BUGÜN ARJANTİN’İN MAÇI VAR

Erdem Yılmaz

 

                     

 

 

Buluşma vaktinden yarım saat kadar önce gidiyor Kadıköy’deki kafeye. Hava durumunda yazdığına göre gün boyu güneşli, o yüzden bahçedeki masalardan birine oturuyor. Yan masadaki kadın portakal suyu içiyor. Portakal. Saatine bakıyor. İki, üç saat dışarıda dursa, sonra metro artı otobüs yapsa çok rahat yetişir. Bu rahatlıkla yaslanıyor arkasına, garson yaklaşıyor. Çay, diyor garsonun konuşmasına müsaade etmeden. Garson, oldukça hoş bir hanımefendi. Bu detayı, bu hoş hanımefendi siparişi getirmek için mutfağa yöneldiğinde fark ediyor ve ne denli kaba olduğunu düşünüp kendine kızıyor.

Telefonunu çıkarıp iddia oranlarına, takımların sakat oyuncularına, sosyal medyadaki maçla ilgili gönderilere baktığı sırada arka arkaya üç bildirim düşüyor ekranına. Dünya Kupası başladığından beri her yorumuyla, her söylediğiyle canını sıkan ve bu yüzden, başrolü olduğu metinde “şişko” diye adlandıracağı sınıf arkadaşından mesaj var. Gereksiz yere gerileceğini bilmesine rağmen okuyor:

bu gece harbi elinize vericekler olum

maç sonrası arar teselli ederim seni :d

pepsi de getiririm kşfgkhfşhfghf

Şişkonun bildirimlerini sessize alıp telefonu elinden bıraktığında, garsonun yaklaştığını görüyor. Çantasında taşıdığı kitabı çıkarıp masaya koyuyor hemen. Bernhard’ın Bitik Adam’ı. Olur da kadın kitabı okumuşsa ya da okumamışsa dahi duymuşsa, duymamışsa bile kitaplarla haşır neşir olan birisiyse ve ooo, demek siz de benim gibi kitap kurdusunuz demek, derse diye hevesleniyor ancak hevesi kursağında kalıyor. Çayı masaya bıraktığı gibi kuru bir sesle afiyet olsun, diyerek, başka bir isteğiniz var mı, diye bile sormadan gidiyor garson.

Masadaki şekerliğin kapağını kaldırıp içinden aldığı dört küp şekeri de paketinden sıyırıyor ve çayına atıyor. Kaşığın bardağa çarpıp ses çıkarmamasına özenle dikkat ederek karıştırıyor çayını ve olur ya, Leyla erken gelir belki; bu kadar şeker kullandığını, hatta şeker kullandığını görmesin diye şeker paketlerini buruşturup cebine katıyor.

Aldığı her yudumun ardından kitaptan cümleler okuyor. Bardağın dibindeki son yudumu da içtikten sonra okuduklarından bir şey anlamadığını fark ediyor. On yedinci sayfada duran ayracı alıp ilk sayfaya yerleştiriyor ve kitabın kapağını kapayıp tekrar çantasına koyuyor. Kafasının sakin olduğu bir zamanda baştan başlayacak.

Sonra Leyla gelip oturuyor masaya. O, gelmekte olduğunu görmüyor ama. Leyla, karşısındaki sandalyeyi çektiğinde çıkan gıcırtıyla bahçedeki insanların tüm dikkatini yarım saniyeliğine üzerine çekiyor ve o da bahçedeki insanlardan biri olduğundan dolayı göz göze geliyorlar. Aaa, diyor. Leyla, diyor. Hoş geldin, diyor. Fakat Leyla inanmıyor tavırlarının doğallığına. Onu umursamayarak havalı olmaya falan çalıştığını düşünüyor ancak alakası yok, gerçekten görmedi geldiğini.

O daha ne istersin, diyemeden, buranın tatlıları da fena değil diyorlar, gibi hızlıca üremiş bir yalan ortaya atamadan, garsona gelmesi için bir işaret yapamadan ayrılmak istediğini söylüyor Leyla. Ama, diyor. Tıpkı annesi Leyla adındaki kızlar iyi olmaz, dediğinde sevgilisini savunmak için zihninde döndürdüğü tüm sözcükleri mantıklı ve ikna edici bir sıraya koymadan önce biraz isyankar, biraz çaresiz bir biçimde ve doğrusu biraz da istemsizce ağzından çıkardığı ama, gibi. Neden sevgilim, diye soruyor fakat bu soruya cevap beklemediğini, yeni cümleler sıralayacağını da belli eden bir tonlamayla. Yapma böyle, diyor. Her şeyi düzeltebilirim.

Uzun bir süre dil döküyor Leyla’ya. Ne dese suyuna gidiyor, ne istese olur diyor. En kıymetlim sensin Leyla, diyor. Senden başkasını gözüm görmüyor, diyor. Ne olur bir şans daha ver bana, bu sefer her şey daha güzel olacak. Her seferinde ikna olmuş gözükürken bir anda ama, ile başlayan cümleler kuruyor Leyla. Öyle onun annesine dediği ama, gibi bir ama değil bu. Uygun koşullarda bu ilişkinin devam edebileceğinin sinyallerini verse de biraz naza çekmezse olmayacağını belirten bir ama. Bunu ve bir kadın masadan kalkmıyorsa hatta karşısındakini uzun uzun konuşturuyorsa barışmakta gönlü olduğunu bildiğinden devam ediyor konuşmaya.

En büyük önceliğim sensin Leyla,  diyor. Gülümsüyor Leyla. Belki bunu gösteremedim şimdiye dek, hissettiremedim sana fakat değişirim, bundan sonrası çok farklı olur. Gülümsemesini bozmadan başını hafifçe yana eğiyor Leyla. Heyecanlanıyor, saatine bakıyor, şimdi barışsalar bir saat kadar sohbet edip dağılırlar. Vaktinde yetişir. Biliyorum Leyla, diyor. Sen de istiyorsun barışmayı, yoksa niye hâlâ durasın burada?

Ah, o cümleyi kaçırmasa ağzından belki de bunların hiçbirisi olmayacak. Karşısında evrenin en büyük günahı işlenmiş gibi ağzı açık kalıyor Leyla’nın. Sinirle ayağa kalkıyor. Dur sevgilim, yapma sevgilimlere müsaade etmeyeceği apaçık ortada. Kaşlarını çatarak, belki içinden de birkaç küfür savurarak uzaklaşıyor. Leyla’nın peşinden gidecekken nereden çıktığını anlamadığı garson yapışıyor koluna. Bu hoş hanımefendinin kendisini orada tutacağını, Leyla’yı unutmasını öğütleyeceğini, sinirler biraz yatıştıktan sonra yeni ayrıldığı erkek arkadaşından bahsedeceğini, ilişkisindeki eksiklerden yakınacağını, erkeklerden de yakınacağını fakat onun diğer erkeklerden farklı olduğunu muhakkak belirteceğini, aslında Bitik Adam’ı okuyup çok beğendiğini ancak o an yakışıklılığı karşısında tutulduğundan dolayı konuya giremediğini söyleyeceğini ve sonra personel odasında, eğer metni okumakta olan kişilerin ahlakına ters düşmezse sevişeceklerini düşünüyor fakat sinirli mi yoksa bıkkın mı olduğunu anlaşılmaz kılan bir ses tonuyla hesap, diyor kadın. Sadece. Bu kadar. Hesabı ödeyin, diyor. Tekrar. Bizim böyle numaralara karnımız yok!

Ne numarası hanımefendi, neler söylüyorsunuz, nasıl konuşuyorsunuz benimle! Sevgilimin peşinden gideceğim derken unutmuşum, yoksa hesabı ödeyemeyecek miyiz sanki! Ayıp sizin yaptığınız, müşteriye böyle muamele edilmez! Ama –tıpkı u-14 maçında kendisi yerine torpillinin tekine forma veren hocasına, adalet duygunuz olsa formayı hak edene verirsiniz ama sizde böyle şeyler ne gezer, dediğinde ağzından çıkan ama gibi- ben sizin neye kızdığınızı biliyorum… Leyla’yı kıskandınız değil mi, hesap falan işin bahanesi. Asla onun kadar güzel gözükemeyeceğinizi düşündünüz. Ha ha! Benim gibi bir erkeği asla elde edemeyeceğinizi farkında olmadan yüzünüze vurdu sevgilim, değil mi?

Elbette demiyor bunların hiçbirini, siz de tahmin ediyordunuz zaten. -Hem bunları dese, bunların diyebilen bir öykü karakteri olsa, ben bunları diyebilen bir öykü karakteri yazsam beni kim okur? Okuyacak birini bulsak bile kim sever ki?- Ah, diyor. Çok özür dilerim, kusura bakmayın. Sonra cüzdanından çıkardığı ellilik banknotu uzatıyor kadına ve ne denli mahcup olduğunu göstermek için üstü kalsın, diyor. Teşekkür bile etmiyor garson.

Kafenin çıkışında yakalıyor Leyla’yı, koluna sarılıyor. Bırak kolumu, diyor Leyla, sesinin şiddetini her an arttırabileceğini gösteren tehditkâr bir tonda. Çevredekiler tarafından yanlış anlaşılmaktan korktuğu için Leyla’nın kolunu bırakıp yarım metre kadar uzaklaşıyor fakat onunla beraber yürümeye de devam ediyor. Bir tanem, diyor. Yanlış anladın beni, öyle söylemek istemedim.

Sonra, nasıl yaptığını hâlâ kestiremediği bir başka hataya daha imzasını atıyor ve şöyle diyor: Leyla, hem ben seninle ciddi düşünüyorum sevgilim. Duruyor Leyla. Nasıl yani, diyor elini saçının arasında gezdirirken. Geri dönüşü olmayan bir yol olduğunu bilmesine karşın hangi akla hizmetse durmayıp devam ediyor. Bu böyle söylenmez gerçi, diyor. Hazırlık falan yapılması gerekir de.. Boş ver hazırlığı, diyor Leyla, sabırsızlığını serinkanlılığıyla saklamaya çalışırken. Ne söyleyeceksen söyle hadi! Benimle, dedikten sonra cümlenin devamını getirmesine izin vermiyor Leyla. Evet, diyor. Evet! Ama Leyla, diyor. Tıpkı ilkokul öğretmenine işlediği suçun gerekçesini anlatacakken söz hakkı aniden elinden alındığında şaşkınlık ve üzüntüyle ağzından çıkan ama gibi. Daha ne diyeceğimi bilmiyorsun ki? Şapşal, diyor Leyla. Gülümsüyor. Kafede işittiği son cümleyi çoktan silmiş hafızasından. Sımsıkı sarılıyor. Her zaman romantik olması gerekmez böyle şeylerin. Bizimkisi de böyle olsun.

Moda sahiline inip bir banka oturuyorlar. Bizimkisi olayın şokunu az biraz atlatmış. Leyla başını omzuna yasladığında, kolunu kaldırıp sevgilisini sarmaya tenezzül dahi etmiyor. Saatine bakıyor, yarım saate kalkması gerek. Bu süre boyunca denizi izleriz, diye düşünürken düğüne kimleri çağıracağız diyor Leyla. Püskürtemediği suyun, biranın, kolanın, fantanın, gazozun, sodanın, maden suyunun, sütün, portakal suyunun, nar suyunun… kivili oraletin, portakallı oraletin… çayın, lattenin, espressonun, nasıl yazıldığını asla kestiremediği ve eğer yanlış yazarsa okuyan çoğu kişinin güleceği kapuçinonun, amerikanonun… viskinin, üzüm şarabının, enerji artı votkanın, kola artı votkanın, sek votkanın, rakının… ayranın ve nicesinin eksikliğini hissediyor. Bu eksikliği gidermek için ağzında ve gırtlağında biriken salyayı tükürüyor. Leyla’nın yüzü ekşir, iki tokat çarpar –çünkü Leyla asla tek tokatla yetinecekmiş gibi durmaz-, doksan dört laf söylemese dahi doksan dört laf söylemiş de seni bir cesetten farksız şekilde yere sermiş, başında ölmeni bekliyormuş gibi bakar ve gider diye düşünüyor. Ama –tıpkı iki bin on dört Dünya Kupası finalinde Arjantin iyiydi, dendikten sonra gelen ama gibi bir ama- gülüyor Leyla. Canım sevgilim, diyerek sımsıkı sarılıyor. Karşılık veremiyor. Beş sene sonraki kendini görüyor. Muhtemelen iyi bir işi olacak. Seks, eskisi kadar ilgi çekici gelmeyecek. Yüksek ihtimalle bir çocukları olacak ve ikinci düşünmeyecekler. Leyla, çocuğa “batılı” bir isim koymakta diretecek. Çocuklarının, Leyla’nın ve onun tuhaf kompleksleri olacak. Dünya’nın barındırdıkları, seksinki kadar olmasa dahi değer kaybedecek gözünde. Klasik olacak ancak göbeklenecek. Saçları ya seyrekleşecek ya da şimdilerde dahi yavaştan varlığını hissettiren akların sayısı epey çoğalacak. Her ne kadar başta spor salonlarına yazılsa, saçlarını boyatsa ya da ileride saç ektirmeyi düşünse de bir noktadan sonra salacak her şeyi. Çantasında kitap taşımayacak, kafelerde garsonlarla bakışmayacak, yoldan geçen yahut metroda karşılaştığı –gerçi beş sene sonra iyi bir işi olursa metroya binmez muhtemelen de neyse- kadınları etkileyip etkileyemeyeceğine dair kendiyle iddialaşmayacak. Her şey daha tekdüze, daha basit olacak.

O bunları düşünürken sağ eliyle sol yanağına dokunuyor Leyla. Sevgilim, diyor. Sonra cevap vermesini beklemeden dudağını dudağına yaslıyor ve kendini geri çektikten sonra, çekici olduğunu düşündüğü bir gülümseme ve ses tonuyla demek en büyük önceliğin benim ha, diye soruyor. Evet sevgilim, diye karşılık veriyor. Sensin tabii. Gülümsüyor Leyla. Birkaç dakika sessizce duruyorlar. Tahmin edeceğiniz üzere bu sessizliği Leyla bozuyor. Sevgilim. Efendim bir tanem? Bir şeyler mi yesek? Saatine bakıyor. Şimdi kalksa anca yetişir. Olmaz, diyor. Neden diye soruyor Leyla, oyuncağı elinden alınmış şımarık bir çocuk gibi büküyor dudağını. Olmaz bir tanem, bugün Arjantin’in maçı var. Hollanda’yla. Gitmem lazım, diyor ve kalkıyor banktan. Leyla’yı ardından bırakıp hızlı adımlarla uzaklaşmaya başlıyor. Ama, diye sesleniyor Leyla arkasından. Duraksıyor. Böylesini daha önce hiç duymadığını fark ediyor.

Bir Cevap Yazın