanı, yıllar içinde çağdaş edebiyatın en sarsıcı metinlerinden biri hâline geldi. Annelik, evlilik ve kadınlık üzerine kurulan yerleşik anlatıları parçalayarak ilerleyen bu roman, yalnızca bireysel bir öfkeyi değil, bastırılmış bir varoluş hâlini görünür kılıyor. Kitabın birçok dile çevrilmesi ve 2018’de Uluslararası Man Booker Ödülü’ne aday gösterilmesi, Harwicz’in kurduğu bu huzursuz evrenin evrensel bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Türkiye’de ilk olarak 2019 yılında Seda Ersavcı çevirisiyle yayımlanan romanın, 2025’te Lynne Ramsay tarafından sinemaya uyarlanması ise bu metni görsel ve bedensel bir deneyime dönüştürüyor.

Filmin merkezinde Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Grace karakteri var. Geber Aşkım, büyük dramatik olaylarla ilerleyen bir film değil. Daha çok gündelik hayatın içinde yavaş yavaş büyüyen bir çözülmeyi izliyoruz. Şehirden uzak, kırsalda bir eve taşınan bir çiftin hikâyesi, ilk bakışta sakin ve huzurlu gibi görünse de bu sakinlik kısa sürede tekinsiz bir hâl alıyor. Grace için bu ev bir sığınak değil; aksine, kaçışı olmayan kapalı bir alana dönüşüyor. Eşinin her gün işe gitmesiyle birlikte yalnızlık daha da derinleşiyor ve ev, Grace’in iç seslerinin yankılandığı bir mekân hâline geliyor.

Grace’in yaşadığı ruh hâli, tıpta “doğum sonrası depresyon” olarak tanımlanabilecek belirtiler taşısa da film bu durumu yalnızca klinik bir sorun olarak ele almıyor. Burada izlediğimiz şey, anneliğin idealize edilmiş anlatılarıyla bireysel arzular arasındaki çatışmanın yarattığı bir kırılma. Çevresindeki diğer annelerin “ilk altı ay çok zor geçer” gibi klişe cümleleri Grace’i rahatlatmıyor; tam tersine onu daha da öfkelendiriyor. Film bu noktada, toplumsal beklentilerle psikiyatrik söylemin nasıl iç içe geçtiğini hissettiriyor. Grace’in öfkesi bir hastalık gibi sunulmuyor; bastırılmış bir benliğin, görünmez kılınmış bir isteğin doğal bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor.

Lynne Ramsay’nin sinema dili bu ruh hâlini açıklamaya çalışmıyor, daha çok hissettirmeyi tercih ediyor. Filmde geçmişle şimdi, gerçeklikle rüya iç içe geçiyor. Bu anlatım biçimi zaman zaman takip etmeyi zorlaştırıyor ama aynı zamanda izleyiciyi Grace’in yaşadığı bunalımın içine çekiyor. Büyük olaylardan çok, gündelik anlar üzerinden ilerleyen bu yapı izleyicide sürekli bir huzursuzluk hissi yaratıyor. Film, empati kurmamızı istemiyor; bizi bu sıkışmışlığın içinde tutuyor.

Ariana Harwicz’in edebiyatında Clarice Lispector ve Sylvia Plath etkilerinden sıkça söz edilir. Bu izler filmde de hissediliyor. Lispector’un metinlerindeki içe dönük sorgulamalar, Harwicz’te daha sert ve saldırgan bir dile dönüşüyor. Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’ta kurduğu zihinsel sıkışmışlık hissi ise Geber Aşkım’da kırsaldaki evin duvarları arasında yeniden ortaya çıkıyor. Grace, toplumun ondan beklediği rolleri yerine getirmekte zorlanan, bu rollerle çatışan bir bilinç hâlini temsil ediyor.

Film, bu edebî mirası doğrudan alıntılarla değil, Jennifer Lawrence’ın bedensel performansıyla sinemaya taşıyor. Lawrence, Grace’i sevimli ya da kolay anlaşılır bir karaktere dönüştürmeye çalışmıyor. Aksine, izleyiciyi zaman zaman rahatsız eden, kontrolsüz ve sert bir karakter yaratıyor. Bu da filmin duruşunu netleştiriyor. Geber Aşkım, kadın öfkesini yumuşatmıyor, estetize etmiyor ya da mazur göstermeye çalışmıyor. Onu olduğu gibi, ham ve filtresiz bir hâlde sunuyor.

Sonuç olarak Geber Aşkım, yalnızca bir evlilik ya da annelik hikâyesi değil; modern toplumun kadınlık üzerine kurduğu normlara yöneltilmiş sert bir eleştiri. MUBİ’nin son yıllarda edebiyat uyarlamalarına verdiği önemi düşündüğümüzde, bu film bu çizginin güçlü örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Odaklanarak izlendiğinde rahatsız edici ama bir o kadar da akılda kalıcı bir deneyim sunuyor. Bu yüzden benim için Geber Aşkım, 2026’da mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında yer alıyor.

Film Adı: Geber Aşkım
Orijinal Adı: Die, My Love
Yönetmen: Lynne Ramsay
Senaryo: Lynne Ramsay, Enda Walsh, Alice Birch
Uyarlama: Ariana Harwicz’in Mátate, amor (2012) adlı romanından
Tür: Psikolojik dram / Kara komedi
Yapım Yılı: 2025
Ülke: ABD – Birleşik Krallık
Dil: İngilizce

Oyuncular:
Jennifer Lawrence
Robert Pattinson
LaKeith Stanfield
Sissy Spacek
Nick Nolte

Görüntü Yönetmeni: Seamus McGarvey
Kurgu: Toni Froschhammer
Müzik: George Vjestica, Raife Burchell, Lynne Ramsay

En Yeniler

Ana Kinsella – Bataklık Cesetleri

Çeviren: Leyla Bayrı Colm, ilk bedene bakmak için bölmenin arkasına...

Başı Boş Dergi: Edebiyatın Yeni ve Genç Damarı

Başı Boş Dergi, ilk sayısında modern insanın ruhuna çöken...

Sorularını Yanıtlayacağız Ayini – Gönül Demircioğlu

Kalkmayan cenaze benim. En kısa zaman bükücüsü. Kasnağım gergin,...

Handan Deniz Tinik’in İlk Şiir Kitabı “Düş Dişi” Yayımlandı

Handan Deniz Tinik’in, “Düş Dişi” isimli ilk şiir kitabı,...

İkilikler Arasında Bir Şiir Evreni: Erkut Tokman’la Solucanlar ve Rapunzel

Söyleşi: Azimet Avcu 1. Kitaba ismini veren ve tezat oluşturan...

Benzer İçerikler

Hafıza, Baba ve Sinema: Manevi Değer Üzerine Üç Katmanlı Bir Okuma

Joachim Trier imzalı “Manevi Değer / Sentimental Value”, yönetmenin aile, hafıza ve sanat arasındaki gerilimleri ele alan filmografisinin olgunlaşmış bir durağı olarak okunabilir. Trier,...

Cemal Süreya’dan Küçük Dergiler Üzerine: “Edebiyatın Yeraltı Haritası”

Son yarım yüzyıl içinde, özellikle de 1940'lardan bu yana edebiyatımızdaki hemen bütün öncü sanat devinimleri küçük dergilerde görülmüştür. Aslında, Varlık gibi oturmuş, kurumlaşmış, Türk...

Cibali’de Bir Edebiyat Rüzgârı Daha: Şiirler ve şarkılar Atölye Kafası’nda buluştu.

Balat’ta faaliyet gösteren Atölye Kafası, 6 Aralık Cumartesi akşamı genç şairleri bir araya getiren kapsamlı bir şiir etkinliğine ev sahipliği yaptı. Yoğun katılımın gözlendiği...