90’ların Türk Sinemasında Bir Baba Oğul Çatışması: “İki Başlı Dev”

Başrollerini Cüneyt Arkın ile Fikret Kuşkan’ın paylaştığı film, Türk sinemasında 1990’lı yılların başında belirginleşen estetik ve tematik kırılmanın güçlü örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Bu dönem, Yeşilçam’ın alışıldık anlatı yapılarının çözülmeye başladığı, karakterlerin daha içe dönük, hikâyelerin ise daha karanlık ve rahatsız edici bir zemine taşındığı bir geçiş evresine işaret eder. Aile yapısı, otorite ilişkileri ve bireyin bastırılması gibi temalar, bu yıllarda sinemada giderek daha sert ve doğrudan biçimlerde ele alınmaya başlanmıştır. Orhan Oğuz’un filmi de bu arayışın içinde, melodramdan çok psikolojik gerilime yaklaşan diliyle kendine özgü bir yerde durur.

Film, kör olduğunu çevresinden gizleyen fabrikatör Cengiz Bey, oğlunu kendince tanımladığı bir sorumluluk anlayışıyla yetiştirmeye çalışır. Bir kaza sonrasında, oğlu Hakan babasının aslında yardıma muhtaç olduğunu fark eder. Son derece kuralcı bir babanın, kusursuz olmasını istediği oğluyla kurduğu baskıcı ilişkiyi merkezine alır. Baba figürü, fiziksel engeline rağmen evin ve çevresinin mutlak hâkimi olarak çizilir. Körlük burada bir eksiklik ya da zayıflık değil, aksine otoritenin farklı bir biçimi olarak kurulur. Baba karakteri “görmeyen” ama her şeyi kontrol eden bir figürdür. Oğlunun bedeni, bakışı ve yön duygusu üzerinden dünyayla ilişki kurar. Bu durum, çocuğu bireysel bir varlık olmaktan çıkararak babanın eksikliğini tamamlayan bir uzva dönüştürür.

Filmin en çarpıcı tercihlerinden biri, izleyicinin baba karakterinin körlüğünü uzun süre fark etmemesidir. Film bu noktada izleyicide bilinçli bir yanılsama yaratır. Fikret Kuşkan’ın canlandırdığı Hakan karakteri, babasına o denli kusursuz bir şekilde rehberlik eder ki, baba figürü baştan sona güçlü ve kendinden emin bir karakter olarak algılanır. Elinde baston olmadan yürür, girdiği mekânlarda tereddüt etmez, çevresindekilere hükmeden bir duruş sergiler. Körlüğün yalnızca birkaç kısa planda ima edilmesi, yönetmenin bilinçli bir anlatı stratejisidir. Bu tercih, görmenin yalnızca fiziksel bir eylem olmadığını, asıl körlüğün duygusal ve ahlaki düzlemde yaşandığını düşündürür.

Orhan Oğuz, körlüğü burada açık bir metafor olarak kurar. Baba, yaptığı hiçbir şeyi görmeyen, çocuğun duygularını ve varlığını fark etmeyen bir iktidar figürüne dönüşür. Eleştirmenlerin ve izleyici yorumlarının ortaklaştığı bir nokta da budur. Baba, sevgiyi ve kabulü koşullara bağlayan bir otoriteyi temsil eder. Çocuk için var olmanın tek yolu, kurallara uymak ve kendi duygularını bastırmaktır. Film boyunca baba, oğlunun bireysel arzularına alan tanımaz. Kuralların dışına çıkmak, yalnızca bir hata değil, düzenin tamamını tehdit eden bir eylem olarak görülür. İtaat, bu ilişkide sevginin yerine geçen tek bağdır.

Soyluluğa ve köklü bir geçmişe büyük önem veren Cengiz Bey için mimari kaygısı olmayan köyleri, kırları özleyen Aslı, soy kemerine adını yazdırmaya aday Hakan. Baba sevgisi, kimlik bunalımı, özgürlük arayışı ve savruluşlar. Filmin karanlık atmosferi, düşük ışıklı planları ve kapalı mekân kullanımı bu baskı duygusunu görsel olarak da güçlendirir. Kamera çoğu zaman karakterleri dar alanlara sıkıştırır ve kaçış hissini bilinçli olarak engeller. Bu görsel tercih, Hakan’ın yaşadığı psikolojik kuşatmayı izleyiciye doğrudan hissettirir. Dönem eleştirilerinde de belirtildiği gibi, filmde mekânlar birer sığınak olmaktan çok, baskının yeniden üretildiği alanlara dönüşür. Müzik kullanımı ise duyguyu yönlendirmekten ziyade sahnelerin mesafeli ve soğuk yapısını destekler.

Cüneyt Arkın’ın alışılmış kahraman rollerinden uzak, sert ve neredeyse sevgisiz baba yorumu, Fikret Kuşkan’ın içe dönük, bastırılmış ve kırılgan performansıyla birlikte düşünüldüğünde film, 90’lar Türk sinemasında baba figürünün dönüşümüne dair önemli bir örnek sunar. Bu yönüyle film, yalnızca bir aile hikâyesi değil, otorite, iktidar ve bireysellik üzerine karanlık bir yüzleşme alanı açar ve 90’ların sinemasal kırılma hattında hâlâ güçlü bir yer tutar.


YÖNETMEN / DIRECTOR
Orhan Oğuz

OYUNCULAR / CAST
Cüneyt Arkın
Fikret Kuşkan
Sedef Ecer

SENARYO / SCREENPLAY
Nuray Oğuz

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ / CINEMATOGRAPHY
Orhan Oğuz

KURGU / EDITING
Nevzat Dişiaçık

MÜZİK / MUSIC
Dağhan Baydur
Paul Buckmaster

YAPIMCI / PRODUCER
Eriş Akman

YAPIM / PRODUCTION
Eks Yapım

ÖDÜLLER
İstanbul Film Festivali 1991 – En İyi Yönetmen
Adana Film Festivali 1992 – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Fikret Kuşkan)
SİYAD 1991 – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Fikret Kuşkan)

En Yeniler

Başla Başla Başla! – Fatih Erdem Kavak

“ve artık pek konuşmuyoruz” Edip Cansever 2. işte, yaşıyor dostum hem pek konuşmuyor hem...

Hakikatin Konforu Bozulurken: Temelsizliğin Yüceltilmesi

Lev Şestov’un Temelsizliğin Yüceltilmesi’ni okurken insanın elindeki kitabın türü...

“Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”: DasDas’tan Paribu Art’a Uzanan Bir Deneyin Tekrarla İmtihanı

Nassim Soleimanpour’un çağdaş tiyatro tarihine deneysel bir kırılma olarak...

Şairi Öldürdüler: ABD Polisi, Üç Çocuk Annesi Şair Renee Nicole Good’u Öldürdü

  Renee Nicole Good, 1988 yılında ABD’nin Colorado Springs kentinde...

Düşman – Yılmaz Sarı

Yılmaz Sarı   “Siktiğim pirinç pilavını al da götüne sok!” “Ne dedin? “Dedim...

Benzer İçerikler

Cemal Süreya’dan Küçük Dergiler Üzerine: “Edebiyatın Yeraltı Haritası”

Son yarım yüzyıl içinde, özellikle de 1940'lardan bu yana edebiyatımızdaki hemen bütün öncü sanat devinimleri küçük dergilerde görülmüştür. Aslında, Varlık gibi oturmuş, kurumlaşmış, Türk...

Cibali’de Bir Edebiyat Rüzgârı Daha: Şiirler ve şarkılar Atölye Kafası’nda buluştu.

Balat’ta faaliyet gösteren Atölye Kafası, 6 Aralık Cumartesi akşamı genç şairleri bir araya getiren kapsamlı bir şiir etkinliğine ev sahipliği yaptı. Yoğun katılımın gözlendiği...

Dijital Çağın Aynasında Bir Kısa Film: “Hayaller, Umutlar ve Dönen Yunuslar”

İnceleme: Azimet Avcu Adil Burak Aydın’ın yazıp yönettiği Hayaller, Umutlar ve Dönen Yunuslar, kısa süresine rağmen izleyicisine uzun bir düşünme alanı açan yapımlardan biri....